Prof. Dr. İbrahim Canan Anısına

İlmi Nebevi Enstitüsü

 

Bir Hücreden İnsana 
Dr. Arslan MAYDA   amayda@sizinti.com.tr


İnsanın yaratılması iki farklı süreçte ele alınmalıdır. Birincisi ilk insan Hz. Âdem'in (aleyhisselâm) benzer bir genetik mirastan kaynaklanan model ve kalıp olmaksızın, doğrudan yaratılışıdır. İkincisi ise, anne ve babadan gelen genetik mirasın çeşitliliği kullanılarak sperm ve yumurtadan inşa edilme sürecidir. Döllenmeyi takiben rahim duvarına tutunan ve anne karnında yaratılıştan yaratılışa sürüklenen cenin, dinamik değişikliklere ve biçimlenmelere maruz kalır. Bu hızlı hâlden hâle geçişler hassas bir program içinde yürütülür. Ceninin hiçbir ânı ve dakikası bir önceki ile aynı değildir. 

Döllenmiş yumurtanın (zigot) içine yerleştirilen ve bundan sonraki bütün biyolojik süreçleri ihtiva eden bilgi, kademe kademe okunarak hayat sahnesine çıkar. Henüz döllenmenin ikinci günü tek hücre olan zigot, art arda bölünmelerle 2, 4, 8, 16, 32... şeklinde çoğalır. Üçüncü gün yuvarlak bir dut (morula) veya böğürtlene benzerken, dördüncü gün, içi boş bir top şeklini (blastosist) alır.

Beşinci gün asıl cenini oluşturacak hücreler, bu kümenin bir tarafında toplanır ve ortaya çıkan şekil, kaşlı bir yüzüğü andırır (geç blastosist). Altıncı gün tüpteki yolculuğunu bitirip, dokuz ay kalacağı anne rahmine gelir ve bir tohumun toprağa ekilmesine benzer tarzda anne rahmine tutunur (implantasyon). 

Anne rahmine tutunması için daha önceden salgılanan hormonların (östrojen, progesteron) tesiriyle rahim duvarları kalınlaştırılıp kanlandırılır (toprağın çapalanıp kabartılması gibi) ve ceninin büyüyüp şekilleneceği ortam hazırlanır. İkinci haftanın başında anne rahmine tutunan cenini teşkil eden kübik ve silindir şeklindeki dev hücreler, üst boşlukta yan yana dizilir (germinal disk). Bu safhada iken hücrelerde özelleşmeler başlamış, ileride organların oluşacağı ektoderm, endoderm ve mezoderm tabakaları artık belli olmuştur. 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/373/4.jpg


Sonra bir kutupta yoğunlaşan hücrelerin üst kısmında boşluklar (vakuol) oluşur ve bunlar birleşerek genişler. Genişleyen bu boşlukların anne kan damarları ile irtibat kurma zamanı geldiğinden embriyo âdeta toprağa gömülen bitki gibi, rahim iç duvarının (endometrium) içine tamamen yerleşir ve rahim boşluğu ile irtibatı kalmaz. İki elin parmaklarının birbirine geçmesi gibi embriyo hücreleri arasındaki boşluklar (lakunler) ile annenin kan damarları birbiriyle kaynaşır. Bu süreçte rahim duvarını ve embriyoyu astarlayan hücre tabakalarından en dıştaki hücreler (endotel) ortadan kaldırılır. Artık anne kanı ile embriyo arasında irtibat kurulmuştur. Bitkinin topraktan kökleriyle su ve mineral madde alması gibi, embriyo da irtibat kurduğu anne kanından oksijen, glikoz ve aminoasitler başta olmak üzere her türlü gıdasını hazır olarak alır. 

İkinci haftanın sonunda embriyonun hücreleri üstte ve altta iki boşluk meydana gelecek şekilde sıralanır (amnion boşluğu ve vitellüs kesesi). Embriyonun başlangıçta beslenmesi için yaratılan vitellüs kesesi, kuş yumurtalarının sarısını saran keseye benzer. Embriyoyu koruyan dıştaki hücre tabakalarının (ektoderm ve somatik mezodermin dış yaprağı) birlikte teşkil ettikleri amnion kesesindeki sıvı, bebeğin gelişmesi için gerekli ortamın hazırlanmasında önemli işler görür. Bir su yastığı gibi cenini saran bu sıvı onu darbelerden, ısı değişikliklerinden korumakla vazifelidir. Çok hassas bir salgılama ve geri emilme mekanizmasıyla bu sıvının miktarı embriyonun büyümesine göre ona yer açacak şekilde ayarlanır. Amnion sıvısının azlığı veya çokluğu organların gelişmesine zarar verir.

Başlangıçta küre şeklinde olan embriyo (0,2 mm) giderek belli bir eksende uzamaya başlar. Vücut organlarının yerleşmesi ve bu ana eksenin belirlenmesinden önce hücrelerin bir alanda kümelenmesiyle boyuna bir çizgi (başlangıç çizgisi-primitif çizgi) oluşur. 

Ektoderm, endoderm, mezoderm tabakalarından insan vücudundaki bütün doku ve organların meydana gelmesinde, şekillenip en güzel biçimi almasında en önemli prensip, programa dayalı tedricî mükemmelleşmedir. En dış tabakadan (ektoderm) deri ve sinir sistemi; orta tabakadan (mezoderm) kaslar, kemikler, bağ dokuları, kan ve kıkırdak dokuları; en iç tabakadan (endoderm) ise sindirim borusunun iç duvarı ve bazı sindirim organları geliştirilir. Organların bazısı bu üç tabakadan birlikte, bazısı da tek bir tabakadan yapılır. Mezoderm tabakasındaki hücreler ana eksen boyunca kümeler hâlinde toplanarak somit adı verilen kitleleri yaparlar. Bu somitler art arda dizilmiş bir hâlde omur ve kas bloklarını teşkil ederler. 

Organların gelişmesi
Beşinci haftanın başında, mezoderm tabakasındaki hücrelerden âdeta bir bitkinin tomurcuk vermesi gibi cenin gövdesinin hususi yerlerinde (omuz ve kalça) kol ve bacak tomurcukları şekillenir. Beşinci ve altıncı haftalarda annenin geçireceği her türlü olumsuzluk kol ve bacakların gelişmesine tesir eder. Meselâ bir zamanlar hamilelerin bulantısını (aşerme) kesmek için piyasaya sürülmüş Thalidomide ilâcını kullanan hamilelerin embriyolarında kol ve bacakların gelişmesi engellendiği için çok sayıda kolsuz ve bacaksız çocuk dünyaya gelmiştir. Altıncı haftada ana iskelete ait kemiklerin kıkırdak hâlindeki modelleri belirlenir. Bunu müteakiben önce kemikler sonra kaslar gelişmeye başlar. 

Kur'ân-ı Kerîm'de yukarıdaki süreçler ve kemiklere et giydirilmesi, şu âyetle çok veciz bir şekilde ifade edilmiştir: "Sonra nutfeyi (rahim cidarına) yapışan bir hücreye, bunu da mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah'ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!" (Mü'minûn–14) 

Yedinci haftanın başında henüz kısa olan kol ve bacakların ucunda el ve ayak parmakları geliştirilmeye başlanır. Sekizinci haftada kol ve bacaklar uzamış, parmaklar birbirinden ayrılmıştır; ancak tırnak yastıkları onuncu haftada belli olur. Bu dönemde cenin, dışarıdan maruz kaldığı bazı tesirlere karşı vücut hareketleri ile cevap vermeye başlamıştır ve giderek bu hareketler artar; fakat anne bunu hissedemez. On ikinci hafta deride kıl kökleri belirir, iskeletin kıkırdak modeli kemikleşmeye, ellerde ve ayaklarda tırnaklar uzamaya başlar. Hattâ cenin parmağını emebilir. On üçüncü haftada ayaklar tamamıyla gelişmiş, el ve ayak parmakları tamamen oluşmuş, eklemler çalışır hâle gelmiş; fakat vücudun baş, gövde ve uzuvlarına ait nispetler henüz nihaî şekline ulaşmamıştır. On dördüncü haftada artık bebeğin bir parmak izi vardır. Dışarıdan yapılan uyarılara karşı kıvrılıp doğrularak yer değiştirir. On altıncı haftada tırnaklar tam olarak oluşmuştur. On altıncı haftanın sonunda el, kol, bacak hareketlerini tam yapar. Kas ve kirpikler oluşur. Artık bacaklar kollardan uzun hâle gelmiştir. Sinir uyarıları ve bunlara kasların cevabı artar. 

Mezoderm tabakasından gelişen dolaşım sistemi yirmi birinci günde önce bir boru şeklinde belirir. Yirmi ikinci günde bu boru hafif kıvrılmaya, dördüncü haftadan itibaren kalb ile birlikte kan damarları ve kan hücreleri gelişmeye başlar. Yedinci haftada olması gereken dört boşluklu yapısına kavuşturulur. Onuncu haftada kalb gelişimi büyük ölçüde tamamlanır. On üçüncü haftada göbek kordonu içindeki kan damarları plâsentadan cenine gerekli maddeleri taşırken, artık maddeleri de annenin dolaşımına aktarır. On altıncı haftada özel bir stetoskopla çocuk kalb sesleri duyulabilir. Solunum sistemi hem mezodermden hem de endoderm tabakasından geliştirilir. Embriyo dört haftalık iken sindirim borusunun ön kısmının (ön barsak) ön duvarından (ventral) akciğer tomurcuğu olarak bir çıkıntı belirir. Bu tomurcuk giderek büyür, dallanır ve gelişerek beş ila on altı haftada bronşlar oluşur. Bronşçukların ve hava keselerinin tamamlanması süreci doğuma kadar devam eder. Hattâ hava keselerinin (alveol) gelişmesi 10 yaşına kadar sürer. On birinci hafta sonunda ise nefes borusunun (trachea) üst kısmında gırtlak bölgesinde (larynx) ses telleri oluşmaya başlar. On altıncı haftada ses tellerinin gelişmesi tamamlanır ve cenin ses çıkartabilecek potansiyeli kazanır.

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/373/4_1.jpg


Dördüncü haftanın başında bir kısım mezoderm hücreleri bağlı oldukları somitle irtibatını kaybeder ve boşaltım sistemi hücre topluluğunu (nefrotom) oluşturur. Beşinci haftada, böbrek taslaklarına ait ilk Bowman kapsülü, kılcal damar yumağı (glomerulus) ve boşaltım tüpçükleri meydana gelmeye başlar. On birinci hafta sonunda böbrekler idrar üretecek hâle gelmiştir. İdrar torbası ve boşaltım yolları aynı zaman seyrinde birbirini tamamlayarak gelişir. Cenin beş-altı aylık iken cinsiyet organlarını meydana getirecek hücreler (germinal), böbreklerin alt bölgesine doğru yerleşip bir kabartı hâlinde gelişmeye başlar. Altıncı ve sekizinci hafta süresince üreme organlarına ait kanallar gelişir. Onuncu haftada ise bu kabartılar erkekte testis (hayalar), dişide ise ovaryum (yumurtalık) hâline dönüşür. On üçüncü haftada dış cinsiyet organları belli hâle gelmiştir. On dördüncü haftada ise ültrasonda görünebilir, dolayısıyla cinsiyet tayini yapılabilir. Erkeklerin prostatı on yedinci haftada gelişir.

Sindirim sistemi ve bağlı organlar en içteki endoderm tabakasından gelişir. Henüz yirmi beş günlük ceninde karaciğer tomurcuğu, bir aylık embriyoda pankreas tomurcuğu gelişmeye başlarken aynı safhalarda sindirim borusunun gelişerek ön kısmından yutak, arka kısmından bağırsakların geliştiğini görürüz. Altıncı haftanın başında pankreas kanalları gelişerek onikiparmak bağırsağına bağlanır. On birinci hafta sonunda pankreas, on ikinci haftanın başında karaciğer tamamlanmış ve safra üretmeye başlamıştır. Altıncı haftanın başında mide kıvrımlı hâl almaya başlamıştır. On beşinci haftada cenin amnion kesesindeki sıvıdan içmeye başlamış; ancak bu konuda eğitim görmediğinden sık sık hıçkırmaktadır.

Üçüncü haftada yutak kısmı solunum bölümünden ayrılmaya başlar. On dördüncü haftada cenin artık yutkunmaktadır. Sekizinci haftada kıvrımlı hal alan bağırsaklar, on ikinci haftada karın içindeki normal yerlerine geçmeye başlarlar. On yedinci haftada bağırsak atık (mekonyum) üretmeye başlamıştır.

Yaklaşık yirmi beşinci günde yüzde kendine has kimliği kazandıracak tarzda çöküntüler oluşmaya başlar, ağız, yüz ve çene çıkıntıları belirir. Yedinci haftanın başında yüz, elmacık kemikleri şişliği belirlenir, dil oluşmaya başlar. Yedinci haftanın sonunda gövdesine yakın veya ondan daha büyük bir baş, kulak plâkları, göz çıkıntıları ve kalın bir boyun ile ceninin şekli insana benzemeye başlamıştır. Onuncu haftada dudaklarının gelişimi tamamlanır. On ikinci haftada ceninin yüzü insan görünümündedir, ağız içinde ise sağlı sollu iki parça hâlindeki üst damaklar birleşmeye başlamıştır. On üçüncü haftada baş vücuttan büyüktür veya vücut kadardır. On dördüncü haftada ense daha da uzar ve çene belirginleşir. On altıncı haftada kaş ve kirpikler oluşur. Başta bulunan ince kıllar ve tüyler (lanugo) daha da belirginleşmiştir. Bu ilk saçlar doğumda kaybolur.

Embriyonun yirmi ikinci gününde göz ve kulak birlikte gelişmeye başlar. Ön beynin her iki yanında beliren bir oluk, dördüncü haftada deriyi yapacak en dış tabaka (ektoderm) ile temas kurar. Dördüncü haftanın sonunda göz kabarıklığı, altıncı haftanın başında gözler belirmeye başlar. Yedinci haftada mercek kesesi, göz kapağı, damar, ağ ve sert tabakalar oluşmaya başlar. Başlangıçta birbirinden uzak olan ve kötü bir görünüme sahip olan gözler on üçüncü haftada kenarlardan birbirine yaklaşır ve görünüm gittikçe daha çok insana benzer.

Kulak gelişmesine ait ilk belirti başın ilgili bölgesinde dış tabakanın (ekdoderm) kalınlaşmasıdır. Yirmi sekiz günlük iken beyinde işitme ile ilgili bölge (otik plâk ve çukurluk) görülür. Altıncı haftanın başında kulak şişliği ortaya çıkar. Yedinci haftada orta kulak kemikleri kıkırdak hâlde gelişir. On dördüncü haftada kulaklar başın arkasından hareket ederek yavaş yavaş daha öne ve yanlara doğru gelir. Yedinci ayda cenin artık işitmeye başlar. Altıncı haftanın başında burun çukurları ve etrafındaki şişlikleri belirmeye başlamıştır. Deri ile sinir sistemi aynı tabakadan (ektoderm) gelişmeye başlar. Ancak embriyonun orta ekseninin sırt tarafı boyunca olan kısım (neural ektoderm) önce oluk şeklinde çökerek, daha sonra bir boru şeklini alarak sırt kısmından embriyonun içine girer ve üzeri dış deri ile kapanır. Sinir sistemini meydana getirecek bu süreç on yedinci gün başlar, on dokuzuncu günde neural ektoderm oluşur. Yirmi üçüncü günde sinir sistemi boru hâlinde içeri çöker ve her iki yanında somitler (omur ve kasları yapacak mezodermal kümeler) sıralanır. Boru şeklindeki merkezî sinir sisteminin ön kısmı genişleyerek yirmi yedinci günde üç adet beyin keseciği şekillenir. Bu günlerden sonra sinir hücreleri gelişmeye başlar. Dördüncü haftada omuriliğe ait hareket (motor) sinirleri, sinirleri koruyucu kılıf ve kafadan çıkan sinirlerin çekirdekleri oluşmaya başlar. Beşinci haftanın başında sağ ve sol beyin yarımları (hemisferler) belirir. Dört aylık bir embriyoda beynin ana bölümlerinin çoğu tamamlanmıştır. Giderek sayısı artan ve 50 milyara ulaşan sinir hücrelerinin her biri diğeri ile tanışıp irtibat kurarak hususi bölge ve merkezler (görme, işitme, koklama, denge vs.) teşkil edilir. On yedinci haftada emme, yutma, göz kırpma refleksleri gelişmiştir. Dördüncü haftanın başında bel bölgesinde omurilik tamamlanmaya başlar. Yirmi altıncı günde başla kuyruk birbirine bakacak şekilde C harfi şeklini almaya başlar. Sekizinci haftada kuyruk kaybolur. On altıncı haftanın sonunda sinir sistemi gelişimi büyük ölçüde tamamlanır. Dışta kalan ektodermden üst deri, mezodermin bazı hücrelerinden ise alt deri meydana gelir. Yedinci haftada deri biraz kalınlaşsa da, yine de incedir. Dördüncü ayda kalınlığı iki katına çıkar. Üst deri kendi içinde hususi hücre tabakalarına farklılaştırılır ve beş tabakalı olur. 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/373/4_2.jpg
Ceninin doku ve organları tamamlandıkça giderek boyu ve ağırlığı artar. Bazı haftalara ait ceninin ortalama boy ve ağırlık değerleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu kitle artışının belli bir sınır içinde devam etmesi gerekir, aksi takdirde embriyoda gelişme bozukluğu var demektir. Kadın doğum doktorları bu gelişmeyi düzenli olarak takip ederek anne adaylarına ikaz ve tavsiyelerde bulunurlar. 

On yedinci haftadan sonra cenin artık küçültülmüş bir insan modelidir. Uzuvların vücuttaki ölçülü oranları son şeklini almıştır. Her gün milyonlarca bebek doğmadan önce sağlıklı ve kusursuz olarak bu süreci yaşamakta sonunda bir insan olarak dünyaya gelmektedir. Bir tefekkür tablosu olarak önümüzde seyreden bu yaratılma süreci, akıl sahiplerinin dikkatini çekmekte ve marifete vesile olmaktadır. 

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

İdrar Deyip Geçmeyin 
Dr. Ömer Fatih ÇELİK   ofcelik@sizinti.com.tr

 



Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/306/11.jpgİnsan vücudu, içinde yürütülen faaliyetlerle bir şehre benzetilebilir. Bir şehirde olup bitenlerden daha fazlası, kendi ölçeğinde bedende gerçekleşir. İnsan şehrindeki faaliyetlerin büyük bir kısmı otomatik olarak gerçekleştirildiğinden, insanların çoğu bünyelerinde meydana gelen son derece kompleks ve mizanlı hâdiselerin farkında değildir. Çünkü beden şehrinin sağlığını sürdürebilmesi için gerekli etki ve tepki mekanizmaları irademiz dışında yürütülmektedir. Bedenimizdeki besinlerin sindirilmesi, dolaşımı, atıkların temizlenmesi, yakıt molekülü oksijenin nefes aracılığıyla bütün hücrelere dağıtımı gibi günlük beden faaliyetlerini sürdürmeye yönelik aktivitelerimiz o kadar fıtrî şekilde yürütülmektedir ki, biz bunların farkına hiç varmıyoruz. Tuvalet ihtiyacı oluşursa, adabına uyarak ihtiyacımızı gideririz. O ihtiyacın bildirilmesi, cevabın verilmesi ve rahatlamak için büyüklü küçüklü birçok sistemin âhenkli şekilde işletilmesini yine hiç düşünmüyoruz.

Boşaltım sisteminin temel organı olan böbrek ve bağlantılı fonksiyonları, bugün tıpta bir ilim dalı (nefroloji) ve uzmanlık alanıdır. Beden şehrinin her bir karesi üzerinde yeterince gözlem ve araştırma yapılırsa ve oradaki çok katmanlı hiyerarşik mekanizmalar çözümlenirse, insanın farklı menzillerinde çeşitli ilimlere ve tefekkürlere vesile olacak birçok hâdisenin cereyan ettiği görülecektir. "Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Allah'ın ilmini yazmakla bitiremezler." hakikatinin tercümanı olurcasına, beden sarayındaki yapı ve fonksiyonların, değişik derecelerde, ilmi ve kudreti sonsuz bir Zât'ın varlığına ayine oldukları görülecektir. 

Bedenimizde sürekli cereyan eden faaliyetlerden biri de, boşaltım sisteminin âhenkli işleyişidir. Erişkin bir kişide, normal şartlarda böbreklerden süzülüp gelen idrarın mesanede (idrar torbası) toplanması, bir balonun içine hava üflendikçe genişlemesine benzer. Böbreklerden süzülerek gelen idrarın miktarına paralel olarak, mesane genişler. Otomatik olarak yürütülen idrar depolama işleminin mükemmel şekilde gerçekleştirilmesinde, otonom sinir sistemine önemli roller verilmiştir. Erişkin insanların günde 5-6 defa idrara çıktığı kabul edilirse, sadece günlük üretilen sıvı atıkları atma (idrar boşaltma) süresi, toplam 5 dakika kadardır. Otonom sinir sistemi yeterince gelişmemiş bir bebeğin idrarı depolama kabiliyeti çok sınırlı olduğundan, mesanesi sık sık boşaltılır. Yeni doğan bir bebek ise, günde ortalama 20-25 kez idrar yapar. Böylece hem böbreklerden gelen idrarın mesaneye rahat bir şekilde akması sağlanır, hem de idrar yolları mekanik olarak temizlenmiş olur. İdrarın böbreklerden mesaneye taşınmasında kullanılan yaklaşık 3-7 mm çapındaki borucuklardan (üreter) akan idrarın mesaneye geçebilmesi için, bu kesedeki iç basıncın düşük tutulması gerekir. Otonom sinir sistemi tam gelişmemiş bebeklerde, böbreklerin yüksek basınçtan korunabilmesi için, mesanedeki idrar sık sık boşaltılarak basınç düşürülür. Altıncı aydan sonra, otonom sinir sisteminin gelişmesiyle, mesanenin idrarı depolama kapasitesi artar ve idrar yapma sayısı da azalmaya başlar. Erişkinlikte, idrarı depolama, uygun yer ve zamanda boşaltma kabiliyetinin gelişmesi de, irademiz dışında, dengeli bir şekilde tamamlanır. Beden şehrindeki yüzlerce güzellikten biri olan idrarın dengeli atılması hâdisesi insanda merhametin bir tecellisi olarak devam ettirilmektedir. 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/306/12.jpg

Böbrekteki temel süzme birimi olan bir nefronun şeması (renkli oklar basınç sebebiyle süzülen ve geri emilen maddeleri göstermektedir.

İdrar yollarındaki yardımlaşma
Beden şehrinin birimleri arasında muhteşem bir yardımlaşma vardır: Meselâ böbreklerden gelen idrar, akarsu yatağının temiz tutulması gibi bütün idrar yolları boyunca bir temizlik yapılmasına vesile olmaktadır. Bu temizlik başta mikroorganizmalar olmak üzere, idrar yollarında oluşabilecek kum ve taş tanecikleri için de geçerlidir. Mesanelerine bakteri enjekte edilen sağlam kişilerde idrar yolu enfeksiyonu gelişmemiş, bunlarda idrarın tazyikli olarak atılması, bakterilerin sürüklenerek dışarı atılmasını kolaylaştırmıştır.
Elastik yapıdaki mesane duvarının hem genişletilerek, hem de mesane basıncı düşürülerek böbreklerin koruması, mesane ve böbrekler arasındaki yardımlaşmaya misâldir. Çünkü böyle bir elastikiyetle basınç düşürülmeseydi, böbrekler yüksek basınç altında kalarak fonksiyonlarını yitirebilirdi. Sebepler plânında böbreklerin rahat çalışması, uygun miktarda ve basınçta idrar çıkarması (böbreklerin korunması) mesane duvarının elastik olmasıyla sağlanır. Bunun insana bir lütuf olduğunu ise, ancak sistem arızalandığında anlayabiliriz. 

Anne karnındaki bebeğin idrarı
Anne karnındaki bebeğin (fetus) beslenme ve boşaltım sistemlerinin temel düzenleyicisi olarak plasenta vazifelendirilmiştir. Ayrıca fetus böbreğine de önemli görevler verilmiştir. Meselâ sıvı-elektrolit ile asit-baz dengesinin düzenlenmesi, hormon ve büyüme faktörlerinin üretilmesi bunlardan birkaçıdır. Dördüncü aydan itibaren fetuste, idrar üretimi başlar ve mesane her 30-60 dakikada bir dolar-boşalır. Mesane içindeki idrar, anne rahmindeki koruyucu yastık gibi yavruyu saran amniyon sıvısına boşaltılır. İdrara benziyen amniyon sıvısı, rahimdeki ceninin, annenin vücut sıcaklığındaki değişikliklere karşı korunmasında, normal gelişim için gerekli alanın sağlanmasında, gıda ve oksijen gibi maddelerin temini için uygun vasatın oluşturulmasında, anne karnının maruz kalabileceği muhtemel darbeler karşısında korunmasında vazifelidir. Rahimde bebeğin yerleştirildiği amniyon sıvısı, idrar gibi bir sıvıdan hazırlanıp, dünyanın yeni misafirini rahat ettirmek için üretilir.
 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/306/13.jpg

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/306/14.jpg

İdrar kesesi (mesane) ve idrar yolunun (üreter), şematik kesitlerinde iç boşluğu astarlayan epitel ve kaslı duvar yapısıyla ne kadar sanatlı ve hassas yapıldıkları görülmektedir.

İdrarın meydana getirilişi Bedenin en ücra köşelerine kadar oksijen ve gıda maddelerini taşımakla görevli kan, geri dönüşünde hem metabolizma atıklarını, hem de vücudumuzda çeşitli sebeplerle oluşan zehirli-fazlalık maddeleri toplayarak böbreklere getirir. Beden şehrinin sağlığının devamında rol alan kan, böbreklere uğradığında kesintisiz olarak filtre edilir. Böbreklerde, atık maddeler öylesine hassas şekilde ayıklanır ki, "Hangi maddeden ne kadar gereklidir?" gibi, ince hesap ve sınırsız bilgi gerektiren husus biliniyormuşçasına vazife icra edilir. İleri bilgisayar sistemleriyle desteklenmiş sunî böbrekler (diyaliz makineleri gibi) asıl böbreğin yerini hiçbir zaman tutamaz. Sonsuz bir ilim ve kudretin emri altında zâhirî sebepler kullanılarak çalıştırılan sağlıklı canlı böbrek, yapılması gerekeni, Sevk-i İlâhî ile yerine getirir. Atılması gerekenleri sıvı halinde (idrar) mesaneye gönderir. İdrarla atılan maddeler, farklı özellikler taşıdığından, hastalıkların teşhisinde kullanılır. Çünkü idrarın rengi, kokusu, yoğunluğu, içerisindeki organik ve inorganik maddeler insan sağlığı hakkında çeşitli ipuçları verir. Boşaltım sistemine yerleştirilen bu hassas dengedeki sapmalar, beden şehrinde bir şeylerin yanlış gittiğinin işareti olarak yorumlanır. Bir başka ifadeyle, hayat tarzımız, beslenme şeklimiz, hastalıklar, alınan ilâçlar, idrarın yapı ve kompozisyonunda farklılıklara yol açabildiğinden idrar tahlili, sağlıklı olup olmadığımızın bir göstergesi olarak önem taşımaktadır (Şekil 2-3). Sağlıklı kişinin idrarı, sarı ve berraktır. Bu rengi esas itibariyle ürokrom pigmenti ve bir miktar da ürobilin ile üroeritrin verir. Renksiz bir idrar söz konusu ise ya aşırı sulu şeyler alınmıştır veya diüretikler gibi idrar söktürücü ilâçlar kullanılmış yahut değişik tipte şeker hastalıkları (diabetes mellitus, diabetes insipitus) gibi bozukluklar var demektir. Gün içerisinde idrarda sarı ile su berraklığı arasında gidiş gelişler olabilir (meselâ yemekten 1-2 saat sonraki idrarın su gibi renksiz; aşırı eforda ise, koyu turuncu olması gibi). Pancar, şeker boyaları ve bir kısım ilâçlar idrarı kırmızıya dönüştürebilir. Hastanın şikayetleri, muayene ve tahlillerle anlamlandırıldığında kırmızı-kahverengi, mavi-gri, sütü andıran beyazlıktaki ve bulanık idrarların hepsi, bir hastalık belirtisi olabilir.

Biz idrar hakkında çok daha farklı şeyler öğrendiğimizde, üzerimizdeki sonsuz nimetleri daha derinden idrak edip daha farklı bir ufukta şükredeceğiz.

 

////////////////////////////////////////////////////////

 

Sevgili Hasan -Sayılarla İnsan- 
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Sevgili Hasan! Bugüne kadar hemen hemen bütün organ ve sistemlerim sana kendilerini tanıttılar; yaratılışlarındaki hikmetleri, ne kadar ölçülü ve hesaplı yapıldıklarını, mükemmel sanatlarla techiz edildiklerini anlattılar. Tabiî ki bunlar sadece seni bilgilendirmek için değildi. Elbette her organ hakkında bilgi sahibi olup, onların inceliklerini ve vazifelerini öğrenmen, sonra da hayatını bu bilgilere göre tertip etmen çok önemlidir, ama bunlardan daha mühimi, seninle birlikte canlı-cansız bütün mevcudatı kusursuz olarak yaratan Rabbimizi tanıtmaktı. Sanat eserini görüp de Sanatkâr'ını bilmemek ve takdir etmemek ne kadar çarpık bir bakış ise, insan vücudu gibi yaratılmışların en şerefli varlığı üzerindeki sanatları görüp Allah (cc)'ı bilmemek de, o kadar boş, mânâsız ve değersiz bir bilgi yüküdür. 
Bugün insan vücuduna, istatistikî bir nazarla bakıp, son ibret tablomuzu sunarak veda edeceğiz. 

Vücudunu teşkil eden sistem ve organlara gelmeden önce; Allah (cc) 'ın seni yoklukta bırakmayıp, varlık âlemine getirmesinin bir nimet olduğunu, sonra seni cansız inorganik elementler olarak bırakmayıp, organik bir canlı olarak hâlk etmesinin nasıl bir nimet olduğunu daha iyi anlaman için de; bir taraftan vereceğim rakamların hassas ölçülerine dikkat etmeni, diğer taraftan da değerinin nasıl yükseldiğinin şuurunda olmanı senden isteyeceğim. 

Aşağıda vücudunun madde olarak değerini hesaplaman için bir tablo veriyorum. Bu tabloya dikkatli bak, maddî değerini hesapla! 

Vücudu teşkil eden inorganik elementlerin miktarları ve nispetleri (70 kg'lık insanda) 
Oksijen miktarı........ 44 kg....... % 63 
Karbon miktarı....... 14 kg....... % 20 
Hidrojen miktarı....... 7 kg....... % 10 
Azot miktarı....... 2,1 kg....... % 3 
Kalsiyum miktarı....... 1 kg....... % 1,5 
Fosfor miktarı....... 700 g....... % 1 
Potasyum miktarı....... 170 g....... % 0,25 
Kükürt miktarı..... 140 g....... % 0,2 
Klor miktarı....... 70 g....... % 0,1 
Sodyum miktarı..... 70 g....... % 0,1 
Magnezyum miktarı.. 30 g....... % 0,04 
Demir miktarı...... 3 g....... % 0,004 
Bakır miktarı...... 300 mg....... % 0,0005 
Mangan miktarı..... 100 mg....... % 0,0002 
İyot miktarı....... 30 mg....... % 0,00004 

Çinko, Kobalt, Kadmiyum, Molibden, Nikel, Kurşun, Flor, Selenyum, Cıva, Alüminyum gibi kan serumunda ve bazı enzimlerin yapısında eser miktarda (iz olarak) bulunan elementlerin toplamı % 0,80526'dır. 

Gördüğün gibi sadece % 76'ın (53,1 kg oksijen, hidrojen ve azot) hemen havaya uçan gaz formundaki maddeler, havada zaten bol olduğundan para etmez. 14 kg karbon (yani kömür) kilogramı 250 bin liradan 3,5 milyon TL, Kalsiyum (yani kireç) kilogramı 200 bin TL, Sodyum ve Klor birlikte (yani sofra tuzu) 140 g yaklaşık 50 bin liradır, diğer elementler de zaten toprakta bol olduğundan (demir, bakır, magnezyum gibi) ve az miktarda gerektiğinden, hepsi ancak bir avuç toprak eder. 

Haydi biraz değerini artıralım! Rabbim seni element olarak bırakmamış, bitkilerin vücdunda olduğu gibi çok büyük moleküllü organik maddeler -protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin- haline getirmiş. Sonuçta şöyle bir tablo ortaya çıkar: 

Organ.... Su nispeti (%). Yağ nispeti (%)...... Protein (%).... Kül (%) 
Deri...... 64,68...... 13,00...... 22.10...... 0,68 
İskelet...... 31,81...... 17,18...... 18,93...... 28,91 
Dişler...... 5,00...... 0,00...... 23,00...... 70,90 
Çizgili kaslar......79,52......3,35......16,50......0,93 
Beyin-Omurilik......73,33......12,68......12,06......1,37 
Karaciğer......71,46......10,35......16,19......0,88 
Kalb......73,69......9,26......15,88......0,80 
Akciğer......83,74......1,54......13,38......0,95 
Dalak......78,69......1,19......17,81......1,13 
Böbrek......79,47......4,01......14,69......0,96 
Pankreas......73,08......13,08......12,69......0,93 
Bağırsak......79,07......6,24......13,19......0,86 
Yağ dokuları......50,09 42,44......7,06......0,51 
Diğer dokular......70,40......12,39......16,06......1,01 
Kan ve lenf......93,33......0,17......5,68......0,94 
Toplam......67,85......12,51......14,39......4,84 

Vücudunun su, protein, yağ ve kül olarak da değerini merak edersen, bu nispetlerin 70 kg'lık bir insan için ağırlık değerlerini hesaplayabilirsin. Bu takdirde 47,495 kg su, 8,757 kg yağ, 10,073 kg protein ve 3,388 kg külden (mineral tuzlar) ibaret olduğunu görürsün ki, bunun da değeri: Suyun kirli ve bulanık olduğu için, tuz ve küllerin de toprakta bol miktarda bulunduğundan para etmez. Yağın kg'ı 2,5 milyon liradan 22,5 milyon; protein olarak da değerin yaklaşık 16 kg koyun etine eşdeğerdir; bu da 64 milyon lira eder. Yani elementler seviyesinden organik madde seviyesine çıkınca değerin 86,5 milyon liraya yükseldi. 

Tabiî ki, Rabbim seni bu halde de bırakmadı. Doku ve organlar halinde hususî vasıflarla mücehhez kılıp, bunların her birine ayrı ayrı mucizevî vazifeler vererek hayat sürmeni mümkün kılmıştır. Şimdi biraz da bu trilyonlarca farklılaşmış hücre gruplarına bir göz atalım: 
İnsan vücudundaki toplam hücre sayısı yaklaşık............100 trilyon 
Saniyede ölen hücre sayısı yaklaşık............50 milyon/s 
Saniyede yeni yaratılan hücre sayısı yaklaşık............50 milyon/s 
Farklı hücre çeşidi sayısı............200'den fazla 
Kandaki (5 litre) toplam alyuvar sayısı............25 trilyon 
Alyuvarların üst üste konmasıyla meydana gelen yükseklik............yaklaşık 60.000 km 
Alyuvarların yanyana dizilmesiyle meydana gelen uzunluk............192.500 km 
Alyuvarların yüzölçümü............1000 m2'den fazla 
Kandaki akyuvar sayısı............40 milyar 
Sinir hücresi sayısı............30 milyar 
Spermlerin boyu............35 mikrometre 
Yumurta hücresinin çapı............100-120 mikrometre 
Bir karaciğer hücresinin ortalama boyu............30-50 mikrometre 
İncebağırsak mukosa hücresinin ömrü............1,4 gün 
Mide giriş bölgesi (cardia) mukosa hücrelerinin ömrü............9,1 gün 
Mide çıkış bölgesi (pylorus) mukosa hücrelerinin ömrü............1,8 gün 
Akciğer alveollerinin epitel hücrelerinin ömrü............8,1 gün 
Kalın bağırsak (colon) mukosa epiteli hücrelerinin ömrü............10 gün 
Üst deri (epidermis) hücresinin ömrü............19,2 gün 
İdrar kesesi (mesane) örtü epiteli hücrelerinin ömrü............66,5 gün 
Nötrofil akyuvarların ömrü............45 gün 
Eosinofil akyuvarların ömrü............10 gün 
Lenfositlerin ömrü............5 günden bir yıla kadar 
Monositlerin ömrü............aylarca 
Alyuvarların ömrü............120 gün 
Alyuvarın ömrü boyunca vücudu dolaşım sayısı............300.000 
Saniyede meydana gelen alyuvar sayısı............2,4 milyon 
Bir günde meydana gelen alyuvar sayısı............208 milyar 
Karaciğer hücresinin ömrü............222 gün 
Böbrek hücresinin ömrü............286 gün 
Bir sinir hücresindeki mitokondri (enerji santrali) sayısı............10.000'e kadar 
Bir karaciğer hücresinde bir saniyede yeni yapılan ribosom sayısı............180/s 
Bir hücredeki kromozomların toplam DNA'larının uzunluğu............2 m 
Vücuttaki kas sayısı............yaklaşık 600 
Sadece gülerken çalışan kasların sayısı............15 
Yüzünü buruşturduğunda çalışan kasların sayısı............43 
Bütün kaslarımızın bir günlük yaptığı iş 
(6 tonluk bir kamyonu vinç ile 50 m yükseğe kaldıran güce eşdeğerdir)............yaklaşık 3.106 Newton 
Kılcal damarların toplam sayısı............30 milyar 
Akciğerdeki alveollerin sayısı............400 milyon 
Bir günde akciğerlere giren hava miktarı............yaklaşık 10.000 litre 
75 yılda kullandığımız hava............yaklaşık 285 milyon litre 
Böbrekteki nefronların toplam uzunluğu............yaklaşık 50 km 
Böbrekteki glomerulus kılcallarının toplam uzunluğu............yaklaşık 25 km 
Böbrek kanallarının toplam iç yüzeyi............20 m2 
Böbrekteki bowman kapsüllerinin toplam filtrasyon yüzeyi............1 m2 
Deri toplam ağırlığı............1115 kg 
Deri toplam alanı............1,5-1,8 m2 
1 cm2 derideki toplam kılcal damar uzunluğu............yaklaşık 1 m 
Deriden bir günde düşen keratinli ölü hücreler............10 gr/gün 
Derideki sinir liflerinin uzunluğu............80 km 
Terbezi sayısı............yaklaşık 2 milyon 
Kafa derisindeki yağ bezi sayısı............yaklaşık 120.000 
Derideki toplam hücre sayısı............yaklaşık 100 milyar 
Derideki duyu alıcıları sayısı............yaklaşık 60 milyon 
Günlük ter miktarı............800 ml kadar 
Azamî günlük ter miktarı............18 litre 
Retinadaki hücre sayısı............127 milyon 
Gözün ayırabileceği aynı rengin farklı tonları............yaklaşık 200 
İdrâk edebileceğin aydınlık dereceleri............yaklaşık 500 

Organlarına ait dikkat çekici bu rakamları, sadece sayıca fazlalığı belirtmek için değil, Rabbimin çok yaratırken de, tek bir hücredeki gibi aynı hassasiyet ve incelikte yaratabileceğini vurgulamak içindi. Yukarıda son olarak temas ettiğim doku organlar memeli hayvanlarda da var. Diğer memeliler bizden pek çok üstün yönleri olan çeşitli organlara da sahipler. Bu açıdan değerlendirildiğinde, herhangi bir at veya sığırdan farkımız kalmaz. Halbuki Rabbimiz bizi en güzel ve en mükemmel surette yarattığını, bütün varlıkların üzerine halife kıldığını, hepsinden üstün meziyetlerle donattığını söylüyor. Sevgili Hasan! Artık, hayvaniyetten sıyrılıp insaniyet mertebesine çıkma zamanı geldi. Bunu da hücre ile, doku ve organlar ile değil, Rabbimin verdiği mânevî lâtifelerle, -akıl, idrak, şuur, irade, vicdan gibi- ilim, irfan ve marifete ulaşarak yapacaksın. 

Vücudunu bir saray gibi kabul edersek, bu sarayın inşasında kullanılan taşlar, camlar, fayanslar, kereste, demir vs hükmünde olan her bir element; önce makromoleküllü bir organik maddeye, sonra hücre organellerine, hücreye ve hususî vazifeli farklılaşmış hücreler haline gelip, kafa kafaya verip, "haydi bir saray yapalım ve bu saray her şeyi ile kâinatın en mükemmel sarayı olsun" diyebilirler mi ? 

Son olarak, her bir organının vücudundaki toplam hissesini belirten bir tablonun verilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum: Tavsiyem; hiçbir şeyi kendi cismi ve maddesi nispetinde değerlendirme! Vücudunda çok küçük bir maddî hissesi olan pankreas olmadığında yaşayamazsın. Binde yedi nispetindeki kalbin bütün organlara hayat sıvısını pompalarken, yüzde üçbuçukluk beynin ise, vücudun bütününü idare eder. Ve binde beşlik böbrekten de asla vazgeçemezsin! 
Çeşitli organların ağırlığının vücut ağırlığına nisbeti 
Çizgili kaslar (yani kırmızı et olan kısımların)............% 31,56 
İskelet ve dişler............% 14,90 
Yağ dokuları............% 13,63 
Deri............% 7,81 
Kan ve lenf............% 3,77 
Akciğerler............% 4,15 
Beyin ve omurilik............% 3,52 
Karaciğer............% 3,41 
Bağırsaklar ve mide............% 2,07 
Böbrekler............% 0,51 
Kalb............% 0,69 
Dalak............% 0,19 
Pankreas............% 0,16 
Kıkırdak, bağ dokuları, kan damarları ve çevre sinirleri............% 13,63 

Demek ki insan vücudunu, saçından tırnağına, bağırsağından böbreğine herşeyi ile mükemmel bir bütünlük içinde ve estetik olarak kâinatın en mükemmel eseri şeklinde görebiliriz. Sevgili Hasan! 

Seninle uzun zaman boyunca sohbet ettik, inşaAllah faydalı olmuştur. Benim elimden gelen bu kadardı. Seni gerçek değerinle tasvir edemediğim için hakkını helâl et! 

 

////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Ben Hasan'ın Böbreğiyim 
Prof. Dr. Yavuz Selim YILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Sevgili Hasan, seninle önce arkadaşım kalp ve mide konuştu. Hem dünyada hem de öteki âlemdeki iyiliğin için sana nasihat ettiler. Onların durumları daha acil olduğu için sıramı onlara verdim. Şimdi zannedersem beni de dinleme zamanın gelmiştir. Vücudunun bel bölgesi hizasında ve omurganın sağlı sollu iki yanında, sırtına doğru sağlam bir şekilde yapıştırılıp sarılarak korunmuş çok hayatî organlarından birisiyim. Şimdi diyeceksin ki, "her konuşan ben hayatî organım" diye kendini methediyor. Beni iyi dinle ve hayatî olup olmadığıma sen karar ver! 

Bütün organlarınla birlikte üzerinde bulunduğumuz şu vücut dediğin fabrikanın sıhhî tesisat sisteminin en temel tasfiye ve boşaltma cihazıyım. Arkadaşım kalbin çalışmasıyla bütün organlarına gıda maddesi ve oksijen taşınıyor, bu gıdalardan elde ettiğin enerji ile de bütün günlük işlerini ve organlarının asgarî ihtiyacını karşılıyorsun. Peki hiç düşündün mü, vücudunda enerji elde etmek için bu kadar mükemmel faaliyetler yapılıyorken, yaktığın onca gıdanın hiç artığı veya külü yok mu? Evde ısınmak için yaktığın sobadan duman ve kül çıkıyor, bu dumanı bacadan atmak zorunda olduğun gibi, çıkan külü de zaman zaman sobanı temizleyerek atmalısın, aksi takdirde külle dolmuş olan sobanı bir daha yakamazsın. Aynen bunun gibi, vücuduna aldığın gıdaları yakarken çıkan dumanı (karbondioksit) akciğerlerinle, belli bir yoğunluk seviyesini aştığında zehirli olan azotlu artıkları ise, benim sessiz ve mükemmel çalışan filtrelerimle vücudundan atabiliyorsun. Yani anlıyacağın, kanındaki zehirli maddeleri atarak seni ölümden kurtaran bir tasfiye cihazıyım. Sadece zehirli artıkları atmakla kalmıyorum, vücudunun iç dengesinin korunmasında çok önemli yerleri olan, su, şeker, aminoasitler ve çeşitli mineral tuzların hassas seviyelerdeki kontrollü dengesinde de vazifelerim vardır. Kısacası, büyük bir lâboratuar olan ağabeyim karaciğer gibi ben de, küçük fakat hayatî önemi olan bir lâboratuarım. 

Kanının asit-baz dengesi, vücudundaki suyun ve çeşitli tuzların miktarı bütün vücut faaliyetlerini ilgilendiren önemli değerlerdir. Bunların dengesi bozulunca vücut motorunun çeşitli kısımlarında aksaklıklar başgösterir. Onun için haberin bile yokken beni hassas şekilde yaratarak senin vücuduna yerleştiren Rabbimizin koyduğu program çerçevesinde çalışarak, vücudundaki su ve mineral tuzlarının seviyesini ayarlamaya çalışıyorum. Vücudunda cereyan eden binlerce biyokimyevî faaliyet için sulu bir ortama ihtiyaç vardır, ayrıca kaslarının kasılması ve sinirlerinin elektrik uyartılarıyla faaliyeti gibi işler de senin belki de hiç önemsemediğin bir çay kaşığı kadar mineral tuzun bulunmasıyla mümkün olmaktadır. 

Bazen çok koşmaktan veya sıcaktan terlediğin zaman, gömleğinde beyaz lekeler bırakarak kuruyan terden geriye kalan beyazlıklar vücudundan kaybettiğin tuzlardır. Bağırsakların bozulup ishal olduğunda da gıdalardaki tuzlar emilmeden atıldığı için yine tuz kaybı olur. Bilhassa küçük çocuklar ishal olduğunda bu tuz kaybı çok hayatî bir önem arz eder. Dokular arasındaki sıvı ile kan arasındaki madde alışverişinin temelinde proteinlerin ve suyun belli bir denge içindeki yoğunluk farkları iş görmektedir. Vücudunda fazla su tutulursa dokuların şişer, bu durumu bilhassa bacaklarının alt kısmında kaval kemiğinin yanlarına parmaklarınla bastığında fark edebilirsin. Şayet parmağınla bastığında bir çukurluk meydana gelir ve hemen düzelmezse demek ki, proteinler ve su dengesi açısından bir problem vardır. 

Sevgili Hasan, belki kafan karışmaya başladı ama daha bütün vazifelerimi saymadım, hepsini saymaya kalksam, yine beni mübalâğa yapıyor zannedeceksin. Ama hiç olmazsa bir işimden daha bahsedeyim. Bu vazifemi herkes bilmediğinden beni sadece bir boşaltım organı olarak görürler. Halbuki hiç tahmin edemiyeceğin bir vazifeyi daha Rabbim bana yüklemiş. Ne vazifesi mi? Kan yapımını kontrol vazifesi! Şaşırdın değil mi? Evet, böbrek olarak ayrıca kemiklerindeki kan yapımını uyaran bir hormon salgılıyorum. Erythropoietin isimli bu hormon kan yapım merkezlerini uyarıp, kan hücreleri üretmeni sağlıyor. Bu hormonu o kadar dengeli salgılamak zorundayım ki, tarifi mümkün değil. Her an uyanık olmak durumundayım, herhangi bir durumda kan kaybedersen hemen hormonu artırıp kan yapmanı hızlandırmam gerekir. Aksine herhangi bir ihtiyaçtan dolayı dışarıdan sana kan verilirse, o zaman da salgımı kısıp kan yapımını geçici bir süre durdururum. Ne zaman ki yaşlanmış kan hücrelerin ölerek al yuvar sayısı düşmeye başlar, ben yine hormon salgılamaya başlarım. 

İşte Hasan, sana sadece birkaç temel vazifemden bahsettim. Ama bu işleri nasıl yaptığımdan, nasıl sanatlı bir yapımın olduğundan hiç bahsetmedim. Müsaade edersen biraz da bu harika yapımdan bahsedeyim. Ortalama uzunluğum 12 cm, enim 7 cm, kalınlığım da 2,5 cm fasulye şeklinde 145 gram ağırlığında bir organım. Kadınlarda 10 gr kadar daha hafif gelirim. Etrafım yumuşak fakat sağlam bir koruyucu zarla kuşatılmıştır. 

Bir ordu nasıl ki binlerce askerin bir arada ortak bir hedef için birlikte talim yapmasıyla oluşuyorsa, aynen bunun gibi, ben de aslında basit bir organ değil, binlerce askerin meydana getirdiği kompleks bir ordu gibiyim. Benim iş gören askerlerime 'nefron' adı verilir ve asıl iş gören bu birimlerdir. Ben sadece onların bir arada bulunmasıyla meydana gelmiş bir kitleyim. Nefron adı verilen bu iş gören birimlerden bir milyon tanesinin bir arada bulunmasıyla bir böbrek meydana gelir. Yani senin vücudunda iki böbrek olduğuna göre iki milyon nefron yukarıda saydığım vazifeleri yapmak üzere, aldıkları emir doğrultusunda çalışıyorlar. 

Bir nefron, boyu aşağı yukarı 3-5 santim arasında değişen, ucu kapalı ince bir borucuktan ibaret bir yapı olarak nitelendirilebilir. Bu kapalı olan uç kısım genişlemiş ve iki katlı bir kapsül hâlinde olup (bowman kapsülü), içine glomerulus adı verilen kılcal kan damarı yulağı girmiştir. Bu kılcal kan damarı ağı bana kan getiren böbrek atar damarının dallanarak her nefrona bir kol vermesiyle oluşmuştur. Bu kılcal damar içindeki kanın basıncı kapsül içindeki sıvının basıncından fazla olduğu için, kandaki zararlı maddeler kapsül içine süzülür ve tüpçük kısmı boyunca ilerlemeye başlar. Dakikada 1,2 litre, günde ise 1.800 litre kan benim nefron adını alan bu tüpçüklerimden geçerken, içindeki zehirli maddeler suyla birlikte tüpçüklerime geçer. Vücudundaki toplam kan hacminin 400 katı kadar olan bu miktar, benim borucuklarımdan geçip tekrar toplar damarlara geri dönerken, günde 180 litre kadar bir sıvıyı benim tüpçüklerimde bırakır. Bu durumda senin her gün 180 litre idrar çıkarman beklenmeliydi. Çünkü bu miktar hergün kanından benim tüpçüklerime süzülüyor. Eğer hergün 180 litre idrar çıkaracak olsaydın, ne su içmeye, ne de tuz almaya yetişemezdin. İşte beni hikmetli ve sanatlı yaratan Rabbim, sana acımış ve bu 180 litrelik süzülmüş artık maddenin 178,5 litresini geri emme mekanizmasını da bana yerleştirmiş ve böylece idrar yoğunlaşarak az bir su kaybı ile bütün azotlu artıkların atılması mümkün olmuştur. Dolayısıyla günde ancak 1,5 litrelik bir idrar atılımıyla, birçok faydalı maddeyi vücuduna tekrar geri verebiliyorum. Bu geri emme işinin yapıldığı yer aynı tüpçüklerin ortasında yer alan 'henle kulpu' isminde ve U harfi şeklindeki bir kıvrımdır. Henle kulpunun da etrafında geniş bir damar ağı bulunur ve geri emilen maddeler tekrar kana verilir. Tüpçüğün sonuna gelen damlalar birçok nefronu toplayan daha kalın bir toplama kanalı vasıtasıyla, böbrek havuzu (pelvis) denilen, böbreğin ortasındaki geniş boşluğa damlayarak birikir ve buradan da üreter (idrar kanalı) yoluyla mesaneye (idrar kesesi) biriktirilir. Mesane

deki idrar miktarı belli bir seviyeye gelip de kesenin duvarlarını gerdiğinde dışarı çıkma ihtiyacı hissedilir ve mesanenin alt ucundaki büzücü kasın gevşemesiyle de idrar dışarı atılır. 

Hasan! Tefekkür ve derin ilim sahibi insanlar dışında çoğu kimse, organlarının kıymetini hastalanmadan tam olarak takdir edemezler. Onun için çok fazla okumalı ve arada sırada hastahaneleri ziyaret etmelisin. Bu asırda mezarlıklar -şehir dışında olmasının da tesiriyle- insanları çok fazla tefekküre sevk etmiyor. Fakat hastahaneler öyle değil. Bir hastahanenin nefroloji servisinde yatan veya haftanın belli günlerinde diyalize gelen hastaları bir ziyaret et ve hatırlarını sor, ondan sonra böbreklerinin kıymetini çok daha iyi anlarsın. Kronik böbrek yetmezliği sebebiyle böbrekleri süzme işini yapamayan ve vücudunun bütün kanını diyaliz cihazından geçirerek temizlemeye uğraşan insanların her sabah uyandıklarında "acaba bugün bana uygun nakledilebilecek bir böbrek bulundu mu?" ümidiyle telefon beklediklerini sakın unutma! 

Kronik böbrek yetmezliği deyince aklıma geldi. Hasan! Benim harabiyetime yol açan çok çeşitli sebepler olabilir. Uzun süren enfeksiyonlar, uzun süre kullanılan bazı ilâçlar ve aseton, etilen glikol, karbontetraklorür, cıva, kurşun ve uranyum gibi maddeler, aşırı kan kayıpları, yüksek tansiyon, ağır yanıklar, kan nakli uyuşmazlıkları gibi sebeplerle geri dönülmez şekilde bozulabilirim. Bazen kısa sürede (akut) ve âni olarak çıkan durumlarda ilâçlarla daha kolay iyileşebilirsem de, ihmal edildiğimde kolayca kronik böbrek yetmezliğine girebilirim. 

Bana sıkıntı veren diğer bir durum da, bazen çeşitli metabolik süreçlerdeki aksaklıktan dolayı içimde bana çok acı veren taşların meydana gelmesidir. Genellikle vücuttaki sıvı azalması veya tuzların yoğunluğunun artması sebebiyle hassas denge bozulunca sıvılarda çözülmüş maddeler birikerek taşları oluştururlar. Bu taşlar idrar akışını engelleyebildiği gibi, enfeksiyonlara da sebep olabilir. Taş oluşmaması için bol su içerek tuzların birikmesini önleyebilirsin. En önemlisi de idrarını sana rahatsızlık verecek kadar fazla tutma, mümkün olduğunca ayakta değil de, oturarak boşaltmaya dikkat et. Böylece mesanenin tam boşalmasını temin edersin ve taş oluşma riski de azalır. 

Çalışma kapasitemin % 90'ını kaybedinceye kadar hayatını sürdürmene yardımcı olurum. Çok büyük bir bölümüm çalışamaz duruma geldiğinde, geri kalan sağlam bölüm bu açığı kapatmak için faaliyetini artırır. Hattâ diğer kardeşimi ameliyatla aldıklarında dahi, onun yükünü de üzerime alırım, hiç şikâyet etmem sadece biraz irileşip, hızımı artırırım. 

Arıların yaptığı balın terkibi; nektar topladıkları çiçeklerin cinsine bağlı olduğu veya küpün içinde ne varsa dışarıya da onun sızması gibi, benim ürettiğim idrarın terkibi de senin vücudunda olanlara bağlıdır. Onun için herhangi bir hastalık teşhisinde benim ürettiğim idrarın terkibi çok önemlidir, çünkü vücudun hakkında birçok şeyi söyler. Meselâ; ben normalde kandaki glikoz ve protein gibi kıymetli maddeleri, ürettiğim idrarın içine koymam, geri emerek kana veririm, ama şeker hastalarında bu işi gerektiği gibi yapamadığım için onların idrarında glikoz çıkar. Bazı maddelere ise belli bir miktarın üzerine çıkmadıkları müddetçe karışmam, çünkü o maddeler belli sınırlar dahilinde kanda gereklidir. Ne zaman ki o sınırın üzerine çıkmaya başlarlar, onları hemen süzerek idrara katmaya başlarım. Meselâ üre ve ürik asit böyledir. Allah göstermesin bu iki maddenin miktarı artar da süzüp atamazsam, hâlin harap olur. İlâçları ise miktarı ne kadar olursa olsun, bana yabancı olduklarından hemen atarım. 

Hasan! Gençsin ve sağlıklısın ama sana tavsiyem belini üşütme ve bilhassa kışın bel bölgeni iyice sararak koru, eğer üşür de hastalanırsam, başına çok iş açarım, bilmiş ol. 

Sana son bir tavsiye; yarın evlenip çoluk çocuğa karıştığında kız çocuğun olursa dikkat et ve hanımına tenbih et. Kız çocuğunuza tuvalette büyük abdestten sonra taharetlenmesini doğru öğretsin. Sebebini mi merak ettin? Peki söyleyeyim: Erkek çocuklarının idrar yolları kızlara göre daha kapalı ve korumalı olduğundan kolay kolay enfeksiyon kapmazlar. Kız çocuklarının idrar yolları ise yapısı gereği enfeksiyona açıktır. Onun için kız çocuklarının büyük abdestten sonra temizlenirken arkadan ön tarafa doğru değil, önden arka tarafa doğru temizlenmeleri gerekir. Böylece idrar yollarına mikrop bulaşması engellenir. 

Hasan, sana kendimden daha çok bahsedebilirdim, fakat yerimiz dar, bu münasebetle değişik birkaç fotografımı veriyorum ki çok konuşma yerine fotograflarıma bakarak bendeki İlâhî sanatları görebilesin. Benim bir tek hücremdeki faaliyetlerin bile tesadüfen olamıyacağı inşaallah kafana yatmıştır. Bir de şu hususu idrâk etmişsindir tahmin ederim: beni bu kadar mükemmel yaratanın, elbette senin vücudunun bütün uzuvlarını tek tek en ince detayına kadar bilmesi gerekir ki, onlarla bir uyum içinde çalışabileyim. Aksi takdirde karaciğerle veya pankreasla veya başka organlarla çatışarak yanlış faaliyetlerde bulunabilirdim. 

İşte Hasan, ben böyle bir Kudret-i Sonsuz'un eseriyim. Sakın beni senin hizmetine veren Rabbime şükretmeyi unutma. Arada sırada bir hastahanedeki diyaliz makinesini aklına getirirsen, yeterli dersleri alacağını tahmin ediyorum. Şimdilik Allaha ısmarladık Hasan! 

Yine ne yedin acaba, kanında üre yükseldi, hemen temizlemeliyim... 

 

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Böbrekler 
Dr. Yusuf DOĞANER  

 


Böbrekler karın boşluğunda ve her iki böğür nahiyesinde bulunan iki taraflı organlardır. Uzunlukları 10–12 cm, genişlikleri 5–6 cm ve kalınlıkları 4 cm kadardır. Her bir böbreğin ağırlığı kişiden kişiye değişmek üzere 120–200 gr kadardır. Normal bir insan ağırlığını 75 kilo alırsak yaklaşık olarak %0,4 ü kadardırlar.

Organizmada oldukça önemli görevleri üstlenen böbreklerin yaptıkları işlerden bazıları şunlardır

1 — Kandan lüzumsuz maddeleri çıkarmak

2 — Vücudun iç kimyasal yapısını tanzim etmek

3 — Vücut içindeki su miktarını ayarlamak

4 — Kan basıncını temin etmek (Onkotik basınç)

5 — Kemik iliğini uyaracak kan hücreleri yapımına yardım etmek

6 — İç salgı bezi görevi yaparak tansiyonun ayarlanmasında görev almak

7 — Vücudun asit-baz dengesini düzenlemek ve bu suretle kan pH sını sabit tutmak.

Her bir böbrekte «nefron» denilen fizyolojik üniteler vardır. Bu ünitelerden her bir böbrekte 1000000 – 1250000 kadar bulunur. Her iki böbrekteki nefron sayısı 2 – 2,5 milyon kadardır. Her bir nefron glomerül yumağı ve böbrek tüplerinden oluşmuştur.

Glomerül yumağına giren atar damar burada 5–8 kola ayrılır. Bunların da her biri tekrar küçük kollara ayrılarak 20–40 kadar kılcal damar yumağı oluşur.

Her gün böbreğe gelen kan burada glomerül yumağında süzülür. Bir günde yaklaşık olarak 180 litre kan böbrekte filtre olur. Böbrek glomerüllerinden süzülen filtratta su, şeker, aminoasitler, sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum ve bikarbonat vardır.

Glomerüllerden süzülen bu filtratın proksimal tüplere gelmesi ile buradan vücuda geri emilim olayı başlar. Bu geri emilimde şeker, aminoasitlerin tamamı, suyun % 99 u, inorganik tuzlardan sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum ve bikarbonatın ise dengeli ölçüde geri emilimleri olur. Ya emilim olmasa ne olur. İnsan şeker ve aminoasitsizlikten vücut düzeni bozulacak. Enerjisizlik, vücutta olacak şişliklerle hayatı riske girecek... İnorganik tuzların emilmemesi de kanın asit kesafetini bozacaktır.

Proksimal tüpten sonraki bölüm «Henle kulpu» bölümüdür. Burada ise idrarın koyulaştırılması işlemi olur. Vücut mayileri su fazlalığı ile veya iyonların değişimi sonucu dilüe olur (sulanırlar). Böylece idrar miktarı ve hacmi artar. Aksine vücut sıvılarında konsantrasyon artması gerekiyorsa bu defa süzülen bu filtrattaki su fazla miktarda geri emilir ve idrar miktarı azalır.

Henle kulpundan “distal tüp”lere geçen filtrat hipotoniktir (daha az yoğundur.) Distal tüpte işe hormonlar girer. Beyin hipofizinden salgılanan ADH (anti diuretik hormon) gerektiği anda az veya çok salınarak suyun az veya çok geri emilmesini ayarlar.

ADH ile ilgili bu hormonal dengeye kısaca göz atalım: Beyinde bütün iç salgı bezlerinin lideri durumunda bulunan hipotalamustaki alıcılar kandaki basınç değişikliklerine karşı son derece hassastırlar. Kanın osmotik basıncı arttığı, yani normalin üstüne çıktığı vakit impulslar nörohipofizi stimüle eder ( uyarır) ve kana ADH sevk edilir. ADH de böbrek tüplerinin duvarlarında geçirgenliği arttırıp suyun fazla miktarda geri emilimine etki eder, idrar miktarı azalır ve yoğunluğu artar. Aksine kandaki basıncın normalin altına inmesi halinde kana ADH verilmesi engellenir. Buna paralel olarak böbrek tüplerinin duvarlarının geçirgenliği azalır, suyun geri emilimi kısıtlanır ve idrar miktarı artar.

Böbreğin kan iyonlarını ayarlamada, kanın pH sını temin etmede sağladığı görevler ise ayrı bir yazı konusu olabilir.

 

/////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Süt 
Dr. Polat HAS  

 



Süt; su, yağ, protein, karbonhidrat, madenler ve vitaminlerden teşekkül etmişÂ­tir. Sütün ortalama % 87,3’ü su, % 3,5’i yağ, % 3.4’ü protein, % 7’si kül (madenler) ve % 5 i de karbonhidrattır. Sütün protein­leri; kazein, laktalbümin ve laktoglobulin­dir. Hayvan sütlerinin proteinlerinin % 85 kadarı kazeindir. Sütün yağını çoğunlukla kısa zincirli doymuş yağ asitleri meydana getirir. 100 gr. süt yağında bulunan yağ asitlerinin oranı; oleikasit % 35, palmitik % 27, stearik % 13, miristik % 8, laurik % 4, butirik % 3, linoleik % 3 dür. Yağ içinde erimiş olarak A vitamini aktivitesi taşıyan retinol ve karoten ile fosfolipitler bulunur. Madenlerden sütte en çok kalsi­yum ve fosfor bulunur. Kalsiyum fosforla birleşmiş haldedir. Sütün karbonhidratı bir disakkarit olan laktozdur. Sütte B vita­minlerinin hepsi az veya çok bulunur. Özel­likle süt riboflavin için çok iyi kaynaktır. Fazla potasyum ihtiva eden besin süttür. Sodyum ise sütte orta derecede bulunur. Magnezyum ve kükürt de sütte bol bulunur.

Sütün en önemli vitaminleri A, B2, B, C, PP ve D vitaminleridir.

Çocukların anne sütü ile beslenmesinin büyük faydası vardır. Sütte beyni geliştiren lizozim vardır. Tıbben çocuk 9 aydan aşağı emzirilmemelidir. Doğum kontrol hapı kullananlarda süt az olur. Zararı çocuğa tesir eder. Anne sütü daima normal ve taze hazır bir besindir. Bakterilerle (mikroplarla) bu­laşmadığı için hazım sistemi bozuklukları­na sebep olmaz. Gelişmiş ülkelerde, iyi ba­kılan bebeklerde sun’i olarak da beslenseler ölüm oranı pek az farkeder. Fakat az gelişmiş ve sağlık şartları iyi olmayan ülke­lerde anne sütü ile beslenenlerde, toz sütlerle beslenenlere kıyasla ölüm oranı daha dü­şüktür. Anne sütü ile beslenenlerde gaz san­cısı, emdikten sonra sık sık sütü çıkarma, alerjik reaksiyonlar, beslenme güçlüğü, ateşlenmeler, üst solunum yollan enfeksi­yonları daha seyrektir. Anne sütü ile beslenenlerde inek sütü alerjisi ve süte taham­mülsüzlük görülmez. Atopik ekzema inek sütü ile beslenenlerde daha sık görülür. Anne sütündeki bakteriyel ve viral antikor­ların bebekleri enfeksiyonlara (mikrobik hadiselere) karşı koruduğu çok eskiden beri bilinmektedir. Çocuk felcine karşı ağız yoluyla aşılanma ile elde edilen antikorlar (mikroplara karşı vücudun yaptığı kimye­vi maddeler) anneden bebeğe süt yoluyla geçtiği için anne sütü ile beslenen bebek­ler hastalığa karşı dirençlidirler. Ayrıca ka­bakulak, uzak doğu ansefaliti (beyin iltiha­bı) virüsünün anne sütü ile tesirinin engel­lendiği gösterilmiştir. Sindirim sırasında bu antikorların bir kısmı ölür, fakat yine de sindirim sistemi yolları ile giren organizma­lara karşı bir bağışıklık sağlar. Anne sütü ile beslenmenin anne ve bebek için psiko­lojik faydaları da vardır. Anne, bebeğini beslediği için varlığının lüzumlu olduğunu hisseder, bebek de annesine çok yakın ol­duğu için huzur duyar. Anne sütü ile bes­lenme anne ile bebeği birbirine daha iyi bağlar. Anne sütü alan bebekler hissi yön­den daha stabüdirler ve bunlardan “iste­nilen bir bebek” oldukları hissi daha çok yerleşir.

Süt, önemli bir protein kaynağı oldu­ğu için vücudun temel yapısına önemli kat­kıda bulunur. Protein eksikliği ile ilgili Kwashiorker, Marasmus gibi hastalıklar süt ve bunun gibi proteinli gıdalarla düzelir. Siroz, nefrotik sendrom (böbrek hastalığı) gibi hastalıklarda da süt önemli bir fayda sağlar.

Sütte bol A vitamini vardır. Vitamin A, gözün değişik ışık durumlarında görebilme si ile ilgilidir. Vitamin A, büyüme için lü­zumludur. A vitaminin büyümedeki rolü epitel dokuların sağlığı ve kemiklerin gelişi-mı ile ilgilidir. A vitamini yetersizliğinde gece körlüğü, kemiklerde önemli bozukluk­lar olur. Vitamin A üreme için gereklidir. Sperm yapımı için ve rahimdeki ceninin gelişmesi için de lüzumludur.

Sütte D vitamini ve kalsiyum fazlaca bulunur. Kalsiyum ve D vitamini kemik ve dişlerin sertleşmesi için gereklidir. D vi­tamini eksikliğinde Raşitizm ve Osteomalasia gibi hastalıklar görülmektedir. Sütteki Riboflavin; protein, yağ, karbonhidrat ve nükleik asidin metabolizması için gerekli bir yardımcı enzimdir. Riboflavin yeter­sizliğinde dudak, burun ve göz kenarlarında yaralar oluşur. Ayrıca göz damarlarında ge­nişleme, yanma, görme zorluğu ve sinir sistemi bozuklukları meydana gelir. Sütte ağırlığı olan bir madde de vitamin B12 dir. Metil gruplarının sentezi ve taşınmasındaki görevi ile vitamin B12; kan hücrelerinin, nükleik asidin yapımında müessirdir. Vita­min B12 yetersizliğinde sinir sistemi bo­zuklukları ile pernisiyöz anemi (kansızlık) meydana gelir. Sinir sistemi bozuklukları­nın en çok görülen belirtileri, uyuşukluk, kol ve bacaklarda duyu azalması ve kasıl­malar, baş ağrıları ve yorgunluktur. Sütte bulunan bir madde de pantotenik asittir. Pantotenik asit yetersizliğinde laboratuar hayvanlarında büyüme geriliği, deride yaralar, sinir sistemi bozuklukları, siyah tüylerin kırlaşması, mide ve bağırsaklarda ülser gibi belirtiler oluşturulmuştur. Pantotenik asit yetersizliğinde mineral ve su metabolizmasında da bozukluklar görül­müştür. Sütte bulunan magnezyum kemik tozlarında kalsiyumla beraber bulunur ve kemiğe kalsiyumla beraber girme ve çıkma eğilimi gösterir. Eksikliğinde tetani denen kasılmalar olur.

Sütteki kalsiyum; kemikler, sinir-kas fonksiyonları, kalb ritmi, pıhtılaşma, anne­nin süt vermesi ve bazı enzimlerin sentezi için lüzumludur. Yine sütte fazla bulunan fosforun % 80 den fazlası vücutta kemik ve dişlerde bulunur. Ayrıca RNA, fosfolibid gibi maddelerin içinde de bulunur.

Süt, yemek borusu iltihaplarında, zehir­lenmelerde bir İlaç olarak kullanılır. Mide ülserinin baş ilacı süttür. Sütün midede asit bağlama kudreti yüksektir. Süt asıl etkisini mide hareketlen (motilite) üzerinde göste­rir.

Görüldüğü gibi süt, vücutta, vücudun ihtiyaçlarını bilen dağıtıcı gibi hareket etmektedir. Bu kadar ihtiyacı giderme has­sası bizatihi sütün kendisinde olamayacağına göre; ona bu özellikleri kazandıran vücudun yapısını da bilmesi gerekir. İn­san olarak bize düşen de bunları mey­dana getireni tanıyıp bilebilmektir.

Şimdi şu ifadenin ışığı altında ebedi­yetlere kadar canlılığını ve tazeliğini koru­yacak olan şu ölmez söze bakın,

“Allah’ım, bir kimseye sütü ihsan edersen, bunu bereketli kıl ve arttır.
“Hem yiyecek hem içecek olarak, sütten daha kifâyetli birşey bilmiyo­rum (h.).”

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Evrim İnancındaki Boşluklar Ara Fosil Çıkmazları -1- 
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Evrim teorisine ‘bilimsellik’ maskesi altında din gibi inandığı hâlde, evrimi tartışan bilim adamlarına ‘anti-bilimsel’ veya ‘gerici’ gibi yaftalar vuranlar, meseleye ideolojik yaklaşan medyanın da desteği ile meydana getirdikleri hava içinde, sanki herkes onlar gibi düşünüp inanmak mecburiyetindeymiş gibi, bütün okullarda evrimin tartışmasız olarak okutulmasını talep etmektedirler. 30 sene önce belki bu talepleri kabul görebilirdi. İlim mahfillerini bütünüyle elinde tutan, bir türlü evrimleşememiş ‘yaşayan fosillerin(!)’ dayatmaları karşısında söz söyleyecek çok az insan da akademik engeller sebebiyle, baskı ve tehditler karşısında susabiliyordu. Bugün ise işler tam tersine dönmüş durumda. Doktoralarını yurtdışındaki kaliteli üniversitelerde yapan birçok genç bilim adamı, üniversitelerde ilmî hakikatleri bu köhnemiş fikirlere karşı artık cesaretle söyleyebilmektedir. 

Başta ABD olmak üzere birçok ülkede evrime aykırı sesler gizlenemez bir duruma gelince, çeşitli vakıf ve müesseselerin bünyelerinde açılan araştırma kuruluşlarında birçok bilim adamı konu üzerinde serbestçe araştırmalar yapmış ve evrime aykırı buluşlarını hür bir şekilde ifade etmişlerdir. Ülkemiz üniversitelerindeki temel temayül de bu gelişmelere paralellik arz etmiştir. 

Evrim, sadece ateist düşünce adına inatla savunulan bir faraziye olduğu hâlde, onu bir kanun gibi takdim edenlerin dayandıklarını iddia ettikleri bilim, her gün yeni deney ve keşiflerle bunun tam aksini söylemektedir. Evrime bir dinî inanç gibi sarılanlar ise, bu yıpranmış inançlarını savunmak için akla hayale gelmedik gülünç iddialarla ortaya çıkmaktadırlar.

Evrimcilerin bu iddialarının ne kadar esassız ve gülünç olduklarını göstermek için, öncelikle (seri birkaç yazıyla) hayvan grupları arasında geçiş fosillerinin olup olamayacağı hususunu ele alabiliriz.

‘Geçiş fosili’ veya ‘ara fosil’ dendiğinde anlaşılması gereken şudur: Bulacağımız fosilin bazı karakterleri daha geride kaldığı iddia edilen eski ataya; bazı karakterlerinin de yeni evrimleştiği iddia edilen ve jeolojik yaş olarak daha genç olan gruba ait olmalıdır. Fakat hangi özelliklerinin eski ataya, hangi özelliklerin yeni evrimleşecek gruba ne nispette benzeyeceği hususunda evrimcilerin herhangi bir fikri yoktur. Gelişme merdiveninin kaçıncı basamağına ait bir fosil bulunmalıdır? Evrim çok yaygın bir hâdise olduğuna göre, bir canlı grubu nihaî şekline evrimleşmeden(!) önce, ya çok sayıda ara kademelerden geçmesi gerekecek; yahut kertenkele yumurtasından civciv çıkması gibi, hiç ara fosil meydana getirmeden çok süratli ve köklü bir değişiklik geçirmesi gerekecektir.

Klâsik Darwinci anlayışla evrimin yavaş sürdüğünü ve çok sayıda ara canlının meydana geldiğini kabul ettiğimiz takdirde, bir canlı grubundan diğerine geçinceye kadar değişik derecelerde evrimleşmiş türlere ait çeşitli organların ilk basit hâllerinden, en gelişmiş güçlü hâllerine kadar seriler hâlinde organların fosil materyelle desteklenmesi gerekir. Bir balığın yüzgecinin yavaş yavaş ayak olduğunu veya bir kertenkelenin bacağının yavaş yavaş kanada dönüştüğünü gösteren seri fosillerin bulunması gerekir ki, bunlarda henüz gösterilmemiştir. 

Sadece bir ayak veya kanat için bu kadar çok geçiş fosillerine ihtiyaç varken, vücudun diğer organ ve sistemlerindeki değişiklikleri de hesaba kattığımızda, bulacağımız fosiller üzerinde birçok karakterin mozaik deseni şeklinde yerleşmiş olması gerekir. Evrimcilere göre bütün bu değişiklikler tabiî seleksiyon ve mutasyon neticesinde tesadüfen(!) ortaya çıkacağından, bulunacak herhangi bir geçiş fosili tam bir karakterler mozayiği olacaktır. Kuyruğu farklı bir gelişmişlik derecesinde, ön ayakları ayrı, arka ayakları ayrı, omurgası ayrı, kafatası ayrı gelişmişlik derecelerinde fosillerin bulunması gerekmektedir. 

Tesadüfî değişmeler üzerine kurulan bu evrimci mantığı yürüttüğümüz takdirde her zaman bizim istediğimiz değişikliklerin olmayacağı da aşikârdır. Birkaç tesadüfî mutasyon art arda gelerek bacağı kanat hâline dönüştürüyorken, tam aksi yönde ortaya çıkan bir mutasyon bütün yapılanı ters-yüz edebilecektir. Ayrıca bu değişikliklerin her bakımdan mükemmel çalıştırılan bir canlı sistem üzerinde ortaya çıktığını unutmayalım. Tesadüfen oluşan bir değişiklikle daha mükemmel hâle gelmiş bir organın ortaya çıkması mantıken muhaldir. Aksine, mükemmel bir sisteme yapılan rastgele müdahalelerin onu bozduğunu ve işe yaramaz hâle getirdiğini herkes bilmektedir. 

Yarım veya çeyrek gelişmiş bir uzuv, hayvanın evrimleşmesi yerine, fonksiyonlarını hakkıyla yerine getiremediğinden ölümüne sebep olacaktır. Yukarıda zikredilen bacağın kanada dönüşmesi misâli yerine, hâdiseye daha hayatî olan kalb, böbrek, akciğer gibi iç organlar zaviyesinden bakıldığında problem iyice içinden çıkılmaz hâle gelecektir. Bu hususu izah için değişik hayvan grupları arasında geçiş olup olamayacağına ait bazı örnekler üzerinde fikir yürütebiliriz.

Kara hayatından su hayatına geçiş mümkün mü?
Kara hayatının kendine has şartları, tatlı su ve deniz hayatının ise çok daha farklı şartları vardır. Karada vücut su kaybetme ve kuruma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden karada yaşayan hayvanların ya derileri su kaybına mâni olucu kuru ve sert keratin tabaka ile korunur veya hayvanlar kurumamak için, kara kurbağaları gibi, su kenarlarında nemli taş altlarında, oyuk ve kovuklarda gizlenmelidir. Kara hayvanları yerçekimine karşı hareket edebilmek için daha güçlü bacaklara sahip olmalıdır. Su hayatında, kuruma tehlikesi yoktur; fakat hayvanlar, vücutlarına tuz girmesi (deniz balıklarında) veya aşırı tuz kaybetme (tatlısu balıklarında) tehlikesine mârûzdurlar. Ayrıca suda yaşayan canlıların yüzme için gerekli hidrodinamik vücut ve yüzgeç şekillerinin de karadaki hayvanların bacak şekillerinden farklı olmaları gerekir. Halbuki sadece dış morfoloji açısından baktığımızda bile, deriye ait bezlerden, yüzgeç ve bacaklardaki farklı kaslanmalara kadar, iki farklı ortama ait özelliklerin her birinin, o ortamda yaşayan hayvanın bütün şartlarının dikkate alınarak yaratıldığını görüyoruz. 

En küçük bir organa ait dokular bile DNA üzerindeki genetik kodla belirlenmiştir. Meydana gelebilecek bütün değişikliklerin önce bilgi plânında hayvanın ya zigotunda (döllenmiş yumurtasında), yahut sperm ve yumurtasında ayrı ayrı ortaya çıkması gerekir. Meselâ sadece vücut içi su ve tuz dengesi için bile, böbrek nefronlarının, karadakinden tam farklı bir yapıya kavuşabilmesi için, hayvanın bütün yapısından haberdâr olunmasını Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/328/denizyildiz.jpggerektiren çok geniş bir bilgi birikimi ve bu bilgiyi uygulayabilecek bir kudret gerekir. Bugünkü fizyoloji bilgimizle ancak anlayabildiğimiz bir özelliğin bütün genetik sistemi bozmadan ve diğer özelliklerle uyum içinde dönüşebilmesi için, evrimcilerin tek dayanağı tesadüfî mutasyonlardır. Sadece böbreklerin değişmesi için gerekli kaç tane isabetli ve kontrollü mutasyon gerekeceğini ise, hesaplamaktan aciziz. Çünkü böbreklerde oluşabilecek tesadüfî bir mutasyon böbreğin normal işleyişini bozarak, canlının hayatını tehlikeye sokar veya en hafifinden hiçbir işe yaramaz. 

Halbuki sadece böbrek tüpçüklerinin değişmesi yeterli de değildir. Karadan suya geçişte gerekli olan solunum yollarının ve akciğerlerin yapısı, kalbin başta solunum organları ve beyin olmak üzere ilgili bütün organlara uygun damarlanma özellikleri, kasların herbirinin uygun kemiklerdeki, en verimli olacak noktalara bağlanmaları gibi pek çok hassas hesapları gerektiren değişikliklerin de aynı anda gerçekleşmesi gerekmektedir. Zîrâ bir sisteme tesir edecek ve onu bir seviyeden başka bir seviyeye geçirecek bütün değişiklikler aynı anda olmazsa, sistem işleyeşini sürdüremez. Bu durumda DNA üzerinde aynı anda gerçekleşmesi gereken yüzlerce isabetli mutasyondan söz edilmesi gerekir.

Karada yaşayan bir memeli hayvanın yavrusu başı önde doğar ve bu yavru bir müddet sonra daAçıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/328/balinek.jpg annesini emmeye başlar. Denizde yaşayan balina ve yunus gibi memelilerin yavruları ise, karada yaşayanların tam tersi bir şekilde dünyaya gelir. Bu yavruların önce kuyrukları ve vücutlarının arka kısmı, en son başları dışarı çıkar. Eğer bu yavrular karada yaşayan memelilerde olduğu gibi başları önde doğsaydı, henüz hiç nefes almamış yavru, su içinde nefes alamayacağından boğulacaktı. Karada annesini emen bir yavru ile, denizde emen bir yavrunun karşılaşacağı güçlükler farklıdır. Denizde annesini emmeye çalışan bir memeli hayvanın ağzına su dolmaması ve nefessiz kalıp ölmemesi için, burnunda özel kapakların gelişmesi, ağzının bir vantuz gibi yapışması gerekir. Karada yürümek için yapılmış ayakların su içinde yüzgeç hâline dönüşmesi için, kemiklerinde ve kaslarında ortaya çıkması gereken tesadüfî değişikliklerin nasıl yönlendirileceği hususunu zavallı hayvana yüklersek, çok büyük haksızlık etmiş olmaz mıyız? Şâyet bu kadar çok tesadüfî mutasyonun bir anda olabileceğini kabul ederseniz, kertenkele yumurtasından kuş çıkmasını veya ineğin fok balığı doğurduğunu kabul etmişsiniz demektir. Bu durumun çok fazla muhal olduğunu gören evrimciler, ister istemez bu geçişin kademeli olduğunu düşünmek zorunda kalmaktadırlar. Fakat bu durumda da her kademedeki geçiş canlısının hayatını sürdürebilmesi için eksik veya fazla organla değil, tam gerekli organlarla dünyaya gelmesi gerekir ki, bu canlıya da geçiş formu denemez. Bu durumda sistem içinde iki farklı modelin birbiriyle intibak ettirilmesi gibi çok güç bir problem ortaya çıkar. Ayrıca bir hedefe doğru yönlendirilmiş değişikliklerin başlangıçtan itibaren küllî bir irade ve şuurla yürütülmesi gerekir ki, böyle bir anlayışı evrimciler zaten kabul etmemektedir.

Bütün bunlardan sonra karadan suya geçtiği iddia edilen balinanın karada yaşarken niçin canı denize geçmek istemiş, bunu da anlamak çok zordur. Çünkü zaten karada yaşıyorken bütün organlarının ve vücut şeklinin karaya uygun olması gerekirdi ve gerçekten bugün karada yaşayan hayvanlara dikkatle baktığımızda hiçbirinde eksik veya fazla bir organ görmüyoruz. Her hayvan sahip kılındığı organlarıyla, içinde yaratıldığı ortama en uygun tarzda yaşıyor. Şâyet herhangi bir mutasyonla bir organında değişiklik olsa, zavallı hayvan zaten ölecektir. Muhal farz, diyelim ki fil gibi bir kara hayvanında denizde yaşamaya uygun biçimde tesadüfen yüzgeçler gelişti. Bu yüzgeçler o hayvan için bir avantaj değil, tam aksine dezavantaj olacak ve daha yavru hâlindeyken, kaçamadığı için avcı hayvanlara yem olacaktır.

Bu kadar zahmete girip, kırk dereden su getirerek, evrimi ispatlamaya çalışanların ne kadar çürük ve esassız deliller peşinde koştuklarını birkaç misâl ile anlatmaya çalıştık. Bunun yerine kudreti ve ilmi sonsuz bir Rabbi Rahîm’in binlerce isminin tecellisi olarak kusursuz bir yaratılışı kabul etmek ne kadar kolay değil mi? 

 

////////////////////////////////////////////////

 

Tıkanmayan Tasfiye Cihazı Böbreklerimiz 
İhsan ÖMEROĞLU   iomeroglu@sizinti.com.tr


Kâinatta yapılan çeşitli faaliyetler neticesinde ortaya bazı atıklar ve yan ürünler çıkar. Üretim ve iş yapmanın fıtrî bir neticesi olarak ortaya çıkan bu ürünler, yaratılışta sisteme konulan tasfiye ve temizleme birimleriyle ya tekrar geri kazandırılır veya tehlikeli olabilecek (zehirli) atıkların sistemden uzaklaştırılması sağlanır. Bu tasfiye sistemlerinin genellikle yedekleri, sigortaları veya alternatifleri de yaratılmıştır. Her hayvanın beslenme durumuna, içinde yaşadığı ortama ve dolaşım sistemine uygun bir boşaltım sistemi vardır. 
İnsanda bu işi yapmakla vazifelendirilmiş olan böbrekler, vücudun sağ ve solunda çift olarak, karnın arka duvarına yerleştirilmiştir. Fasulyeye benzeyen böbreklerimizin her biri, yaklaşık 150 gram ağırlıktadır. Böbrekte süzülen atık maddelerin önemli bir bölümü, gıda maddelerinin kullanılmasından sonra ortaya çıkan azotlu (üre, ürik asit ve amonyak) atıklardır. İlâç, gıda katkı boyaları vb. kimyevî maddeler de vücuttan genellikle böbrek yolu ile uzaklaştırılır. 
Vücudun ana atardamarı olan aorttan ayrılıp böbrek arterinden (renal arter) gelen kanın içindeki zararlı maddeler böbrekte süzülür ve temizlenmiş kan, kendi toplardamarı (renal vena) vasıtasıyla vücuda geri gönderilir. Kanın içinden süzülerek böbreğin havuzcuğuna toplanan (renal pelvis) atık maddeler de idrar kanalıyla idrar torbasına (mesane) gönderilir. Bu faaliyet bebek anne karnındayken başlatılır, ölünceye kadar hiç durmaksızın devam ettirilir. Böbreği çalışmayan bir insanın mutlaka, sun’î böbrek de denilen diyaliz makinelerine girmesi ve kanının temizlenmesi gerekir. Aksi takdirde vücutta biriken atık maddeler sebebiyle ölüm kaçınılmaz olur. Böbreğin, kanı temizleme dışında, su ve tuz miktarını dengeleme; kan basıncı ve kırmızı kan hücrelerinin üretimini düzenleme; kemik yapımı ve uzun süreli açlık ve susuzluk dönemlerinde azamî tasarruf sağlama gibi vazifeleri vardır. 
Rakamlarla böbreğin faaliyetleri 
Vücutta yaklaşık 5 litre kan vardır. Bu kanın tamamı (yaklaşık) dakikada bir deveran ederek, kalbden vücudun çeşitli organlarına pompalanır. Bunun bir litreden daha fazlası (1,2 litre) her dakika böbreklerden geçirilerek süzülür. Bu duruma göre böbreklerimizde bir saatte 72; bir günde ise 1.700 litre kan süzülür. 150 gramlık tek bir böbreğin içinden günde yaklaşık 850 litre kan geçer. Böylece bir günde bütün kan (1.700/5) böbreklerimizde 340 defa analizden geçirilir. Bu inanılması zor bir rakam olmakla beraber, böbrekler çok daha fazla miktarda kanı (meselâ, egzersiz yapıldığında) süzebilecek donanımda yaratılmıştır. Böbreğimizde iş gören nefron adı verilen birimlerin kapsül kısmında kanın süzülmesi; tüpçük kısmında ise, tekrar geri emilmesi işlemi yürütülür. İşin akıl almaz yanlarından bir tanesi; nefronların kapsül kısmından günde 1.700 litre kandan -normal şartlarda- önce 180 litre sıvının süzülmesi, bunun da içinden sadece 1,5 litresinin idrar olarak alınması yani üretilen zehirli atıkların bu kadar az miktarda bir sıvının içinde yoğunlaştırılmasıdır. Eğer böyle bir geri kazanma sistemi böbrek tüpçüklerine yerleştirilmemiş olsaydı, her gün 180 litre düşük yoğunlukta zehirli atık taşıyan idrar çıkarmamız gerekecekti. Ayrıca 180 litre su içmek zorunda kalacaktık.
Diyabetes insipitus (şekersiz şeker hastalığı) denen bir hastalıkta, vasopressin hormonu eksikliğinde böbreklerin kandaki atıkları az miktarda suyun içinde yoğunlaştırarak atma kabiliyeti bozulur ve bu kişiler (tedavi olmadıkları takdirde) günde 20 litre kadar idrar yapmak ve dolayısıyla bu kadar da su içmek mecburiyetinde kalırlar. Böbreğin vücut atıklarını az miktarda suyun (1,5 litre) içinde atabilme hususiyetiyle mücehhez kılınmasının hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını ve ne büyük nimet olduğunu tahmin edebilirsiniz. Zîrâ idrar torbamız en fazla yarım litre idrarı içinde tutabilir. İdrar torbasının içindeki idrar miktarı 300-400 mililitreye ulaştığında idrar torbamızı boşaltmak mecburiyeti hissederiz. Demek ki diyabetes insipitusu olan hastalar, ilâç almazlarsa günde 60-70 defa idrar yapmak zorunda kalır. Bunun için harcanacak zamanı ve seyahat gibi durumlarda çekilecek eziyeti düşününüz! Aklınıza diyabetes insipitus olan hastalar için, şöyle bir çözüm gelmiş olabilir; madem durum böyle, o zaman su içmesinler ve bu eziyeti çekmesinler. Ancak gerçek böyle değildir; böbreğinizin vücutta su tutma kabiliyeti bozulmuştur ve kişi vücut suyunun azalmaması (ve dolayısıyla hayatınızın devamı) için böbreğin tutamadığı kadar suyu (20 litre) içmek mecburiyetindedir.
Canlıların vücutlarında metabolizma faaliyetleri devam ettiği müddetçe, atık üretilmesi (kirlenme) tabiî bir hâdisedir. Ancak böbreklerimiz (pek tabiî ki karaciğer gibi başka organlarımızın da katkısıyla) sağlam olduğu ve vazifesini yaptığı sürece bedenimizde zararlı maddeler birikmez ve canlılığımız devam ettirilir. Şimdi diyebiliriz ki, herkesin vücudu kirlenir; ama böbrekler çalıştığı sürece sıkıntı olmaksızın atıklar vücuttan uzaklaştırılır. Bu noktada karşımıza, ‘İnsanlar, evler, sokaklar kirlendiği için değil, temizlenmediği için kokar.’ prensibi çıkmaktadır. Bir temizlenme organı olarak bildiğimiz böbreklerimize, aynı zamanda bütün vücudu ilgilendiren hayatî vazifeler de verilmiştir. Temizleme ile birlikte, iskeletinin sağlamlığı, bütün hücrelerinin ihtiyacı olan oksijenin temin edilmesi, açlıkta kan şekerinin normal sınırlarda tutulması, kan basıncının dengeli olması gibi hayatî faaliyetlerin de aynı organ tarafından yapılmasının pek çok hikmeti vardır.
Böbrekleri iyi çalışmayan bir insanın kemik metabolizması bozulur, kemikleri zayıflar ve kolay kırılır. Dolayısıyla bu insanların iskeletleri bozulur. Bu hâdisenin gerçekleşmemesi için, D-vitamininin mutlaka böbreğe uğraması ve orada küçük bir değişmeye tâbi tutulması gerekir. Halbuki görünüşte bunun yeri böbrek değil, bu tür işlerin yapıldığı karaciğerdir. D vitamini önce karaciğere uğrar ve orada küçük bir değişiklik geçirir; ancak bu işlem, tam fonksiyon görebilmesi için yeterli olmadığından, D vitamininin böbreğe de uğraması gerekir.
İkinci hususiyet, böbrekler bir kansızlık (anemi) olup olmadığını tespit etmede ve bunun giderilmesi için sebepler plânında kan yapımının başlatılmasında vazifeli hormon olan eritropoietin salgılandığı yerdir. Vücudun herhangi bir yerindeki hücreler yeterince oksijen alamadıkları takdirde (hipoksi), bu durum böbreğe hissettirilir ve kırmızı kan hücresi üretiminin artırılması için, kemik iliğine gerekli emir verdirilir. Yassı kemiklerimizin ilikleri, vücudumuzda kan hücresi üretme vazifesi verilmiş organlardır. Kemik iliği, ne kadar kırmızı kan hücresi üreteceğini bilemez. Bunun bilgisi böbreklerin salgıladığı eritropoetin hormonu aracılığı ile verilir. Oysa beynimiz ve kaslarımız oksijensizlik konusunda çok daha hassastır. Hikmet-i Sonsuz Yaratıcı bu vazifeyi böbreklere vermiştir. 
Üçüncü hususiyet, uzun süreli açlık durumlarında böbreğin karaciğere olan katkısıdır. Vücudumuzda enerji kaynağı olarak sadece glikozu kullanabilen hücreler vardır (sinir hücreleri, kırmızı kan hücreleri vs.). Bu hücrelerin faaliyetlerini devam ettirebilmeleri için, kan şekerinin mutlaka belirli bir seviyenin üzerinde tutulması gerekir. Uzun açlık dönemlerinde vücuttaki şeker depoları hızla tükenir ve dolayısıyla yeni glikoz üretilmesi gerekir. Normal şartlarda yağ ve proteinlerden glikoz üretme vazifesi karaciğere verilmiştir. Ancak karaciğer uzun süreli açlık durumlarında, vücudun glikoz ihtiyacını karşılamakta zorlanır ve yardımına böbrekler koşturulur. Böbrekler uzun süreli açlık dönemlerinde neredeyse karaciğerin ürettiği kadar glikoz üretebilir. Halbuki karaciğer yaklaşık 1.500; böbrekler ise 300 gram ağırlığındadır. 
Son bir hususiyet ise, kan basıncımızın (tansiyon) normal sınırlarda tutulmasında böbreklere verilmiş olan vazifedir. Böbrekler kan basıncımızı ayarlamada birkaç yönden en önemli organ olarak vazifelendirilmiştir. Vücuttaki su ve tuz (bilhassa sodyum) miktarının ayarlanması, kan damarlarının ne kadar geniş yahut dar olacağı (renin-anjiotensin mekanizması) gibi kontrollü dengeleme mekanizmalarında, böbreklere önemli vazifeler yüklenmiştir. 

 

///////////////////////////////////////////////////////////////

 

Muhteşem Âlemde Yolculuk 
Ziya AYDIN  

 



İNSAN; KÂİNATIN KÜÇÜK BİR MEYVESİ 

Kâinat hayatı, hayat da insanı meyve verecek tarzda yaratılmıştır. Dolayısıyla kâinatı insansız düşünmek mümkün değil. Aksi halde kâinat, misafirsiz kervansaray veya kalanı olmayan köşkten farksız hale gelirdi, adeta. Bu büyük organize, plan ve faaliyet sadece bir tek varlık için deruhte edilmiş ve edilmektedir: Kur’an’ın ifadesiyle eşref-i mahlûkat olan insan için... 

İnsan vücudunun ne kadar muhteşem bir kudret mu’cizesi olduğunu hiç düşünüyor muyuz? Her bir hücre, organ ve sistemi başlı başına birer dev mekanizma ve harikalar âlemidir. Dolaysıyla insan vücudu ise bütün bu “alemlerin” gayet muntazam ve hikmetli bir şekil yerleştirilmiş ve tanzim edilmiş bir bütünüdür. Vücudumuzda nereye ne lazımsa, oraya o konulmuş; elementler hücrelere, hücreler dokulara, dokular organlara... Öyle bir mekanizma ki biz dursak, yatsak, uyusak, yürüsek, tembellik etsek dahi, bize emanet olarak verilen hücrelerimiz, organlarımız ve bütün sistemlerimiz dev bir sanayi merkezi gibi, durma bilmeksizin çalışırlar. İşte bir yaratılış mucizesi olan organ ve dokularımızdan bazı çarpıcı rakamlar:

BEYİN 

Kemikten oluşan, kafatası tabakasıyla korunan, dış görünümüyle cevize benzeyen beyin, erkeklerde yaklaşık 1,4 kg, kadınlarda 1,25 kg ağırlığında olup, tesir ve görevleri, ağırlığı ile kıyas kabul etmeyecek oranda büyüktür. Beynin üzerindeki kıvrımları açıp, sert bir zemine yaymak mümkün olsa, bununla yaklaşık 20 metrekarelik bir oda kaplanabilirdi. Anne karnındaki bebeğin kafatası kıkırdak haldedir. Eğer kemikleşme olsaydı, dünyaya gelirken, çok dar bir kanaldan geçmek zorunda olduğundan, doğum anında birçok çatlak ve kırıklar meydana gelebilecekti. 

Her yaştaki insanın Kur’ân-ı Kerim’i kolaylıkla hıfzedebilmesi, Üstad Bediüzzaman’ın delikanlılık çağında 80-90 cilt kitabı ezberine alabilmesi ve üç ayda bir, ezberden tekrar edebilmesi, bir Hintli’nin Londra Kraliyet Enstitüsü’nde izleyicilerin önünde 13 basamaklı iki sayıyı (7.686.369.774 870 X 2 465 099 745 779) 28 saniyede doğru olarak çarpabilmesi, beynin harika faaliyetlerine birer örnektir.

KALP 

“Otomatik pompa cihazı” da diyebileceğimiz bu randımanlı ve fedakâr organımızın ağırlığı yaklaşık 300 gr. (yetişkinlerde) olup, dakikada 75 defa kasılıp açılmaktadır. Bu, hâdise yılda 40 milyon, bir ömür boyu da (yaş ortalaması 63) 2,5 milyar defa vuku bulur. Her kasılıp açılmasından sonra 30 saliselik bir mola verir. Atardamarlara ortalama 2 km/sn. ile dakikada 6 litre kan pompalar. Bu durumda kan, yaklaşık 30 saniyede bir koldan diğerine gider. Kılcal damarlar uç uca eklendiğinde yaklaşık 120.000 km. uzunluğa erişmektedir.

Sağlıklı bir insanda alyuvarlar yılda 3 defa, akyuvarlar ise; 5-9 günde bir yenilenirler.

BÖBREK 

Kan hücrelerinde biriken atıklar böbreklere taşınır. Tüpcüklerinin toplam uzunluğu 20 km’yi bulan yaklaşık 1 milyon nefron kanallarında, dakikada ortalama bir litre kan süzülerek temizlenir. Buna göre yaklaşık 5 dakikada bir, vücuttaki kanın tamamı süzülmüş olmaktadır. Her gün tekrarlandığına göre, bu,günde bir telefon kabini hacmi kadar kan demektir: 1440 litre. Ortalama bir insan ömründe ise 40 milyon litreden fazla kan süzülmüş olur.

KEMİK 

Ayrı ayrı 350 kemikle dünyaya geliyoruz. Ama yetişkinlik çağına kadar bunların bir kısmı birbiriyle kaynaştığından sabit 206 kemiğe sahip oluyoruz. 2-3 mm’lik uzunluğuyla en küçük kemik kulakta bulunan üzengi kemiği, en uzun kemik de uyluk kemiğidir (1,80 boyundaki bir erkekte yaklaşık 50 cm’dir). Şu ana kadar çok nadir rastlanan en uzun uyluk kemiği 76 cm olarak tespit edilmiştir.

Kemiğe yük taşıyabilecek dayanıklılığı sert kristaller verirken, kollajen lifleri de esneklik ve gerilme kuvvetlerine karşı mukavemet sağlar. Ortopedistler, bu bileşimden oluşan yapıya “çelik beton” adını verirler.

Bir betonarme binayı ayakta tutabilen kolon, kiriş ve döşemeler ne ise, insanı ayakta tutan kemik yapısı da odur. Sadece uyluk kemiği hem uzunluk hem de ağır yük taşıma şampiyonudur. Her adım atışında, kendisinin 5-6 katı ağırlığındaki vücudu taşımak zorundadır. Dikey vaziyetteyken ise neredeyse 1 ton ağırlığı kaldırabilecek kapasiteye sahip olur.

Şu anda okumakta olduğunuz sayfayı kaç ekleminizle çeviriyorsunuz? Omuz, dirsek, bilek ve parmak eklemlerinin her biri aynı anda kendi üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirir.

GÖZ 

Bir kompüter sistemine haiz, fotoğraf makinesi ve TV kamerasına ilham kaynağı ve ruhun bu âleme açılan pencereleri olan gözlerimiz birer sanat harikasıdır. Bu 7-8 gramlık hassas organımızın, ortasında yer alan gözbebeğimiz, iris tabakasıyla sarılmıştır. İriste bulunan kıl inceliğinde ince ve esnek kaslar, bir sinirle sisteme bağlıdır. Böylece gözbebeğimiz ışığın zayıf veya kuvvetli oluşuna göre kendini ayarlayabiliyor ve saniyenin iki binde biri kadar bir hızla açılıp kapanabiliyor. 

Otomatik olarak çalışan göz kapaklarımızın içindeki yağ bezlerinin salgılarıyla gözlerimiz göz çukurları içinde rahatça hareket ederler. Göz kapakları günde ortalama olarak 11.500 defa açılıp kapanır. Bu hareket ömür boyu; erkeklerde yaklaşık 300 milyon defa, kadınlarda ise 336 milyon defa vuku bulur. Alın kemiğinin içindeki bir çukurda yer alan gözyaşı bezleri gözyaşı salgısıyla gözlerimizi sürekli yıkar ve zararlı maddelerden arındırır. Günde ortalama 1 ml gözyaşı salgılanır.

AKCİĞER 

En son 7,01 dakikayla en uzun süreli nefes tutma rekoru kırıldı. Halbuki normal şartlarda bu süre zarfında 105-110 defa nefes alıp veriyoruz. Bir yetişkin, günde ortalama olarak 21.000, yılda 8 milyon, bir ömür boyu ise 600 milyon defa nefes alış verişinde bulunur.

Yaklaşık 1,2 kg ağırlığındaki bir akciğerde ortalama olarak 500 milyon kadar alveol bulunur. Bir alveol kesesiyle kılcal damarlar arasındaki mesafe milimetrenin binde birinden daha azdır. Alveol keselerini açıp, zemine sermek mümkün olsa idi, yaklaşık 200 metrekarelik bir evin bütün alanını kaplardı. Çok ağır ve yorucu bir iş esnasında (haltercilik, hamalcılık, vb) dakikada 200 litrelik hava değişimi olur. Sadece bu hava ile yaklaşık 1 m. çap ve 30 cm yüksekliğindeki bir kap doldurulabilir.

TIRNAKLAR 

Hayatınız boyunca toplam kaç metre tırnak kestiğinizi hatırlıyor musunuz? Erkekler yaklaşık 3,9 m, kadınlar ise 4,3 m. Bir tırnak ortalama olarak günde 0,15 mm uzar. Bu durum uzun parmaklarda daha hızlı; ayrıca el parmaklarındaki tırnaklar ayak parmaklarına oranla 1,5 kat daha hızlı uzarlar.

NE YAKIYORUZ? 

1 gr suyu 1°C ısıtmak için 1 kalori yeterlidir. Çok aktif haldeki bir insan vücudunun günlük 1800 kilokaloriye (7560 kj) ihtiyacı vardır; ağır işte çalışanın ise 5500 kilokaloriye(23000 kj). Aktif olan bir insanın bir yılda harcadığı toplam kaloriyle, 100 metrekarelik bir alan kaplayan bir apartman yaklaşık 45 gün boyunca ısıtılabilirdi. Aktif haldeki insan çok fazla kalori harcar; bir saat kayak yapan veya tenis oynayan insan yaklaşık 900 kilokalori (3800 kj), bir saat yüzen insan 720 kilokalori (3000 kj) harcar. 

Hayatımız boyunca yaklaşık 6 yıl yemek yiyor, 7,5 yıl da çalışıyoruz. Uykuya ise 25 yıl ayırıyoruz. Peki yediklerimize ne oluyor? Yenilenler kaloriye, yani enerjiye dönüşmekle beraber, vücut mekanizmasının işleyişinin gereği, kalan posa ve artıkların da dışarıya atılması gerekiyor. Ortalama bir insan hayatında yaklaşık 5 ton dışkı ve 40.000 litreden fazla da idrar atılır; bu da yaklaşık 128 küveti doldurur. İşin en garip tarafı da, sanki hiç işimiz yokmuş gibi hayatımız boyunca tam 40 gün (960 saat) tuvalette kalıyoruz.

ÖLÜM 

Kalp durduktan 5-8 dakika sonra sinir hücreleri ölür; 5-6 saat sonra ölü kaslar sertleşmeye başlar; 48 saat sonra deri koyulaşmaya ve bundan kısa bir süre sonra da kurumaya yüz tutar. Yavaş yavaş bütün organlar eski form ve özelliklerini kaybeder. Sadece kemikler çok geç bozulur; Ancak birkaç yıl sonra.



Kaynaklar: 
—“Der Mensch; so kennt ihn nicht einmal der beste Arzt!”, Joseph Scheppach, P.M. Magazin, Eylül/1996.
—“Gedaechtnis in dem Mensch”, Roland Knauer, Reporter der Wissenschaft, Nisan/1994.
— Aufrecht durchs Leben, Dr. med. Karl J. Pflugbeil-Dr. med. lrmgard Niestroj, BLV Verlaggesellschaft, München, 1992.
— Hücre Devleti, Safvet Senih, Nil Yay., İzmir, 1994

 

//////////////////////////////////////////////////////////

 

İnsan Denen Meçhul -22 (Tasfiye cihazı böbrekler ve idrar yolları) 
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/359/11.jpg"Tasfiye cihazı böbrekler ve idrar yolları
Yenilen gıdaların vücutta işlenmesinden sonra açığa çıkan azotlu atıkların (amonyak, üre, ürik asit) miktarı belli bir nispetin üzerine çıktığı takdirde, bu atıklar zehir tesiri yapar ve vücudu ölüme götürür. Vücudumuzdaki suyun ve tuz başta olmak üzere bazı minerallerin kandaki miktarının hassas şekilde ayarlanması çok önemlidir. Vücut sıvılarının kimyevî terkibinin dengede tutulması için azotlu atıkların süzülmesi, suyun ve elektrolitlerin gerekli miktarda tutulup fazlasının atılması gerekir. Karaciğer gibi hayatî bir organ olan böbrekler, yukarıda sayılan kimyevî arıtma vazifesini en mükemmel şekilde yerine getirmek üzere yaratılmıştır. Bu mühim vazifeleri sebebiyle böbrekleri olmadan bir insan en fazla 24–36 saat kadar yaşayabilir. İlk böbrek nakli 17.6.1950 tarihinde yapılmıştır. Nakil böbrekle en uzun yaşayan kişi, nakilden sonra 35 yıl daha hayatını sürdürebilmiştir.

Uzunluğu 10–12 cm, genişliği 5–6 cm, kalınlığı ise, 4 cm. civarında olan bir böbreğin ağırlığı 120–200 gr. arasında değişir. Bunun % 75'i kalınlığı 1 cm. olan kabuk bölgesine (cortex), % 25' i de öz veya iç bölgeye (medulla) aittir. Bel bölgesinin iki yanında, derinin 6–8 cm. kadar altında yer alan ve vazifelerinden biri de vücudun su miktarını ayarlamak olan bu organın % 82,7'si sudan ibarettir. Öz bölgesinde bulunan, sayıları 7–9 arasında değişen piramit şeklindeki (pyramides renales) yapıların her biri 400–500 kadar ince böbrek tüpçüğünün bir araya getirilmesinden ibarettir. 8–10 arasında böbrek tüpçüğü bir toplama kanalına bağlanarak, böbrek havuzcuğuna (pelvis renalis) açılır. Akciğerlerden aşağıda ve uzak olmasına rağmen böbrekler, nefes almada ve ayakta dururken 3 cm. aşağıya; nefes verme esnasında ve yatarken de 3 cm. yukarıya hareket ederek yer değiştirir.

Böbreklerin süzme işini yapan birimlerine nefron adı verilir. Bir böbrekte 1–2 milyon kadar bu birimlerden bulunur. Küremsi şekilde ve içinde kan damarı yumağı bulunan iki tabakalı küçük bir kapsül ile buna bağlanmış çok hususi özelliklere sahip ince bir tüpçükten ibaret olan nefronda hem süzülme, hem geri emilme, hem de bazı özel salgılar yapılır. Bir böbrekteki nefronların tamamını teşkil eden tüpçüklerin toplam uzunluğu, 50 km civarındadır. Kudreti ve İlmi Sonsuz'un kanın süzülmesi için yarattığı bu 50 km'lik ince boru sistemi olmasaydı, süzme cihazı olarak dev büyüklükte makineler gerekecekti; fakat bu sistemle Yüce Yaratıcı, 200 gramlık bir dokuya mu'cizevî şekilde kanı temizlettirmektedir. 

Nefronun kapsül kısmı, Malpighi cisimciği olarak da bilinir. Yaklaşık 0,16 mm. çapındaki bu kapsülün iç duvarının kalınlığı 0,3 µm, süzgeç vazifesi yapan deliklerinin çapı 70–90 nm, iki duvarı arasındaki süzülme aralığı da 25 nm olup, sadece bir kapsüle 30–40 kadar süzme deliği yerleştirilmiştir. Kapsülün içine basıncı yüksek ve atık madde yüklü kanı getiren kılcal damarların (glomerulus) bir böbrekteki toplam uzunluğu 25 km. kadardır. Kılcal damar ağını içine alan kapsülün süzme işinin yapıldığı yüzeyin bir böbrekteki toplam sahası 1 m2 kadardır. Daha iyi anlaşılması için meseleyi biraz açarsak, vücutta deveran eden kan, böbreklere uğradığında iki metrekarelik (iki böbrek olduğu için) çok ince gözenekli bir süzgeçten geçirilmektedir. 

Süzülen maddenin tamamı atılmış olsaydı, günde 180 litre su içmemiz gerekirdi, zîrâ nefronun kapsüllerinden süzülen günlük miktar bu kadardır. Şefkati ve merhameti sonsuz Allah, israfı sevmediği için, süzülen miktarın içindeki suyun ve birçok faydalı maddenin geri emilip, sadece kesin zararlı olabilecek kısımların atılması için, nefronun tüpçük kısmına çok hususi bazı kabiliyetler vermiştir. Bu sayede süzülen miktarın 178,5 litresi tüpçüklerde geri emilir ve sadece 1,5 litre yoğunlaştırılmış idrar çıkarılır.

Nefronun tüpçük bölgesi kabaca dört kısma ayrılabilir. Kapsülden hemen sonra gelen yakın tüpçük (proksimal tübül); 15 mm. uzunluğunda, 40–60 µm kalınlığında, iç boşluğu 20–40 µm çapında kıvrımlı bir borucuktur. Daha sonra gelen U harfi şeklindeki kısmı (Henle kulpu); 10 mm. uzunluğunda, 10 µm çapında ince bir borucuktur. Tüpçüğün kapsülden uzak kısmı (distal tübül) ise, 12 mm. uzunluğa, 40–60 µm kalınlığa, 30–50 µm iç çapa sahiptir. Toplam boyu 30–38 mm. olan tüpçük kısmına, son olarak toplama kanalı da ilâve edildiğinde bir nefronun toplam uzunluğu 50–60 mm. olur. Kalınlığı 40 µm, boyu ise 20–23 mm. kadar olan toplama kanalı, kendisine bağlanan nefron tüpçüklerinden gelen idrarı böbrek havuzcuğuna damla damla iletir. Böbrek tüpçüklerinin açıldığı ve iç yüzlerinin yan yana eklendiği farz edilirse, söz konusu alan 20 m2'ye karşılık gelir. 

Toplama kanalı, havuzcuğa açılmadan önce, bir memecik şeklinde kısa bir şişkinlikle (ductus papillares) sonlanır. 100–200 µm çapındaki bu memeciklerin 15–20 tanesi birlikte daha büyük bir memeciğe açılır. Bu memeciklerin 1–3 kadarı birleşerek daha geniş bir kanala (minor calyx) bağlanır. Bunların sayısı 10 kadardır. Bu geniş kanallar, sayısı 2–3 olan daha büyük ve geniş (major calyx) kanala açılır; sonunda bütün bunlar da en geniş hazne olan böbrek havuzcuğuna (pelvis renalis) açılır. Bu durumu, çok küçük dereciklerin giderek çay, ırmak ve nehir hâline gelerek büyük bir baraja toplanmasına benzetebiliriz. Böbrek havuzcuğunun hacmi 5–10 ml'dir. Burada toplanan idrar, artık son hâlini almıştır; başta su olmak üzere içindeki faydalı ve gerekli maddeler tüpçüklerde geri emilmiş, azotlu atıklar bakımından iyice yoğunlaşmış ve atılacak hâle gelmiştir.

Şefkati Sonsuz Yaratıcı, insanı sık sık tuvalet ihtiyacı ile meşgul etmemek ve böbrek havuzunda biriken 5–10 ml'lik idrar için sıkıntıya sokmamak için, bu idrarı daha büyük bir hazne olan mesaneye gönderip, orada biriktirir. Böbrekten mesaneye giden tahliye yolu olan üreter (idrar kanalı), 25–30 cm. uzunluğunda, 2–7 mm. çapındadır. İdrar kanalının içinde 5–7 adet boyuna uzanan hafif katlanma vardır. Böbreklerden gelen idrarın mesaneye iletilmesi için idrar kanalı dakikada 5–6 defa kasılma hareketi yapar. Yüce Yaratıcı idrar kesesine bu kabiliyeti vermeseydi, idrar sadece ayakta iken böbreklerden keseye akacak, yatarken ise duracaktı. Hâlbuki bu kasılma hareketleri ile dakikada 3–6 damla idrar mesaneye ulaştırılır.

Mesane (idrar kesesi) normal hâlde ve rahat durumda iken 150–500 ml'lik (yarım litre) bir iç hacme sahipken, çok sıkışıldığında veya çeşitli engeller sebebiyle idrar yapamama durumlarında, 1.500 ml (bir buçuk litre) idrarı depolayabilir. Üç kat kas tabakasıyla desteklenmiş idrar kesesinin duvarı, içi boşken 5–7 mm. kadardır; bu duvar idrarla gerilince 1,5–2 mm'ye kadar incelir; fakat çok sağlam yaratıldığından kolay kolay patlamaz. Normal olarak kesedeki idrar 300–350 ml'lik bir miktara ulaşınca, dışarı atma ihtiyacı hissedilecek şekilde sinir sistemiyle otomatik bir bağlantı kurulmuştur.

Sırt bölgesine ve omurganın iki yanına yerleştirilmiş bu süzme ve temizleme fabrikaları, hiç durmadan hayatî vazifeler yaptıkları hâlde oldukça sessiz çalışır. İnsan çoğu zaman onların farkında bile olmaz. İnsanlar ancak herhangi bir şekilde idrar yanması şikâyeti olduğunda veya idrar tahlilinde anormallik gözüktüğünde böbreklerin ne büyük bir nimet olduğunun farkına varır. Burada birçok ilâcın -bilhassa ağrı kesicilerin- yan tesirinin böbrekleri vurduğunu hatırlatmakta fayda var. En küçük ağrıda hemen ilâçlara sarılmanın zamanla böbrekleri yıpratacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Tabiî ki, mecbur kalındığında ilâç kullanılacaktır; ancak böbreklerin fonksiyonlarını dikkate alarak ilâç kullanmak en emniyetli yoldur. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, çeşitli enfeksiyonlar ve otoimmün hastalıklar ile de böbrek harabiyeti ortaya çıkabilir. Bu durumda böbrek nakli imkânı bulunamamışsa, diyaliz cihazlarıyla böbreklerin vazifesi kısmen yerine getirilmeye çalışılır; ancak hiçbir zaman Allah'ın yarattığı mükemmellikte bir süzme işine muvaffak olunamaz. Zîrâ böbreklerin bütün vazifelerini eksiksiz yerine getirecek bir diyaliz makinesi henüz yapılamamıştır. Milyonlarca dolarlık araştırma ve teknoloji imkânları kullanılarak yapılan diyaliz makinelerinin yanında, 200 gramlık kendisi küçük, fakat fonksiyonu büyük böbrekleri bize bahşeden Yaratıcı'ya şükretmemiz gerekmez mi?

 

////////////////////////////////////////////

 

İnsan Denen Meçhul -23 
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/360/10.jpg"Vücuttaki suyun ve tuzların miktarını ayarlamanın yanında, azotlu atıkların atılması gibi çok önemli işler gören böbreklerin, bu süzme ve geri emme faaliyetini aksatmadan yürütebilmesi için, kendilerinin de beslenmeleri gerekir. Bütün organlara gıda ve oksijen getiren dolaşım sisteminden bir atardamarla (arteria renalis) getirilen kan, bir toplardamarla (vena renalis) geri alınır. 70 kg'lık sağlıklı ve ergin bir kişinin her iki böbreğinden günde yaklaşık 1.700 litre kan geçirilir. Bunun için bir böbrekten dakikada 1,2 litre kan geçer. Vücuttaki bütün kan (yaklaşık 6 litre), 5 dakikada böbreklerden süzülerek geçirilir ve günde 300 kere böbreklerden deveran ettirilir. Bu durumda, kalbin bir dakikadaki faaliyetinin % 23'ü böbreklere tahsis edilmiştir denebilir. Hâlbuki böbrekler, toplam vücut ağırlığının ancak binde beşini teşkil eder. Böbreklerin sağlıklı çalışabilmesi için, bir gramının dakikada 4 ml. kana ihtiyacı vardır. Böbreklerin ölçülü miktardaki kan ihtiyacı, her dakika otomatik olarak Rabb'imizin sonsuz ilim ve kudretiyle hassas bir şekilde ayarlanır. 

Kandaki maddelerin süzülebilmesi için, kanın, böbreğin süzücü birimleri olan kılcal kan damarı yumağı (glomerulus) içinden nispeten yüksek bir basınçla geçirilmesi gerekir. Bu sebeple, böbrek atardamarındaki basıncın her zaman yüksek tutulması gerekir. Bu basınç düşerse, böbrekte süzme olmaz; hipertansiyonlularda olduğu gibi çok yükselirse de, süzgeçler tahrip olur. Oldukça hassas dengeler gözetilerek ayarlanması gereken kan basıncının değeri 46–48 mmHg'dır. Böbreğe giren kanın % 92'si kabuk kısmına (cortex), % 8'i de öz kısmına (medulla) dağıtılır.

Böbreklerin kanla getirilen gıda maddelerinin yanında, oksijene de ihtiyaçları vardır. Her iki böbreğin günlük oksijen ihtiyacı yaklaşık 35 litredir. Bir diğer hesapla 100 gramlık böbrek dokusunun dakikada 8 ml. oksijenle nefes almaya ihtiyacı vardır. Bunun 6,7 ml'si kabuk kısmına, 1,2 ml'si öz bölgesinin dış kısmına, 0,9 ml'si öz bölgesinin iç kısmına taşınır.

Bu kadar önemli işler yapan böbreklerin ortalama sıcaklığı vücut ısısından daha yüksek olup, 41,3 °C'dir. Bu yüzden böbrekler üşütülmemeli, sıcak tutulmalıdır. Bu sıcaklığı korumak için, günde 600 kJ (kilojoule) kadar enerji harcanır. Bu miktar, vücudun istirahat hâlinde ihtiyaç duyduğu toplam enerjinin % 13'ü kadardır. Böbrekler ihtiyaç duyduğu enerjinin % 35'ini glutaminden, % 20'sini laktatdan, % 15'ini glikozdan ve % 15'ini de yağ asitlerinden elde etmek üzere programlanmıştır. Böbreklerin ihtiyaç duyduğu enerjinin temin edildiği maddeler nazar-ı dikkate alındığında, dengeli beslenmenin ehemmiyeti de anlaşılmaktadır. 

Nefronlarda harika süzülme
Her iki böbreğin süzme işini yapan filtrelerinin toplam satıh alanı 3.000 cm3'ü bulur. Süzülme işleminin yapıldığı kılcal damar yumağının çeperlerindeki süzgeç deliklerinin genişliği 70–90 nm, kan damarı yumağını içine alan kapsülün taban zarının kalınlığı 0,3 µm, kan damarı yumağı ile kapsül arasındaki mesafe ise 25 nm'dir. Süzme işleminin yapıldığı kılcal damar yumağı ve bunu saran kapsülün (Bowman kapsulü) birlikte teşkil ettiği filtrenin hususi yapısı sayesinde, kandaki 2–4 nm çapına kadar olan atık maddeler süzülür. Bir nefron kapsülünden 50 nanolitre (nl) süzülme yapılır.

Süzülme için gerekli olan basınç, kalbin atardamarlara kan pompalaması esnasında ortaya çıkar. Böbrek atardamarından kaynaklanan bu basıncın 48 mmHg olduğunu yukarıda belirtmiştik. Fakat bu basınca karşı duran iki basınç daha vardır. Bunlardan birincisi, kılcal damarlardaki kanın, 25 mmHg değerindeki koloidal osmotik basıncı (veya kanın yoğunluğunun ortaya çıkardığı basınç); diğeri ise, kapsülün içindeki sıvının 12 mmHg değerindeki basıncıdır. Kanın süzülmesi için, kılcal damardan kapsüle doğru iten basınca karşı koyan bu iki basıncın toplam değeri 37 mmHg'dır. İten basınç (48 mmHg) daha büyük olduğundan (48-37=11), süzülme aradaki farkın büyüklüğü nispetinde hızlı, yavaş veya normal olur. Karşı duran basınçların toplamı, iten basınca eşit olduğunda ise, süzülme durur (anüri) ve idrar çıkmaz. Kan plâzmasının % 20'si idrar olmak için kapsülden süzülür; fakat bu miktarın tamamı idrar olsaydı, günlük 180 litre idrar çıkarılması gerekecekti. Hâlbuki dakikada kapsüllerden süzülen 125 ml. sıvının 124 ml'si nefronların tüpçük kısımlarında geri emilir ve neticede atılacak olan yoğunlaşmış toplam idrar miktarı 1.500 ml. (veya 1,5 litre) kadar olur. Sonsuz şükürler olsun ki Rabb'imiz, tüpçüklerdeki geri emme mekanizmasını mükemmel bir hassasiyette yaratmıştır! Aksi takdirde her gün 180 litre su içmek mecburiyetinde kalacak, hiç durmadan su peşinde dolaşacak, belki de mide ve bağırsaklarımız bu suyu içine alamayacaktı. Bu durumda, birçok mineral maddenin miktarını ayarlamak da oldukça zorlaşacaktı. Demek ki, hiçbir hücre ve doku boşuna yaratılmamış, abes hiçbir iş yapılmamış!

Süzme işinin yapıldığı kılcal damar yumaklarındaki (glomerulus) süzülme hızı, kadınlarda erkeklere nazaran % 10 daha azdır, 40 yaşından sonra da bu süzgeçlerin sayısı her yıl % 1 kadar azalır. Kandaki hücreler büyük olduğundan, normal olarak bu süzgeçlerden geçemez. Ancak bazı hastalıklarda idrarda kan hücreleri görülür ki, bu durumda ya süzgeçlerden veya idrar yollarındaki bir yaralanmadan idrara kan hücresi geçmiş demektir. Kanın plâzma kısmı (kan hücreleri dışındaki 3 litrelik sıvı) her gün 60 defa böbreklerden deveran ettirilir. Hücreler arasında bulunan (extracelüler) sıvı da, her gün 13 defa böbreklerden geçirilerek temizlenir. Görüldüğü gibi vücutta hiçbir şey yerinde sâbit durmamakta, her şey devamlı yenilenmekte ve temizlenmektedir.

Böbrek süzgeçlerinden takılmadan geçecek, belli miktarlarda geçecek veya hiç geçemeyecek olan maddelerin hususiyeti, söz konusu maddelerin molekül büyüklükleri ile alâkalıdır. 5.500 Dalton (molekül büyüklüğü birimi -Da-) büyüklüğüne kadar olan moleküller, kılcal damar yumağından kapsüle hiç takılmadan geçer. 5.500 Da ile 69.000 Da arasındaki maddelerin süzülme nispeti, molekül büyüklüklerine bağlı olarak giderek azalır. Aşağıdaki tabloda bazı maddeler, molekül ağırlıkları ve çaplarına göre dizilmiştir.

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/360/konu.jpg



Bu tablodan da anlaşılacağı üzere, oldukça hassas hesaplar gerektiren bu işleyişi serseri ve kör tesadüfler yürütemez. Vücutta böyle âhenkli bir işleyişin varlığı; moleküllerin vücuttaki vazifelerini, büyüklüklerini, hangi maddenin hangi miktarda süzülüp, hangi miktarlarda geri emileceğini bütün detaylarıyla bilen kudreti ve ilmi sonsuz bir Yaratıcı'yı işaret eder. 

 

/////////////////////////////////////////////

 

Tansiyonun Ayarlanması 
Dr. Şerafeddin ALAN  

 



Hayatını idame ettirdiği müddet içinde insan doğuştan itibaren gıdaları sadece ağzına götürebilme kabiliyetine sahiptir. Bundan sonrasına hiçbir şekilde müdahale edemez. Alınan gıdalardaki maddeler, ihtiyacı olan yerlere mükemmel bir şekilde ulaştırılmakta, yeterinden fazla veya eksik alındığında bunlara karşı insanda ya bir istememe, ya da aşırı istek doğmaktadır. Glikozun hücrelere giremediği diabette devamlı şekerli gıdalar alma arzusu, bir diğer hastalıkta da hiç gıda al- mama durumu, bu mekanizmaların bozuk olduğunun delilleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Vücuttaki her sistemde “otoregülasyon” denen bir ayarlama durumu mevcuttur. Yani her sistem, organlarının fonksiyonlarını belirli prensiplere göre ayarlar. Sonra da bu sistemlerin hepsi bir birlik ve ahenk içinde çalışarak organizmanın esas fonksiyonunu görmesini sağlar.

Dokulara çeşitli ihtiyaçlarını götüren kan deveranındaki kanın lüzumlu maddeleri verip fazlalıkları alabilmesi için muayyen bir basınca sahip olması icab etmektedir. Bu kan basıncındaki değişmeler normal sınırların dışına çıktığında bozukluklar da o istikamette kendini göstermektedir. Yüksekliğinde beyin kanamasına, düşüklüğünde ise bayılmaya kadar gidebilir. Tansiyon aletiyle koldan ölçtüğümüz bu kan basıncı, kanın damar çeperine yaptığı tazyiktir. Vücudun ihtiyaçlarına göre kan çeşitli bölgelerde dağılırken, kan basıncı da buna bağlı olarak değişir. Fakat bu değişiklik daima sabit kalır. Bu sistemdeki çeşitli mekanizmalar bunu temin eder.

KAN BASINCI NASIL AYARLANABİLİR?

Değişik sebeplerden dolayı yükselmesi halinde beyne ve diğer organlara giden ana damarların bazı bölgeleri daha fazla gerilir, bunda bulunan sinirler bu durumu beyine bildirirler. Buradan damar çeperlerinin direncini azaltan emir çıkar, damar çeperleri gerginliğini kaybeder ve aynı yolla kalb atışı azalır, solunum hafifler, böylece akciğeri saran zarlardaki menfi basınç azalarak kulakçıkları dökülen kirli kan üzerindeki emme-basma tesiri azalır. Kirli kan az dolaştığı için de az kan atılmış olur. Bütün bunların neticesinde de kan basıncı düşer. Yani hem beyne giden ana damarın hem de diğer organlara giden ana damarın başlangıç noktasındaki çeperde bulunan “ana sigortalar” hassas noktalar, sinirler aracılığı ile merkezle (beyin) devamlı irtibat halindedir. Kan kalbten pompalanınca ilk uğrak yerleri olan buralara gelir. Basıncın yüksekliğine ve düşüklüğüne ve ayrıca kanın ihtiva ettiği oksijen ve karbon dioksit miktarlarına göre beyne giden emirle yeniden ayarlama yapılır.

Refleks yolla da karın içindeki toplardamar cidarları genişleyerek daha fazla kan buralarda kalır ve dolaşıma katılmaz. Ayrıca tiroid guddesinin damarları da, daha fazla genişleyerek beyne giden yüksek tansiyonlu kanın büyük bir kısmını tutarak sigorta vazifesi görürler. Bütün bu mekanizmalar yetmese bile, fazla kanı beyne göndermemek için burun içindeki ince çeperli damarlar kanar. Belki de çoğu zaman ilk belirti olan bu burun kanamasıyla tansiyonun yüksek olduğunun farkına yarılır. Böylece hayatı önemi olan kan beyne, her kademede kontrol edilerek gönderilir. Dolayısıyla yükselme, alçalma, karbondioksit fazlalığı, oksijen azlığı gibi değişmelerden beynin çok nadir olarak haberi olur.

Aksine, kan basıncı düştüğünde ise, yukarıdaki mekanizmalar ters yönde çalışır. Merkezden aynı yolla gelen emirle damar çeperleri kasılır, etraftaki basınç artarak kan basıncı yükselir. Kalbe tesirle kalbin atış sayısı artar buna bağlı olarak kan miktarı da artarak basınç artmış olur. Solunum merkezine tesirle de toplardamarlar üzerine olan emici kuvvet artarak kanın dönüşü çoğalır ve dolayısıyla kan basıncı artar. Sempatik sistemde uyarıldığından böbrek üstü bezinden adrenalin salgısı salınır. Bu da kalbin kasılma gücünü arttırması yanında depo vazifesi gören dalak gibi organların kasılmasını sağlayarak buralardaki kanı dolaşıma verirler. Böylece damarlarda dolaşan kan çoğalarak basınç yükselir. Ayrıca beyin gibi oksijensizliğe karşı çok hassas organlarda zararlı olan karbondioksit artması merkeze ve kimyevi reseptörlere tesir ederek aynı mekanizmaların çalışmasını sağlar ve yedek sigorta vazifesini görürler.

Tansiyonun kontrolünde ayrıca böbrek atar damarlarındaki değişikliklere göre böbrekten salgılanan “renin” adındaki bir madde de rol oynar. Bunun doğrudan fizyolijik tesiri yoktur. Fakat kanda dolaşarak, karaciğerde yapılan ve plazmada dolaşan bir protein üzerinde enzim rolü oynar. 10 aminoasitli küçük bir molekül olan “anjiotensin I” adlı madde açığa çıkarır. Bu, kendi başına inaktif olup farklı enzimlerle akciğerlerde, plasmada ve dokularda bölünerek 8 aminoasitli “anjiotensin II”ye dönüşür ki, bu da damar çeperini daraltıcı bir maddedir. Bu sistem, aynı zamanda dokuların iyi bir şekilde kanlanmasını sağlar. Değişik şekillerde atar damar basıncı veya böbrek kan akımı azaldığında renia salgılanır, anjiotensin I’i serbestleştirir, anjiotensin I de hidrolize uğrayarak anjiotensin II meydana gelir. Bu da küçük damar cidarlarım gererek kan basıncını artırır. Anjiotensin II, aynı zamanda böbrek üstü bezinden aldosteron adlı bir hormon salgılatır. Bu hormon, kanla idrar arasındaki değişim merkezi olan ince böbrek tübülüleri üzerine elektroşimik tesirle sodyumu tutar, potasyumu atar. Sodyum, beraberinde suyu tutarak hücre dışı sıvı hacmini artırır, böylece dolaylı yoldan kan basıncı artmış olur. Böbreğe normal olarak kan gelmeye başlayınca bu sistemin çalışması da durur. Tersi olduğunda yani, tansiyon yüksekliğinde rehin yapımı durur. Hadiseler bu sefer tersine dönerek muvazene sağlanır. Zaten basınç yüksek olduğunda, daha çok ilk mekanizma; düşük olduğunda da bu mekanizma çalışarak normal seviyede tutulmaya çalışılır.

Bugün için “otoregülasyon” diye adlandırılan bu mekanizmalar, görüldüğü gibi çok basit olmayıp, aksine ince hesaplara ve değişik durumlara göre kendine yön verebilmeyi gerektiren ancak çok iyi düşünen bir kafanın yapabileceği işlerdir. En basitinden, elektrik bulunan bir evde dışardan gelişen anormal olabileceği veya ev içinde bozuk veya kapasiteyi aşan elektrikli 5let kullanıldığında ana şebekeye zarar vermemesi veya yangın çıkmaması açısından değişik yerlere sigortalar konulmaktadır ve bu durumlarda bu sigortalar atarak hem ev, hem de merkez korunmaktadır. Vücut içinde gördüğümüz bir yandan mükemmel mekanizmalar, bir yandan değişik durumlara göre sigorta vazifesi gören yapılar, insan iradesi dışında vücut içinde şuurlu bir elin çalıştığını bize göstermektedir. Herşeyde olduğu gibi burada da kendini gösteren bu kuvveti ilim ilerledikçe ve muhakeme kabiliyetimiz arttıkça daha çok hissetmeye ve anlamaya başlıyoruz. İrademiz dışında bu mükemmel işleri yapan ve yaptıran bu kuvveti kendi kamet-i kıymetine göre insanlık hiç düşündü mü acaba?

 

/////////////////////////////////////////////////////////

 

İhmal Edilmemesi Gereken Bir Durum:Hipertansiyon 
M. RAMAZANOĞLU  

 


Dr.N. Aytekin

Bunca teknolojik ilerlemeye ve gelişen tedavilere rağmen hipertansiyon (yüksek tansiyon) önemli bir hastalık olmaya devam ediyor. Bir araştırmada Amerikan nüfusunun yaklaşık % 20’sinde (50 milyonun üzerinde Amerikan vatandaşında) hipertansiyon tespit edilmiştir. Ülkemizde ise yaklaşık 10 milyon civarında hipertansiyonlu hasta bulunduğu tahmin edilmektedir. 60 yaşın üzerindeki insanların ise yarısından fazlasının yüksek tansiyondan muzdarib olduğu bilinmektedir. Bu sıklığa rağmen hipertansiyon hakkında yeterince bilgimiz olduğu söylenemez. 

Tansiyon ölçümünde iki basınçtan söz edilir: Sistolik ve diyastolik basınç. Sistol, kalbin kasılarak içindeki kanı damarlara pompalaması, diyastol ise gevşediğinde içine kanın dolması mânâsına gelir. Halk arasında sistolik basınca büyük tansiyon, diyastolik basınca ise, küçük tansiyon denilmektedir. Tansiyonunuz 120/80 mmHg olarak ölçülürse, bu durumda kalbin kanı atardamara pompaladığı andaki (sistolik) basıncınız 120 mmHg, diyastolik basıncınız ise 80 mmHg’dır. Dinlenme pozisyonunda iken arka arkaya yapılan iki ölçümde diyastolik basınç 90 mmHg’nın veya sistolik basınç 140 mmHg’nın üzerinde ise hipertansiyon teşhisi konulur. Sistolik basınç 140 mmHg’yı aşmış fakat diyastolik basınç 90 mmHg’nın altında ise yalnızca sistolik hipertansiyon söz konusudur. Hipertansiyon vakalarının % 95’den fazlasının sebebi bilinmemektedir.

Diğer yandan, ölüm sebeplerinin en başında yer alan myokard infarktüsü de önemli bir sağlık problemidir. Kalbi besleyen (koroner) damarlardan birinde, ikisinde veya üçünde birden tıkanmalar olduğunda kan aşağı bölgelere gidemez ve tıkalı damarın beslediği kalp dokusunda ölüm meydana gelir. Hekimlerin myokard infarktüsü (kalp krizi) dediği bu olayda, hastada yaygın bir alanda, bazen yemek borusunun arka tarafında hissedilen ve genellikle her iki çeneye ve sol omuza ve sol kola doğru yayılan bir ağrı ve bu ağrıya eşlik eden bulantı, kusma, aşırı terleme ve ölüm korkusu gibi belirtiler ortaya çıkar. Böyle bir durumda, vakit kaybedilmeden, hastanın hastaneye yetiştirilmesi gerekir.

Önemli birer sağlık problemi olan kalp krizi ile yüksek tansiyon arasında ne gibi bir münasebet vardır? Bu konu üzerinde çalışan bilim adamlarının yoğun gayretlerine rağmen yüksek tansiyonun hangi mekanizma veya mekanizmalar ile kalp krizine yol açtığı henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bununla birlikte, son zamanlarda yüksek tansiyona ve dolayısıyla kalp krizine yol açan faktörler üç grupta incelenmektedir (Şekil 1) 

Şekil 1: Yüksek tansiyon ve kalp krizine yol açan faktörler 

1- Genetik faktörler: 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan proteinlerin şifreleri genetik kodumuzda yazılmıştır. Dev bir bilgisayar gibi programlanmış, tesadüfen dizilme imkânı sıfır olan genetik sisteme ait kodlamalardaki bu harika ve müthiş nizamda bazen binlerce harfin belli bir şifre şeklindeki yazılımı bir proteinin sentezini belirlemektedir. Bir tek harfin bile yanlış yazılması durumunda proteini meydana getiren aminoasitler doğru dizilemeyeceğinden hatalı proteinler sentezlenir ve bu proteinler de normal vazifelerini yapamazlar. Karaciğerde anjiyotensinojen isimli 400 aminoasitten oluşan bir protein üretilerek kan dolaşımına verilmektedir. Daha sonra bu proteinden anjiyotensin konverting enzim aracılığı ile Anjiyotensin II isimli 8 aminoasitlik küçük bir hormon üretili, anjiyotensin II damar büzücü bir maddedir, aşırı üretilirse yüksek tansiyona sebep olur. Moleküler biyoloji sahasında çalışan bilim adamları yüksek tansiyonlu hastalardan bazılarında genetik yatkınlığın olduğunu ortaya çıkarmışlardır.400 aminoasitlik anjiyotensinojenin üretimiyle ilgili bir genetik bozukluk sonucu 235. sırada bulunması gereken metionin aminoasiti yerine treonin aminoasiti gelirse bu kişilerde genç yaşta yüksek tansiyon ve kalp krizi geliştiği tespit edilmiştir. Ayrıca anjiyotensin konverting enzime ait genetik bozukluk sonucu da aynı durumun söz konusu olduğu gözlenmiştir. Burada 400 aminoasitlik bir dizide 1 adet aminoasitin yer değiştirmesinin bile ciddi hastalığa neden olduğunu vurgulayalım. Gelişmiş genetik laboratuarlarının yaygın bir şekilde hastanelerimize kurulması ile yakın bir gelecekte bu tür genetik bozukluklar zamanında tespit edilerek, kişiye daha 10–15 yaşında iken 30 yaş civarında yüksek tansiyon ve ardından erken kalp krizi geçirme riskine sahip olduğu söylenerek erken yaşlarda gerekli tedbirleri alması sağlanacaktır.

2- İnsülin Direnci: 

51 aminoasitlik bir yapıya sahip insülin hormonu pankreas isimli organda üretilir ve şartlara göre azalarak veya artarak kana verilir. Tesir ettiği hücrelerde şekerin kullanılmasını sağlayan insülin, kan şeker seviyesinin ayarlanmasında son derece önemli bir rol oynar. Bu hormonun pankreastaki üretiminde bir azalma olduğunda, kandan hücrelere şeker akışı azalır ve kan şekeri seviyesi artar. 12–14 saatlik açlık sonrasında bile kan şekeri seviyesi 140 mg/dL’yi aşarsa kişi şeker hastası olarak kabul edilir.

Şekil 2: İnsüline karşı oluşan direnç durumunda Sendrom-X ve damarlarda tıkanma kaçınılmazdır. 

Özellikle, aşırı kilolu ve yüksek seviyelerde kan yağların sahip hastalarda, pankreasta insülin üretimi normal olsa bile, insülinin hücre zarındaki reseptörlerine (alıcı moleküllere) bağlanmaması ve böylece tesirini yeterince gösterememesi söz konusudur. İnsülin direnci denilen bu olay sonucu kan şekeri hücreye yeterince alınamaz; zaman içinde hızla yüksek tansiyon ve damar sertliği gelişir (Şekil 2). İnsülin direnci gözlenen hastaların kanında yüksek seviyede insülin, şeker, kan yağları (kolesterol ve trigliserit) ve düşük düzeyde yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterolün (HDLK) yanı sıra yüksek tansiyon da gelişmişse böyle hastaların Sendrom-X’e sahip olduğu kanaatine varılır. İnsülin direnci sonucunda ölüme götüren dörtlü (glukozu tolere edememe + yüksek trigliserit seviyesi + yüksek tansiyon + şişmanlık) de görülebilir.

Gerek Sendrom-X gerekse ölüme götüren dörtlüye sahip olan hastalarda sonuç ateroskleroz ve kalp krizi olacağından gerekli tedbirler bir an önce alınmalıdır. Kan şekeri yüksek olan, kilo fazlalığı ve yüksek tansiyon bulunan hastalar da yakın takibe alınarak kan yağları 2–3 ayda bir ölçülmeli ve gerekli tedbirler alınmalıdır. Kısacası, bilim adamları insülin direncinin damar sertliği ve yüksek tansiyon gelişimiyle yakından ilgili olduğunu ve hastaların bunun farkında olması gerektiğini söylemektedirler (Şekil 3).

Şekil 3: İnsülin direncinde artışın damar sertliğini artırıp yüksek tansiyona yol açması, yüksek tansiyonun da İnsülinin damar sertliğine yol açmasını hızlandırması gözardı edilmemesi gereken bir durumdur.

3- Aşırı Sempatik Aktivite ve Damara Etki Eden (Vazoaktif) Maddeler: 

Damar sisteminin sempatik sinirlerinde sürekli bir faaliyetin olması durumunda damar hücrelerinin insüline karşı direnci daha da kötüleşir. Aynı zamanda anjiyotensin II ve endotelin isimli maddelerde artış olur. Gerek bu tesirler gerekse sempatik sinirlerin direkt etkisiyle bir dizi kalp ve damar sistemi olayı meydana gelmektedir. Şekil-4’te de görüldüğü gibi, damar sertliğinden, kalp ritm bozukluğuna ve ani ölümlere kadar bir dizi olay gelişir.
Şekil 4: Sempatik sinirlerin aşırı çalışması kalpte bir dizi olaya, hatta ani ölümlere bile yol açabilir. 

Yüksek tansiyon ve kalp krizi münasebetinde bir diğer önemli faktör de vazoaktif maddeler olarak bilinen anjiyotensin II ve endotelin gibi maddelerdir.

Yüksek tansiyon gerek damarlara direkt mekanik basınç yaparak, gerekse kalp hücrelerinde büyümeye yol açarak kalbi besleyen koroner damarlarda tıkanmaya yol açma riskine sahip, ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. Bu bakımdan bu hastalara, hekim kontrolünden çıkmamaları, diyetlerine dikkat etmeleri ve yakın takibe alınarak kanda şeker, insülin, kolesterol, trigliserit ve HDL-kolesterol seviyelerini sürekli ve düzenli kontrol ettirmeleri tavsiye edilmektedir. Yüksek tansiyon birinci derecede kalp ve damar sistemine tesir eden bir tehlike gibi görünse de, bütün organlar kan damarlarıyla donanmış olduğundan, beyinden, böbreklere kadar bütün organlarımızın yüksek tansiyon sebebiyle risk altında olduğu unutulmamalıdır. 


Kaynaklar: 

-Rakugi H, Yu H, Kamitani A, vd.: Links beıween hypertension and myocardial infarction. Am Heart J 1996; 132:213-221
-Julius S. Sympathetic hyperactivity and coronary risk in hypertension. Hypertension 1993; 21:886-893
-Sowers JR, Khoury, Standley,vd.: Mechanisms of hypertension in diabetes, Am J Hyperlens 1991; 4:177-182
-Lindpainter K, Pfeffer MA, Krevtz R, vd.: A prospective evalution of an angiotensin converting enzyme gene polymorphism and the risk of ischemic heart disease. N Eng J Med 1995; 332: 706-711 

 

//////////////////////////////////////////////////

 

Yüksek Tansiyon Hikmet Ve Azim 
Mustafa TEMİZ   mtemiz@sizinti.com.tr

 

 

 


Yüksek tansiyon asrımızın başta gelen sağlık problemlerinden birisi. Yaşlılarda daha sık olmakla birlikte, gençlerde de görülebilen bu durum daha tehlikeli ve ölümcül başka hastalıklara yol açabiliyor. Mesela, kalp ve beyin damar hastalıkları yüksek tansiyonlu kimselerde, normal tansiyonlulara nazaran çok daha sık görülüyor.

Bilhassa gelişmiş ülke insanlarına “ileri teknoloji” ve “maddi refah”ın hediyeleri olan stres ve aşırı kilo, yüksek tansiyonu körükleyen başlıca sebepler olarak bilinmektedir. Burada enteresan bir noktaya değinmek istiyoruz: Günde beş defa, insanı Yüce Yaratıcısı’nın huzuruna çıkarıp dünyevi streslerinden uzaklaştıran, vücuduna faydalı hareketlerle birlikte ruhunu da kanatlandıran dinimiz, aynı zamanda onu israftan ve çok yemekten sakındırarak asrın birçok hastalığına daha baştan set 
çekmiştir. Günümüzde hekimler, yüksek tansiyon muzdariplerine genellikle daha az tuz kullanmaları, aşırı kilodan kaçınmaları ve hafif egzersizlerle hareketli olmalarını tavsiye etmektedirler. İçki ve sigarayı (eğer kullanıyorlarsa) bırakmaları ise, zaten tavsiyenin ötesinde hayati bir önem taşımaktadır. Burada da, asırları aşan bir reçetenin hakkaniyetinin tıp otoritelerince tasdik edildiğine şahit oluyoruz.

Yüksek tansiyonun başlıca sebeplerinden birisi, damarların daralarak kan akışına karşı direnci artırmalarıdır. Kan basıncının belli seviyede tutulabilmesi için gerekli olan damar direnci eğer normalin üstüne çıkarsa, kalp üzerindeki yük artmakta ve bir süre sonra kalp ve beyin damar hastalıkları baş gösterebilmektedir. Öte yandan basıncın fazla olması, damarları zedeleyerek vücudun değişik yerlerinde ve bilhassa beyin ve böbreklerde hasara yol açabilmektedir.

İnsanlarda ilk kan basıncı ölçümü 1834’de yapıldı. Bugün kullanılan tansiyon ölçüm cihazlarının ilki ise, ilk defa 1896’da kullanılmıştı. Daha sonra 1906’da bazı değişikliklerle geliştirilen bu alet, o günden bu yana fazla değişmeden kullanılageldi. Yüksek tansiyonun ilk tarifine, araştırmacı F. A. Mahomed’in 1874 ile 1881 arası klinik raporlarında rastlıyoruz.

Belki çoğumuza garip gelebilir ama, yüksek tansiyonun ciddi bir sağlık problemi olarak görülmesi ancak 1930’ların sonlarında gerçekleşti. 1920’de dünyanın belli başlı tıp fakültelerinde okutulan meşhur tıp kitaplarında yüksek tansiyondan bir hastalık olarak bahsedilmiyordu. O yıllarda bir doktora “yüksek tansiyon hastalığı nedir?’ diye sorsanız, alacağınız cevap, büyük ihtimalle şöyle olabilirdi:
“Hastalık mı? Ne hastalığı ?”

Araştırmacı Irvine Page 1930’ların sonlarına doğru tansiyonla kalp hastalıkları arasındaki münasebeti göstermeye ve yüksek tansiyonun tehlikesini zamanın tıbbi otoritelerine kabul ettirmeye çalışıyordu. 1939’da başka bir grupla birlikte “angıotonin” adlı kan basıncının düzenlenmesinde önemli rolü olan bir hormon bulduklarını ilan ettiklerinde, gösterilen alaka yok denecek kadar azdı. Diğer grup, aynı maddeye “hypetensin” adını vermişti. Daha sonra bir araya gelen araştırmacılar, iki ismi birleştirerek “angıotensin” isminde anlaştılar. Page, vücuttaki kan basıncını 
düzenle yen sistemin önemli faktörlerinden birinin “Angıotensin” olduğunu ileri sürmüştü. Bu hormonun aktif şekli olan Angiotensin2, damarların daralmasına sebep olarak tansiyonun belli bir seviyede tutulmasında vazife yapıyordu. O halde yüksek tansiyon vakalarında bu hormonun üretimi engellenerek, tansiyon düşürülebilirdi.

İlerleyen yıllarda, tansiyon sisteminin ehemmiyeti giderek daha iyi anlaşıldı ve bu mevzuda çalışan araştırmacı ve araştırmaları destekleyen kuruluşların sayısı da hızla arttı. Angiotensin-2 üretimine mani olarak yüksek tansiyon muzdariplerine (geçici de olsa) şifa olan “Captopril “enalapril” gibi ilaçlar geliştirildi. Günümüzde kalp ve damar hastalıklarının bir alt birimi olarak yüksek tansiyon, tıbbi araştırma sahaları içinde çok önemli bir yere sahiptir.

Dr. İbrahim Benterin(*), araştırma yapmak için geldiği Cleveland kliniği “Beyin ve Damar Araştırmaları”bölümü başkanı Dr. Ferrario, Angiotensin’le yakından ilgilenen bir araştırmacıydı. Daha önce aynı yerde Irvine Page ile yıllarca beraber çalışmıştı. Irvine Page, 8 aminoasitli bir hormon olan Angiotensin-2’nin bir aminoasit eksik hali olan Angiotensin (1-7)’nin vücudun çeşitli yerlerinde üretildiğini farketmişti. Fakat bir türlü bunun nasıl bir tesiri olduğunu canlı hayvan üzerinde yaptığı araştırmalarda ispat edemiyordu. Oldukça ünlü bir araştırmacı olmasına rağmen, gönderdiği makalelere çoğu yerde burun kıvrılmıştı. Çünkü umumi kanaat, Angiotensin-2’den daha küçük alt birimlerin tesirsiz olduğu şeklindeydi. Bu konuda birçok kabiliyetli meslektaşıyla yıllar boyu yaptığı tecrübeler müsbet netice vermeyince, artık o da ümidini kaybetmeye başlamıştı.

Angiotensin (1-7)’nin hikâyesi, çok öncelerden beri Dr. İbrahim Benter’in ilgisini çekmişti. Onun bu mevzuda çok iyi inandığı bir prensip vardı: “Allah, hiçbir şeyi hikmetsiz ve abes yaratmazdı.” Vücudun değişik üretilen Angiotensin (1-7)’nin mutlaka önemli bir vazifesi olmalıydı. Cleveland kliniğinde esas araştırmalarından kalan vakitlerinde bu mevzuda kendi çapında tecrübeler yapmaya karar vermişti, Bu fikrini açtığı birkaç meslekdaşı, ona tebessüm ederek beyhude uğraşmamasını tavsiye ettiler. Özetle,“Biz bu işe yıllarımızı verdik ve hıiçbir sonuç çıkmadı, sen de vaktini boşuna harcama” diyorlardı. Hemen herkes Angiotensin (1-7)’nin tesirsiz ve vazifesiz bir madde olduğuna inanmış gibiydi.

Ama Dr. İbrahim Benter kararlıydı. Kendi kurduğu sistemle küçük planda araştırmalarına başladı. Dr. İbrahim, şimdiye kadar gözden kaçmış bazı noktalar olabileceğini göz önüne alarak, yeni metodlar deniyordu.

Onun çalışmalarının farkına varan Dr. Ferrario, zaman zaman onu ziyaret edip neticelere bakıyordu. Birkaç kez gelip farklı bir netice göremeyince, içinde yeniden yanar gibi olan ümit ışığı tekrar söndü. Fakat bütün bunlar, Dr. İbrahim Benter’in azmini sarsmamıştı. Ne de olsa yapılan bütün ilmi araştırmalar, insanlığa faydalı yeni buluşlar Allah’a yapılan fiili bir dua niteliğindeydi. Verecek O olduktan sonra, bize sabırla ve sistematik bir şekilde çalışmak kalıyordu.

Nitekim bir süre sonra sabır ve sebatının mükâfatını gördü. Evet, Angiotensin (1-7) vazifesiz bir madde değildi, aksine, çok önemli tesirlere sahip bir hormondu. Fakat onun tesirinin açıkça görülmesini engelleyen başka mekanizmalar vardı. Bu 
mekanizmaları bularak tesirsiz hale getirdiğinde Angiotensin (1-7)’nin müsbet tesirini müşahede etti. Sonuçlar çok önemliydi. Angiotensin (1-7), bariz bir şekilde kan basıncını azaltıyordu. O halde yüksek tansiyon hastaları için belki daha tesirli ve yan tesiri az bir ilaç yapımında kullanılabilirdi.

Dr. Ferrario, Dr. İbrahim Benter’in bulduklarını öğrenince bütün bölüm çalışanlarını onun odasına topladı. Herkesin görmesini istiyordu. Meslektaşları ölçü aletlerinin ibrelerini dikkatle izlerken, Dr. İbrahim Benter de inancının kendisini getirdiği bu noktada Allah’a hamd ediyordu.

Kısa sürede hazırlanan makale ilgili mercilere gönderildi ve araştırmaların genişletilerek sürdürülmesi için mâli destek istendi. Gelen cevap müsbetti; araştırma için yaklaşık 1.5 milyon dolar fon veriliyordu. Desteği veren devlet kuruluşundan gelen yetkili, bir ara Dr. İbrahim’e şöyle demişti: “Senin yaptığın araştırmalar ve katkıların olmasaydı, bu fonun verilmesi söz konusu olmazdı.”

Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada Dr. İbrahim büyük ihtimalle Angiotensin (1-7) üzerindeki araştırmalarına devam ediyor olacak. Kendisinin görüşlerini alırken, şu satırları eklememizi bilhassa rica etti: “Daha önce, daha kabiliyetli ve daha tecrübeli kimselerin yıllar süren araştırmalar sonucu bulamadığı bazı hakikatler bulundu ise bu, sadece Allah’ın yardımı ile olmuştur.” Gönlümüz dünyanın her yanındaki inançlı ve azimli araştırmacılara ülkemizde gerekli imkânların verilerek, bizim dünyamız adına kazanılmalarını arzu ediyor.

Evet, anlattığımız hadise, inanan insanın inancının kendisine gösterdiği yolda azimle ilerleyerek neleri başarabileceğine binlerce misalden biri belki. Ayrıca önemli bir hakikate parmak basılmasına vesile olabildiyse vazifesini yapmış demektir. 

KAYNAK LAR

1) “Candiovascular Actions of Angıotensin” (1-7), İbrahim Benter.. 1992
2) ‘Hypedertension Research’ Irvine H Pege. Pergamon Press, 1988.
3) ‘Hypetension: A policyperspective’ Milton C. Weinstein, (1976).
(Kimya Fakültesi mezunu olan Dr. İbrahim Benter, tıp İhtisası yapmıştır. Yazıda konu edilen hadise Cleveland Klinik (Ohıo)de geçmektedir Dr Benter şu anda North Carolina Wiston -salem şehrindeki bir araştırma hastanesinde çalışmalarına devam etmektedir. 

 

//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Düz Kaslarda Tansiyona Uyum 
Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU  

 

 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/359/5.jpg


Ramazan ayının ilk günüydü. İftar saatine doğru açlık hissim doruk noktasına ulaşmıştı. Evde ilk günün heyecanıyla yemekler hazırlanmış, ilk iftar için hurma, zeytin gibi kahvaltılıklar da masaya özenle dizilmişti. Etrafıma fark ettirmesem de, ciddi bir açlık hissediyordum. Yemeklere bakarken bir taraftan da hangisinden ne kadar yiyeceğimi düşünüyordum. Beklenen vakit geldi ve ezan okundu. Orucu açtıktan sonra, küçük bir kâsede çorba içtik. Çorbadan sonra, doymak üzere olduğumu hissettim. Bu durum beni oldukça sevindirmişti. Zîrâ şişmanlıktan şikâyet ediyordum. O an masadan kalkmayı bile düşündüm; ancak eşim diğer yemeklerden de yememi istiyordu. "Biraz daha yesem ne olur ki!" düşüncesiyle yemeye devam ettim. Yedikçe yiyebiliyordum; midem ben yedikçe genişliyor, kendisine gelen her lokmaya yer açıyordu. 

Bu hâdisenin bir benzerini, bir seyahatte yaşadım. Bir akşam, otobüsle Ankara'dan Erzurum'a gidecektim. Trafik sebebiyle otobüse son anda yetişebildim. Koltuğa oturduğumda, küçük tuvalet ihtiyacımın olduğunu hissettim. Ancak yapacak bir şey yoktu. Yolculuğun sıkıntılı geçeceğini düşünüyordum. Önceleri beni rahatsız eden sıkışıklık, zamanla kayboldu. Uyumuş kalmışım, Sivas yakınlarında bir dinlenme tesisinde mola verildiğinde uyandım. Yolculuğun başındaki sıkışıklık ortadan kalkmıştı. Acaba ne olmuştu da, yolculuğun başlangıcında beni oldukça rahatsız eden sıkışıklık hissi ortadan kalkmıştı? Mesanem ilk sinyali verdikten sonra epeyce genişlemiş ve idrar miktarı artmasına rağmen sinyal vermekten vazgeçmişti. Yüce Yaratıcı'ya organlarıma mükemmel işleyen mekanizmalar ve kabiliyetler verdiği için şükrettim. Bu mekanizmaların, tesadüfen vücuda yerleşmiş olduğu fikrinin ne kadar yanlış olduğunu bir defa daha anladım.

Yukarıdaki hikâyelerde işaret edildiği üzere, içi boş organların duvarında bulunan düz kaslarda, hacme veya hacimle paralel seyreden basınca mükemmel bir adaptasyon kabiliyeti vardır. Eğer bu hususiyet olmasaydı, insanların birçok zorlukla karşılaşması kaçınılmaz olacaktı. Bunun en iyi misâli kan damarlarında görülür. 

Damarlarda hacme ve tansiyona uyum
Damarlarda bulunan kanın basıncına ‘kan basıncı' veya halk arasındaki ifadeyle ‘tansiyon' denir. Tansiyon, kalbin çalışmasından kaynaklanır. Yani kalb çalışmazsa, tansiyon olmaz. Damarlar içindeki kanın akması için, tansiyon gereklidir. Tansiyon düşerse, kan akımı azalır ve dokuların beslenmesi bozulur. Nitekim tansiyon düştüğünde beyne giden kan azalır, baş dönmesi ve bayılma ortaya çıkar. Tansiyon ayrıca böbreklerin çalışması, yani idrar oluşması için de gereklidir. Bunu rakamlarla daha anlaşılır hâle getirebiliriz. Tansiyon normalin yarısına düşerse, böbreklere kan gidişi azalır ve böbrek idrar çıkaramaz. Tansiyon yarıya inerse, idrar miktarı sıfır olur. Neticede, normal tansiyon sağlık açısından oldukça gereklidir. 

Bu durumun tersi de doğrudur. Yani tansiyon yükselirse, böbreklere kan akımı artar ve idrar miktarı normalin sekiz katı olur. Tansiyon yüksekliğinde idrar miktarının artması koruyucu bir mekanizmadır. Yüksek tansiyonda idrar miktarı artırılarak tansiyon hemen hemen normale getirilir. Fakat insanlar genelde böbreklere yerleştirilen bu tansiyon ayarlayıcı mükemmel mekanizmadan habersiz yaşarlar.

İnsanlar umumiyetle yüksek tansiyondan (hipertansiyon) muzdariptirler. Yüksek tansiyon, kalbin kan pompalamasına mâni olur; kalb büyümesine ve yetmezliğine yol açar. Ayrıca yüksek tansiyon, kalb krizlerine ve ölümlere, damarlarda yırtılmalara, başta beyin olmak üzere çeşitli organlarda kanamalara sebep olur. Beyin kanamaları; felç ve ölümle neticelenebilir. Burun damarları, beyin damarlarına nazaran daha kolay kanar. Yüksek tansiyon, önce umumiyetle burun kanamalarına sebep olur. Burun kanaması, beyin kanamasını önleyen bir sigorta görevi görür. Burun kanaması neticesinde tansiyon düşer, böylece beyin kanamasının önüne geçilmiş olur. Hayatı korumakla vazifelendirilmiş bütün bu koruyucu sistemler, insanoğluna Kadîr-i Alîm'in bir hediyesidir.

Tansiyonun düşmesi de, yükselmesi de insan sağlığı için iyi değildir. Bu sebeple tansiyon sâbit sınırlar içinde tutulmalıdır. Bu, hayatın devamı için şarttır. İnsan vücudunda tansiyonu normal sınırlarda tutmakla görevli o kadar fazla mekanizma vardır ki, bunların isimlerini ve sayısını hemen söylemek zordur. Tıp kitaplarında tansiyonu kontrol eden mekanizmalar ayrı ayrı bölümler hâlinde ele alınmaktadır. Yukarıda mide ve mesane misâlinde zikredilen düz kasların hacme veya hacimle paralel seyreden basınca uyumu, tansiyon düzenlenmesindeki (regülasyonu) mekanizmalardan sadece birisidir.

Damarların etrafındaki düz kaslarda câri olan bu mekanizmaya tıp dilinde, ‘stres gevşeme mekanizması' denir. Bir damarda kan miktarı veya tansiyon yükselirse, damarın duvarındaki düz kaslar yeni bir "uzaysal" dizilime sahip olur. Düz kaslarda bulunan aktin ile miyozin iplikçikleri (flament) arasındaki münasebet değişir. Aynı sayıdaki aktin ve miyozin flamentiyle kasılma derecesi daha az, yani daha gevşek bir düz kas hücresi ortaya çıkar. Bu, düşünen insanlara Allah'ı hatırlatan mükemmel bir adaptasyon mekanizmasıdır.

Kadîr-i Rahîm iskelet kaslarını çizgili ve belli bir düzen içinde yaratmıştır. Hâlbuki düz kaslarda aktin-miyozin flamentleri iskelet kaslarındaki gibi sabit dizilimli ve düzenli yaratılmamıştır. Sathî bakıldığında, iskelet kaslarındaki nizam ve âhenk, düz kaslarda yok gibidir. Bu, aktin-miyozin flamentlerinin düz kaslarda daha serbest olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan vücudunda bulunan hiçbir yapı veya mekanizma başıboş, sahipsiz ve gereksiz değildir. Düz kaslarda görülen bu dizilmedeki serbestiyet; mide, mesane ve damar gibi içi boş organların ihtiva ettikleri miktara uyum sağlamaları açısından son derecede önemlidir. 

Burada, düz kaslarla alâkalı bir mu'cize-i İlâhî'den bahsetmeden geçemeyeceğim. Düz kaslarda kasılma süresi, iskelet kaslarına kıyasla oldukça uzundur. Düz kaslar, iskelet kaslarına nazaran yavaş kasılır ve gevşer. Düz kasların kasılma süresi, çizgili kaslardakinin otuz katıdır. Kesin bilinmemekle beraber, kasılma hâdisesindeki kimyevî mekanizmaların düz kaslarda iskelet kaslarına nazaran daha yavaş olması, bunun sebebi olarak gösterilmektedir. 

Gerçekten de düz kaslarda ATP'den enerji salınımı daha yavaştır. Düz kaslardaki bu yavaşlık ilk bakışta bir zâfiyet gibi görülebilir; ama hakikatte bu durum tam tersine mu'cizevî bir avantajdır. İlmî çalışmalar, düz kaslarda, iskelet kası ile aynı kuvvet veya şiddette bir kasılmanın devam ettirilmesi için, iskelet kasında harcanan enerjinin dört yüzde birinin yeterli olduğunu göstermiştir. Kadîr-i Alîm acaba düz kaslara neden böyle bir özellik bahşetmiştir? Düz kaslar -uyku dâhil- 24 saat sürekli çalışmaktadır. Sürekli çalışan düz kaslar, iskelet kaslarına nazaran 400 kat daha tasarruflu olmasalardı, belki de insanın besin ihtiyacı 400 kat artacaktı. 

Tansiyonun yükselmesi durumunda, düz kaslar hemen buna adapte olarak tansiyonun normale getirilmesine vesile olmaktadır. Bunu bir deneyle anlatabiliriz: Bir damara belli miktar kan enjekte edildiğinde, önce damardaki tansiyon hızla yükselir. Kısa bir süre sonra, damar duvarında bulunan düz kas hücrelerindeki aktin-miyozin dizilimi değiştirilir ve böylece tansiyon tekrar normale getirilir. Bunun tersi de doğrudur. Bir damardan kan alındığında damarın tansiyonu hemen düşer. Ancak azalan kan hacmine, damar düz kas hücreleri hemen uyum göstererek, aktin-miyozin dizilimleri değiştirilir. Böylece azalmış olan tansiyonun normale getirilmesi sağlanır. Bu mekanizmaya tıpta ‘tersine stres gevşeme' denmektedir. 

Stres gevşemeyi bir misâlle açıklayacak olursak: Aşırı tuz yiyip, su içen bir kişinin kan hacmi artar ve tansiyonu yükselir. Ancak damarlardaki stres gevşeme mekanizmasıyla tansiyon zararlı olacak seviyeye yükseltilmez. Bu mekanizmanın işleyişine bir misâl verecek olursak: Böbrek yetmezliği olan kişilerde idrar miktarı az olduğundan, kan hacmi artar ve tansiyon yükselir. Tansiyondaki yükselme tehlikelidir. Stres gevşeme mekanizması ile tansiyon normale döndürülür.

Benzer, ancak tersi bir durum, kanamalarda ortaya çıkar. Kanamalarda tansiyon düşer ve beynin kanlanması bozulur. Beyin kansızlığa ancak 3–4 dakika dayanabilir. Kanamalarda damarlardaki kan miktarı azalır. Damar düz kaslarımızda tersine stres gevşeme mekanizması devreye girer. Aktin-miyozin dizilimi yeni bir yapılanma kazanır. Bunun neticesinde damarlar daralır ve daha az kana uyum sağlar. Bu durum, kanamaya bağlı tansiyon azalmasını önler. Tansiyon normal sınırlarda tutularak özellikle beyin ölümü önlenmeye çalışılır. 

‘Stres gevşeme' ve ‘tersine stres gevşeme' mekanizmaları damarlarda ve mide, bağırsak, safra kesesi, mesane gibi iç organlarda mevcuttur. Bu sayede içi boş organlar hacimlerine adapte olurlar.

 

///////////////////////////////////////////////////////////

 

Hipertansiyona Yeni bir Çözüm mü? 
Dr. İ. Hakkı MENŞUR  

 


Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde kalbin, kan pompalamaktan başka Atrial Natriüretik Faktör (ANF) adı verilen güçlü bir hormon salgılayarak kan basıncı ve kan volümünün ayarlanmasında da mühim bir role sahip olduğu öğrenildi.

Hiç durmaksızın vücud faaliyetleri için elzem olan kanı deveran ettirip duran ve günde yaklaşık 7200 litre kan pompalayarak insanı hayrette bırakan kalbin, aynı zamanda bir içsalgı bezi olarak da iş gördüğünün anlaşılması uzun süren ve çok çeşitli merkezlerde yürütülen araştırmalar neticesinde mümkün oldu.

Henüz 1935'lerde kalpte veya kalbe yakın bir yerde bulunması gereken, dolaşan kan miktarına karşı hassas ve kan volümünün ayarlanmasında rolü olan bir mekanizmanın varlığından şüphe ediliyordu. 1950'lerden itibaren araştırıcılar sodyum atılımında vazife gören bir hormon aradılar. Böyle bir hormon bilinen ayar mekânizmalarında değişiklik olmaksızın meydana gelen sodyum ve daha sonra gelişen su atılımını izah edecekti. Bu farz-edilen hormona, kan basıncı ve kan hacminin bilinen iki ayarlayıcısı olan böbrek tarafından kanın süzülmesi ve aldosteron hormonuna ilave bir faaliyeti olacağı için "üçüncü faktör" denildi.

1974'te kalp hücrelerinde, hormon salgılayan bezlerin hücrelerinde bulunan bazı yapıların bulunduğu gösterildikten sonra çalışmalar hızlandı. Nihayet 1983'te artık kalp kulakçıklarından fatrium) salgılandığı anlaşıldığı için ANF (kulakçıklardan salgılanan sodyum atıcı faktör) izole edildi.

ANF kan basıncı ve kan hacmini düzenleyici tesirini kan damarları, böbrekler, böbreküstü bezleri ve beyindeki ayar merkezlerini etkileyerek yapar. ANF kan damarlarındaki kas hücrelerinde gevşemeye sebeb olarak kan akımına olan direnci düşürmektedir. Bu direnç azalması en fazla böbrekteki küçük atardamarlarda görüldüğü için daha fazla su ve sodyum süzülmekte ve idrarla atılmaktadır. Ayrıca ANF böbrekteki kanı süzen tüplere de tesir ederek, su—sodyum atılımını arttırmaktadır. ANF kan basıncının ayarlanmasında vazife alan renin—anjiotensin, vasopressin gibi sistemlerle de tesirleşmektedir.

Araştırmalara göre, ANF muhtemelen göziçi basıncının kontrolüne de iştirak etmektedir.

ANF'nin yüksek tansiyondaki rolü de araştırma mevzuları içindeydi. Tansiyonu yüksek olan hayvanlarda kanda dolaşan ANF miktarının fazla olduğu ortaya çıktı. Bu, organizmanın, ANF salgısını artırarak kan basıncını düşürmeye çalıştığı şeklinde değerlendirildi. Böylece, organizmaya kendi içinde zuhur eden hâdiselerin düzeltilebilmesi için yerleştirilmiş mekânizmalardan biri daha öğrenilmiş oluyordu (Ağrı durumunda beyin tarafından morfinden daha güçlü olan endorfin salgılanması gibi). Yine hayvanlar Üzerinde yapılan çalışmalar ANF'nin, yüksek tansiyonun kısa sürede düşürülmesi ve uzun süreli kontrolünde faydalı olduğunu gösterdi. Bu durum, ANF'nin yüksek tansiyon tedavisinde yer alacağı günlerin yakın olduğunu müjdeliyor.

Vücudumuzdaki faaliyetleri bize tanıtarak ondaki karışıklık içerisindeki mükemmelliğe dikkatimizi çeken bu çeşit araştırmalar, kâinatta hiçbirşeye tesadüfün parmağının karışmadığını gösterdikleri için teşvike şâyandır.

 

///////////////////////////////////////////////////////////

 

Hipertansiyon 
Dr. Zübeyr CAN  

 


Günümüzde sıkça görülen ve doktorları da en fazla uğraştıran rahatsızlıklardan biri olan "Hipertansiyon", arteriel (temiz kan) kanın damara yapmış olduğu basıncın normal sınırların üzerine çıkmış olması demektir. Sistemik (bütün vücudu ilgilendiren) hipertansiyon ve pulmoner (kalb-akciğer arasında oluşan) hipertansiyon olarak ikiye ayrılan rahatsızlığın oluşmasında kriter, sözkonusu basıncın, sistol (atım) esnasında 160 mmHg, diastol (dolma) esnasında 95 mmHg'dan yüksek olması halidir.

Hipertansiyon'un ortaya çıkmasında iki önemli sebeb göze çarpar: Biri, damarda dolaşan kan miktarının artması ve damar cidarına basınç uygulanması; diğeri ise damar direncinin artarak elastikiyetinin azalmasıdır.

Hipertansiyon kendi arasında esansiyel (birinci derecede önemli) ve sekonder (ikinci derecede önemli) olmak üzere ikiye ayrılır. Sekonder hipertansiyon, sebebi bilinen tansiyondur. Fakat esansiyel hipertansiyonun ortaya çıkış sebebi bugüne kadar muamma olarak kalmıştır. Ayrıca, esansiyel hipertansiyonun % 90, sekonder hipertansiyonun % 10 nisbetinde görülmesi ile de dikkatleri birincinin üzerine çekmiştir.
Sekonder hipertansiyon daha çok, çeşitli böbrek hastalıklarına (meselâ kronik piyelonefrit, glomerulo nefrit gibi), renal arter stenozu'na (böbrek damarı daralması), aorta koarktasyonu (kalb-damar sistemi) gibi hastalıklara, surrenal (böbreküstü) veya hipofiz tümörü, hipertiroidi gibi endokrin lezyonlara bağlıdır. Sebebi bilindiği için, alınacak tedbirler de o derece kolaydır.

Esansiyel hipertansiyon ise, henüz sebebi tam olarak bilinmediği için primer veya idiopatik (sebebi bilinmeyen veya başka bir hastalıktan ileri gelmeyen) hipertansiyon olarak isimlendirilir. Bu tür rahatsızlığı olanların % 80'inde sempatik tonus (sempatik gerginlik)'un artmış olduğu kesindir. Fakat neden arttığı belli değildir. Bazı ailelerde, özellikle ABD deki zencilerde yaygındır. Şu halde, esansiyel hipertansiyon'da irsi faktörler de rol oynamaktadır. Sempatik tonusu azaltan metodlarla (sempatektomi veya sempatik ganglion blokajı yapan ilaçlar veya sempatik pressörlerin antago-nistleri) basıncın düşmesi, sempatik tonusun artmış olduğunu gösteren en açık delilidir. Psikojenik faktörlerin esansiyel hipertansiyondaki rolleri büyüktür. Bunlar, esansiyel hipertansiyonu başlatabildiği gibi, var olanı da şiddetlendirir. Bu tansiyona gerek hekimler ve gerekse hastalar "asabi hipertansiyon" (bazı hastaların deyimiyle "sinir tansiyonu") ismini vermektedirler. Bu deyim, hastalara daha tehlikesiz göründüğünden bir çeşit psikoterapi yerine geçmektedir.

Esansiyel hipertansiyon umumiyetle 30—50 yaşları arasında başlamaktadır. 30 yaşından önce ve 50 yaşından sonra başlayan bir hipertansiyonun "esansiyel'' dediğimiz tipte olma ihtimali azdır.

Bilhassa şehirde yaşayanlarda ve stresli işlerde çalışanlarda daha sık görülen esansiyel hipertansiyon toprakla uğraşanlarda ve bazı ırklarda (Çinlilerde) çok düşük oranda bulunur.

Esansiyel hipertansiyon, selim (iyi huylu) ve habis (kötü huylu) olarak ikiye ayrılır. Habis şekli daha çok gençlerde ve erkeklerde görülür; daha hızlı ilerler ve lezyonlar daha şiddetlidir. Ölüm genellikle böbrek yetmezliğine bağlıdır. Selim şekli ise, daha çok ileri yaşlarda ve kadınlarda görülür. Hipertansiyonda en çok görülen ölüm sebebleri kalb—damar hastalıkları, beyin kanaması, böbrek yetmezliği (üremi), konjestif kalb yetmezliğidir.

Esansiyel hipertansiyonu olan kişilerde baş ve ense ağrısı, başdönmesi, sendeleme, yorgunluk, burun kanaması ve sinirlilik gibi çeşitli belirtiler görülebilir.
Hipertansiyon hakkındaki bu bilgilerden sonra, vücudda kan basıncını düzenleyen mekanizmalardan bazılarını görelim:

a) Baroreseptörler: Kan basıncına hassas yapılardır. Atardamardaki kan basıncının artmasıyla arterioller (küçük atardamarlar) genişler ve kalbin pompaladığı kan miktarı azalır; böylece kan basıncı düşer. Bu durumda baroreseptörlerden çıkan uyarıların azlığı, kalbin çalışmasını azaltan sistemin tesirini azaltır ve böylece kan basıncı ve kalbin pompaladığı kan miktarı artar.

b) Kemoreseptör refleks: Kandaki kimyevi maddeler (O2, CO2, H+)'in miktarına göre düzenleme yapar. Oksijen (02) miktarının azalması veya karbondioksit (CO2) miktarının artması veya pH'in asid tarafa kayması ile damarlar daralır ve kalbin atım sayısı azalır.
c) Vazomator merkezin cevabı: Vazomotor (kan damarlarının çapını ayarlayıcı) merkez, toplardamar ve atardamarları kasarak veya genişleterek kan basıncını değiştirir. Atardamarlarda normalde kasılma hali hakimdir.

d) Epinefrin—Norepinefrin Vazokonstriktör (damar büzücü) merkez: Sempatik sinirlerin postganglioner uçlarından ve böbreküstü bezinden salgılanan bu maddeler damar büzücü tesir gösterir. Bu daralma, basıncın düşmesi durumunda basıncı dengeler. Bu maddelerin az salgılanması ise artan basıncı azaltmağa çalışır.

e) Renin—Anjiotensin Sistemi: Basıncın azalmasıyla böbreklere gelen kan miktarı azalır ve böbrek renin salgılar. Bu maddenin tesiri ile meydana gelen Anjiotensin II kan basıncını arttırır. Basıncın artması durumunda bunun tersi bir mekanizma rol oynar.

f) Vazopressin: Hipofiz arka lobundan salgılanan bu hormon (antidiüretik hormon), kan basıncının azalmasıyla damarları kasar, idrar miktarını azaltarak kan miktarını arttırır ve basıncı yükseltir. Yüksek basınç durumunda yine tersi mekanizma geçerlidir. Bütün bunlar, insan vücudunda, insanın herhangi bir dahli olmaksızın vazifesini yerine getiren birçok otokontrol veya otomatik sigorta sistemlerinin, bir diğer benzetmeyle termostat mekanizmasına benzer mekanizmalarının mevcud olduğunu göstermektedir.

g) Böbreklerin yapmış olduğu düzenleme: Basıncın artmasıyla böbrekten geçen kan miktarı da artar. Süzülme—atılma fazla olacağından kan hacmi azalır. Kalbteki debi ve basınç düşer. Böbrekler, su fazla olduğu takdirde atmak, az olduğu takdirde tutmak suretiyle uzun sürede de olsa bu basıncı dengeler.

h) Atrial Natriüretik faktör: Kalbten salgılanır ve sodyumun idrarla atılmasını, damarların genişlemesini sağlayarak kan basıncını düşürür.

Evet, öyle anlaşılıyor ki, insan aklının bu şuursuz ve düşünme melekesinden uzak reflekslerden alacağı daha çok dersler var. Kaldı ki, yukarıda açıklamaya çalıştığımız merkez ve mekanizmalar, yüzlercesinden sadece birkaçı. İnsan yaratıldığından beri vücudunda sesizce çalışan şu merkezler, daha düne kadar insan için tamamen birer "bilinmez" idiler. Bütün bu mucize sistemler, Yüce bir Yaratıcının Kudret Eli'nin ve Muhit olan İlmi'nin tezahürlerini göstermek bakımından yeterli değil mi?

 

/////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Tansiyonumuz Yükselmesin 
Hasan GÜL   hgul@sizinti.com.tr

 

 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/368/13.jpg


'Tansiyon hastası' tâbiri genellikle yüksek tansiyonu (hipertansiyon) olanlar için kullanılır. 'Yüksek kan basıncı' olarak da tarif edilebilecek hipertansiyon, damarlardaki kan basıncının normalin üzerine çıkması hâlidir. Peki, nedir hipertansiyonun ölçüsü? Tansiyonumuz kaç olursa, hipertansiyon hastası olduğumuzu düşünmeliyiz? Dinlenme hâlindeki bir insanda, iki farklı zamanda yapılan ölçümlerde kan basıncının 140/90 mmHg'nin üzerinde bulunması hipertansiyon olarak tarif edilir. Burada 140 mmHg, kanın vücuda gönderilmesi sırasındaki basınç (sistolik kasılma); 90 mmHg ise, kanın vücuttan toplanarak kalbe geri getirilmesi sırasındaki basınçtır (diyastolik kasılma). Tedavi ile kan basıncı sürekli olarak normal sınırlarda tutulduğunda, bu hastalık kontrol edilebilir. Hipertansiyon tedavi edilmediğinde ise, beyin kanaması, felç, kalb ve böbrek yetmezliği, görme kaybı ve kalb krizi gibi çok tehlikeli durumlara sebebiyet verebilir.

Dünyadaki hipertansiyon sıklığı

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/368/13_1.jpg2000 yılında yapılan bir araştırma, dünyadaki erişkin nüfusun yaklaşık dörtte birinin (% 26) yüksek kan basıncına sahip olduğunu göstermiştir. 2025'te ise bu oranın % 29'u bulacağı tahmin edilmektedir. Dünyadaki erişkin nüfusu temel alan bu ortalama rakam, değişik yaş gruplarında ve coğrafyalarda farklılıklar arz etmektedir. Hipertansiyon sıklığı yaşla birlikte artmaktadır. Erkeklerde bu sıklık 20–29 yaşları arasında % 13 iken, 50–59 yaşlarında % 40'a, 70 yaşından sonra da % 60'lara ulaşmaktadır. Kadınlarda da, bazı farklılıklar görülmekle birlikte benzer oranlar mevcuttur (Şekil–1).

Bu rakamlar oldukça düşündürücüdür; 60'lı yaşlardaki her iki insandan biri yüksek kan basıncına sahiptir. 70 yaş üzerinde ise bu rakamlar, şimdiden % 70'leri bulmuştur ve bu değerlerin gelecekte daha da artacağı tahmin edilmektedir. Pek çok hastalığın erişkin nüfustaki sıklığının % 1–2'lerde kaldığı gerçeği, bu oranların son derece düşündürücü ve tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır. 

Bölgelere göre hipertansiyon dağılımı
Dünyanın değişik coğrafyalarındaki hipertansiyon sıklığı, yukarıda verilen dünya ortalamalarından mühim farklılıklar arz etmektedir. Burada göze çarpan hususiyetlerden biri, toplumların refah seviyesiyle bu hastalığın doğru orantılı olarak arttığıdır. Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde erişkin nüfusun % 37'si yüksek kan basıncına sahiptir ki, bu da % 26 olan dünya ortalamasından hayli yüksektir. Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde 70 yaş üzerindeki erkeklerin % 70'i, kadınların ise % 80'i hipertansiyon hastasıdır. Diğer taraftan ekonomik açıdan geri kalmış bazı ülkelerde hipertansiyon yok denecek kadar azdır.

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/368/13_2.jpgHindistan ve Çin'de hipertansiyon sıklığı dünya ortalamasının altındadır. Diğer Asya ülkelerinde ise, bu oran daha da düşüktür; erkeklerde % 17, kadınlarda % 14 (Şekil–2). Amazon Havzası, Yanomami Kızılderilileri, Yeni Gine dağ kavimleri gibi bazı topluluklarda ise, hipertansiyon hiç görülmemekte ve kan basıncı da yaşla birlikte artış göstermemektedir. Ülkemizde ise, ekonomik olarak gelişmiş ülkelere yakın oranlar mevcuttur. 

Hipertansiyon sıklığındaki artışın sebepleri nelerdir?
Son yıllarda yapılan pek çok araştırma, genetik faktörler yanında, aşırı kalorili beslenme, yüksek miktarda tuz alımı, fizikî hareketsizlik ve alkol tüketimi gibi bazı alışkanlıkların hipertansiyon sıklığındaki artışta önemli rol oynadığını ortaya koymuştur. Sadece bu sebepler açısından baktığımızda bile, alkol almayı yasaklayan Kur'ân âyetlerinin ve fazla kalori almayı kerih gösteren Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarının insanlığın dünya ve âhiret saadeti açısından ne kadar hayatî önem arz ettiği görülür. 

Şişmanlık (Obezite)
Günümüzde aşırı beslenme ve fizikî hareketsizlik neticesinde ortaya çıkan şişmanlığın, dünyanın hemen her tarafında mühim artışlar gösterdiği bilinen bir gerçektir. Salgın hastalıklarla (epidemiyolojik) ilgili çalışmalarda, şişmanlık ile hipertansiyon arasındaki paralellik net bir şekilde ortaya konmuştur. Bu çalışmalar, şişmanlıkla birlikte hipertansiyona sahip insanların sayısının da arttığını göstermiştir. Bir araştırmada, erkeklerdeki hipertansiyon vakalarının % 78'i, kadınlardakinin ise, % 65'i doğrudan şişmanlığa bağlanmıştır. Değişik coğrafyalardaki benzeri pek çok çalışmada, tansiyonu yüksek olan hastaların büyük kısmının fazla kilolu olduğu, bu hastaların kilo kaybettiklerinde kan basınçlarının azaldığı tespit edilmiştir. Hattâ bazılarında kilo kaybı, ilâç kullanılmasına gerek kalmadan, kan basıncını düşürmede tek başına yeterli olmuştur. 

Şişmanlık ile hipertansiyon arasındaki münasebeti açıklayan pek çok mekanizma ortaya konmuştur. Meselâ, yağ hücrelerinden leptin isimli bir hormon salgılanır. Bu hormon sempatik sinir sisteminin uyarılmasına ve damarlarda büzülmeye (böylece kan basıncında yükselmeye) sebep olur. Şişmanlardaki sempatik sinir sistemi aktivasyonu artışının bir diğer sebebi de, bu kişilerde artan insülin seviyeleridir. Yine, fazla kilolu insanların böbreklerinde su ve tuz tutulması farklı mekanizmalara bağlı olarak artar; bu da kan basıncının artmasına sebep olur. İstenmeyen neticelere yol açan bu durumun aslında fıtrata aykırı olduğunu, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır." mealindeki şümûllü beyanıyla ihtar etmektedir. 

Aşırı tuzlu beslenme ve alkol 
Gerek hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneylerde, gerekse klinik çalışmalarda, beslenmede fazla tuz alınmasının kan basıncını artırdığına dâir deliller elde edilmiştir. Bazı fare türlerinde yüksek miktarda tuzla beslenmenin hipertansiyona ve bunun neticesinde felçlere sebep olduğu gösterilmiştir. Yine bir başka çalışmada, şempanzelerin 20 aylık süre boyunca beslenmelerine günde 15 gram fazladan tuz eklenmiştir. Bu şempanzelerde sistolik kan basıncında 33, diyastolik kan basıncında 10 mmHg artış izlenmiş, beslenmedeki fazla tuz kaldırıldığında da, kan basıncının normale döndüğü görülmüştür. Aslında tuz, vücudumuz için olmazsa olmaz maddelerin başında gelmektedir. Bütün sinir faaliyetlerinde, kasların hareketinde ve vücut içi sıvıların ozmotik dengesinde sodyum, potasyum ve kalsiyum tuzları hayatî önemi hâizdir. Her şeyin azının karar, çoğunun zarar olduğunu, bir şeyi aşırı kullanmanın israf mânâsına geldiğini ve israfın da haram olduğunu düşünürsek, İslâm'ın insan hayatını her hususta ne kadar sağlam bir denge üstüne bina ettiği hakikatini bir kere daha açıkça görmüş oluruz. Nitekim bugün tıp ilmi, insanın günlük tuz ihtiyacının alınan tabiî gıdalarla ve bilhassa beslenmemizin ayrılmaz parçası olan ekmek yoluyla karşılandığını, yemekte ayrıca tuz alarak böbrekleri yormaya gerek olmadığını ortaya koymuştur. 

İnsanlar üzerinde yapılan çok sayıda klinik çalışmada, beslenmeyle fazla tuz alımının kan basıncını yükselttiği anlaşılmıştır. Beslenmede tuz kullanımı, tarım ve hayvancılığın geliştiği yaklaşık son 8.000 yıla ait bir durumdur. Bir insanın normal sodyum ihtiyacı yaklaşık 8–10 mmol/gün'dür. Ancak ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde ve ülkemizde pek çok insanda 140–150 mmol/gün'e (8–9 gram/gün) ulaşmıştır. Bu da fizyolojik ihtiyacın yaklaşık 14–15 katıdır. Bu konuda yapılan bir çalışmada, 32 ülkede yaklaşık 10.000 hasta takip edilmiş ve tuz alımı azaltıldığında kan basıncının azaldığı görülmüştür. Diğer bir çalışmada, 24 saatlik idrar toplanarak idrardaki sodyum seviyeleri incelenmiştir. Neticede, sodyumca fakir beslenmelerde, kan basıncında düşüş izlenmiştir.

Bütün kötülüklerin anası olan alkolün pek çok zararlarından biri de, kan basıncı üzerindeki tesiridir. Yapılan klinik çalışmalar, alkol tüketiminin kan basıncı yüksekliğine yol açtığını ortaya koymuştur. Eski sosyalist ülkelerde ve bugünün ekonomik olarak gelişmiş toplumlarında yüksek tansiyonun sık görülmesi, bu ülkelerdeki alkol tüketimine bağlanmıştır.

Netice itibariyle, dünyada yüksek kan basıncının görülme sıklığı, salgın hastalıkların görülme sıklığının üzerine çıkmıştır. Bu durum, yukarıda da ifade edildiği gibi, yeme-içme alışkanlıklarımızla yakından alâkalıdır. Eğer insanoğlu yeme-içme aşırılıklarını mevcut hâliyle devam ettirecek olursa, çok uzak olmayan bir gelecekte, neredeyse bütün insanlar hipertansiyon hastası olacaktır. Bu noktada Efendiler Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) 1400 sene evvelki yemek yeme ve beslenme ile ilgili tavsiyeleri günümüz insanına çok şeyler söylemektedir. Ne mutlu bu hayat bahşeden sözleri hayatlarına hayat yapanlara.

 

///////////////////////////////////////////////////

 

Modern Çağın İki Problemi Damar Sertliği ve Yüksek Tansiyon 
Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU  

 

 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/380/14.jpgAteroskleroz halk dilinde damar sertliği olarak bilinen önemli bir hastalıktır. Damar sertliği denilince akla; "Acaba bir damar ne kadar sertleşebilir?" şeklinde bir soru gelebilir. Acaba tıp âleminde hafif bir sertlik, mübalağa ile mi anlatılmaktadır? Gerçekten de damarlarda sertleşme ve kireçlenme olmaktadır. Nasıl ki binalarda su borularının içleri zamanla kireç bağlayarak daralır ve en sonunda boru tıkanır. Aynen bunun gibi damarlarımız da kireç bağlamakta, elâstikiyetini kaybetmekte, daralmakta ve en sonunda tıkanmaktadır. Kalb damarları tıkanınca kalb krizi, beyin damarları tıkanınca da felçler ortaya çıkmaktadır. 

Peki, bu damar sertliği nasıl meydana geliyor? Ateroskleroz aslında küçük yaşlarda oluşmaya başlayan, yaşlandıkça artan ve zararları ancak yaşlandıkça görülebilen, sinsi gelişen kronik bir problemdir. Önce kan yağları damar duvarında birikir. Damarın iç tabakası yağ sebebiyle kalınlaşır ve buraya fibroblast denen, yaraları tamir için gerekli hücreler göç eder. Neticede damarı daraltan bir doku ortaya çıkar ve burada kandaki kalsiyum ve fosfor iyonları çökelir. Bu bir nevi anormal kireçlenmedir. Neticede damarın içinin kireç bağlaması ve daralması sebebiyle damar sertliği ortaya çıkar. Kan yağlarının yüksek olması, şeker hastalığı, hareketsizlik, şişmanlık, alkol ve sigara damar sertliğine yol açan sebeplerdir.

Kan yağları içinde en zararlı olanları trigliseridler ve kolesteroldür. Trigliserit, kolesterol ve fosfolipitler; yağ ve protein karışımı (lipoprotein) kargo-moleküllerle karaciğerden hücrelere taşınır. Bilinen iki lipoproteinden (HDL ve LDL) HDL damarlara zarar vermez. Zîrâ, damar içinde dolaşarak duvarlarda birikme eğilimindeki kolesterol ve trigliseritleri kendine bağlar ve karaciğere getirir. Dolayısıyla, HDL'nin yüksek olması, damar sertliğine karşı koruyucu kalkandır. Damar sertliğinin önemli sebebi olan LDL ise, üzerindeki yağ yüklerini damar duvarlarına yapıştırır ve bunlardan kurtulmaya çalışır. Cenab-ı Mevlâ LDL'yi aslında dokuların yağları kandan almaları için bir taşıyıcı olarak yaratmıştır. Ancak bünyede harcanandan daha fazla yağ birikmesi olursa veya genetik bir sebeple dokular kandan yağı alıp enerji için harcayamazsa bu durumda kanda LDL artar ve damar sertliği için zemin hazır hâle gelir. 

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/380/14_1.jpg


Masa başında çalışma, işe arabayla gidip gelme, yüksek binalarda bir kat çıkıyor veya iniyor bile olsa asansör kullanma hareketsiz hayat tarzının göstergesidir. Hareketsizlik kan yağlarında birikmeye sebep olacağından sağlığa olumsuz tesir eder. Hareket gerektiren bedenî ibadetlerin fıtrata uygun olması bunların hikmetli yönlerini de ortaya koyar. Dolayısıyla, sırf Allah rızası için yapılan (yapılması gereken) ibadetler mânevî faydalarının yanında beden sağlığı açısından da faydadan hâli değildir. 

Asrımızda önemli bir hastalık olan şişmanlık, kan yağlarının artmasına ve ateroskleroza yol açar. Egzersiz yapmama şişmanlığın bir sebebidir. Şişmanlık oluştuktan sonra da artık egzersiz yapmak iyice zorlaşmakta, kişi fâsit dâireye girmekte, araba ve asansörü daha fazla kullanmaya başlamaktadır. Dolayısıyla şişmanlığı egzersizin önünde bir engel olarak telâkki edebiliriz.

Alkolün de ateroskleroza sebep olduğu, hattâ bunun ikiz kardeşi hipertansiyon için çok önemli bir risk faktörü olduğu kabul edilmektedir.1 Her gün sadece bir bardak alkol alımının büyük (sistolik) ve küçük (diyastolik) tansiyonları aşırı artırdığı, âni beyin kanamasına veya beyin damar tıkanıklıklarına bağlı felce sebep olduğu belirlenmiştir. Columbiya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 677 felçli hastada yapılan araştırmada alkol alımının felç riskini üç kat artırdığı, haftada bir veya daha fazla bira içenlerde felç nispetinin % 10 arttığı bulunmuştur.2

Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/380/14_2.jpgBazı araştırmacılar özellikle kırmızı şarabın tansiyon, kalb krizi ve beyin kanama riskini azalttığını iddia etmektedir. Ancak birçok uzmanın da belirttiği gibi, bunun sebebi şarabın alkolü değil, üzümden gelen resveratrol maddesidir. Bilhassa siyah üzümün kabuk ve çekirdeğinde bulunan resveratrol maddesi damar sertliğine karşı koruyucu vazife görür. 

Sigaradaki nikotin, damarı tahrip eden önemli bir zehirdir ve ateroskleroz gelişimini hızlandırır. Hipertansiyona, beyin kanamasına ve kalb krizine sebep olur; kanın pıhtılaşmasını kolaylaştırır. Erkeklerde sadece sigaraya bağlı ortaya çıkan Burger hastalığı, damarların sigara yüzünden tıkanmasına çok önemli bir örnektir; başka bir sebep olmadan sadece sigaraya bağlı olarak bacaklarda kangren ortaya çıkar ve bacak kesilmek mecburiyetinde kalınır. Glikozun hücreler tarafından kullanılamadığı şeker hastalığında kan yağları artar, damarlarda yağlanma ve damar sertliği nispeten daha erken ortaya çıkar. 

Yüksek tansiyon 
Yüksek tansiyon kalbin sağlıklı şekilde kan pompalamasına engel olur ve kalb hastalıklarına yol açar. Kalb, damar sertliğinden kaynaklanan direnci aşmak ve vücuda yeterli kanı pompalamak için daha kuvvetli kasılmak zorunda kalır. Kalbin daha kuvvetli kasılması neticesinde kalb kası kalınlaşır (kalb büyümesi). Kalb kasını besleyen damarlar (koroner damarlar) bu aşırı büyük kalbi beslemekte zorlanır. Kalb duvarı iç boşluğuna doğru kalınlaştığından, kalb dinlenme (diyastol) esnasında yeterli kan ile dolamaz. Netice olarak, kalbde beslenme eksikliği, kalb ağrısı (angina pektoris) ve hatta kalb krizi (akut miyokart enfarktüsü) riski artar. Eğer yüksek tansiyon tedavi edilmezse, yeterli kanı pompalayamadığından kalb yetmezliği ortaya çıkar. 

Yüksek tansiyon beyin kanamalarına da sebep olur. Damar sertliği sebebiyle elâstikiyetlerini kaybeden damarların yırtılmaları kolaylaşır ve beyin kanaması olabilir. Bu ayrıca, önce damar duvarında dışarıya doğru bir baloncuk (anevrizma) oluşması ve arkasından damarın âniden çatlayıp kanaması şeklinde de görülebilir. Burun kanaması yüksek tansiyona bağlı gelişebilecek beyin kanaması ve felçlere karşı bir sigortadır. Yaşlı insanlarda beyin kanamasından önce burun kanaması ortaya çıkar. Rahmet eseri olan böyle bir durumda vücuttaki kan miktarı azaldığından tansiyon düşer ve beyin kanaması önlenmiş olur. 

Yüksek tansiyonun önemli bir riski de, böbreklerin süzme fonksiyonlarını bozması ve yetmezliğe sebep olmasıdır. Neticede böbreklerde kanama ve hücre ölümleri ortaya çıkar daha sonra da böbrek çalışmaz hâle gelir.

Ateroskleroz ve yüksek tansiyon için tavsiyeler
Doktor kontrolünde C vitamini almak, tuz alımını azaltmak, egzersiz yapmak, kilo vermek, alkolden uzak durmak, sebze-meyve tüketimine ağırlık vermek gibi tedbirlerin damar sertliği ve hipertansiyona karşı en temel koruyucu faaliyetler olduğu anlaşılmıştır. Bir çalışmada sebze-meyve ağırlıklı beslenenlerin sadece % 2'sinde yüksek tansiyon bulunurken, sık et yiyenlerin % 26'sında hipertansiyon varlığı tespit edilmiştir. 

Dipnotlar
1. Jean Carper (2000) Your Miracle Brain. Sayfa 320.
2. Sacco RL ve arkadaşları (1999) JAMA 281 (1): 53-60.

 

////////////////////////////////////

 

İnternetten Sağlık Haberleri 
Prof.Dr. İ. Hakkı İHSANOĞLU   ihihsanoglu@sizinti.com.tr

 


Kalp hastalığı ağız sağlığı ile ilişkili mi? Kalp hastalığının bir numaralı ölüm sebebi olduğu bilinmesine rağmen, ağrılı çenenin gelmekte olan kalp krizinin veya kalp hastalığının belirtisi olabileceğinin pek bilinmediği tespit edildi. Amerikan Genel Diş Hekimliği Akademisi'nin sözcüsü, ağız sağlığı ile vücut sağlığı arasındaki alâka ve ağızdaki uyarıcı belirtilerin daha önemli bir sağlık problemini gösterebileceği hakkında insanları eğitmenin hayat kurtarıcı olabileceğini söylemektedir. Araştırmalar kalp hastalıkları dahil, sistemik hastalıkların % 90'dan fazlasının ağızda belirti verdiğini göstermiştir. Kalp hastalığı hikâyesi olan hastaların dikkatli bir şekilde diş muayenesinden geçirilmesi ve gerekiyorsa tedavi uygulanması, vücut sağlığı için gereklidir. Dişleri veya dişetlerini etkileyen bir iltihabın tedavi edilmesi, hipertansiyon ilâçlarının dozunun azaltılmasını sağlayabilir. Yeni araştırmalar, dişetleri hasta olan kişilerde kalp krizi riskinin daha fazla olduğunu göstermiştir. İltihaplı dişetlerindeki bakteriler yerlerinden ayrılırlarsa, kan akımına girebilir ve kan damarlarına yapışıp pıhtı oluşumuna yol açabilir. Dişeti hastalığının belirtileri; kanama, şiş dişetleri, kötü koku, ağızda ağrı, dişetlerinde çekilme, dişetleri ile diş arasında iltihaptır. Fırçalayarak dişte plâk oluşumuna mani olunması, dişeti hastalığına yakalanma ihtimalini azaltacaktır. (Aetna InteliHealth 07.05.2003)

'Karışık yağlı' bir diyet, daha besleyici olabilir: Journal of the American Dietetic Association'ın Mayıs sayısında sonuçları yayımlanan bir çalışmada, 14.000 Amerikalı çocuk ve yetişkinin diyet alışkanlıkları incelendi. Yiyeceklerin hem düşük yağlı hem de normal şekillerinden yiyenlerin (karışık yağlı beslenenler) sadece düşük yağlı veya yüksek yağlı beslenenlere göre daha fazla kalsiyum, fosfor, magnezyum, demir, çinko, lif, A, B, C vitamini ve folat aldıkları gösterildi. Araştırmacılar, düşük yağlı veya karışık yağlı beslenenlerin yüksek yağlı beslenenlere göre daha eğitimli ve daha zengin olabileceğini kabul ediyorlar. (Aetna InteliHealth 06.05.2003)

Düzenli açlık; sağlığı iyileştirebilir: Yeni bir çalışma, düzenli açlıkların, toplam gıda alımı sabit kalsa bile, sağlık üzerine faydalı olduğunu gösterdi. Düzenli açlığın faydaları daha uzun ömürden daha az strese ve insülinin daha etkin olmasına kadar değişebilmektedir ve normal gıda alımının % 40'ı kadar kısıtlama yapılan farelerdeki faydalı tesirlere benzerdir. Bu çalışma birçok ülkede önemli bir sağlık problemi olan aşırı beslenme ile mücadelede, günde bir öğünü atlamanın kullanılabileceğini düşündürmektedir. Proceedings of the National Academy of Sciences'ın internet sayfasında yayımlanan çalışmayı yapan araştırmacılar, farelere faydalı olan açlığın insanlar için de faydalı olup olmayacağını ortaya koyacak bir çalışma yapmayı plânlıyorlar. (Aetna InteliHealth 29.04.2003)

Aynı zamanda birkaç hayat tarzı değişikliği yapmak, kan basıncını daha fazla azaltıyor: Premıer adı verilen ve 1998'de başlayan bir çalışmada, çoğu fizikî açıdan inaktif ve şişman olan 810 kişi üzerinde çalışıldı. Bu kişilerin büyük kan basınçları 120�159 mmHg, küçük kan basınçları 80�95 mmHg arasında idi ve bu kan basınçları normalden hafif yüksek veya birinci safha hipertansiyon anlamına geliyordu. Hipertansiyon tedavisinde tavsiye edilen hayat değişiklikleri, kişi kilolu ise, kilo vermeyi, tuz ve diğer sodyum çeşitlerini azaltacak şekilde sağlıklı beslenmeyi, fizik aktiviteyi artırmayı, alkol ve sigarayı bırakmayı kapsamaktadır. Katılımcılar 3 gruba ayrıldı. Birinci gruba, sadece diyetle ilgili tavsiyelerde bulunuldu; ikinci gruba, davranış değişikleri yapmaları için geniş bilgiler verildi; üçüncü gruba ise, bu bilgilere ek olarak hipertansiyon tedavisinde tesirli olduğu bilinen DASH diyeti uygulandı. Bu uygulamalarla hipertansif olanların oranı ilk grupta % 38'den sadece % 26'ya; ikinci grupta, % 37'den % 17'ye, üçüncü grupta, % 37'den % 12'ye düştü. Çalışma kan basıncının düzenlenmesinde tavsiye edilen değişikliklerin bir arada yapılmasının daha tesirli olduğunu göstermektedir. (Sciencedaily ve NIH News, 23.04.2003)

 

//////////////////////////////////////

 

Dünyamızı Saran Hassas Denge 
Ali DEMİRCİ   ademirci@sizinti.com.tr

 


Kâinata nereden bakarsak bakalım, onda harika bir nizamın olduğunu görüyoruz. Rüzgârların yağmur yüklü bulutları karalara taşımasından, Ay'ın Dünya'mızı geceleri bir kandil gibi aydınlatmasına ve Dünya'mızın Güneş etrafındaki harikulâde bir hızla dönüşüne kadar (saatte ortalama 110.000 km) her şey bu mükemmel dengenin bir ifadesidir. Bu denge ve sistemler aralarındaki münasebetler dikkate alınarak incelendiğinde, hepsinin insanoğlunun hizmetine sunulduğu anlaşılacaktır. Öyle bir lütuf ki; ikamet edeceğimiz evin elektrik, su, telefon ve ısınma için gerekli sistemlerini henüz inşaat safhasındayken ayarladığımız gibi, yeryüzü de insanoğlunun bütün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, daha yeryüzüne ayak basmasından önce hazırlanmıştır. 

Yağmur damlalarının boyutlarından tutun da ağaçların uzunluklarına, rüzgârın hızına ve yerçekim kuvvetinin vücudumuzla olan ahengine kadar her şey, yeryüzünün insan için yaratıldığını gösteriyor. İnsanoğlu dışındaki varlıklar ele alındığında, bundan farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Nitekim her defasında onlarcasını yediğimiz halde göldeki balıklar hâlâ oltamıza takılmakta, süt, et ve derisinden faydalandığımız hayvanlar bir kere olsun isyan etmemektedir. Yine hava ve su küredeki pek çok mucizevî faydalar yanında, dünyamızın taşküresini meydana getiren bütün kayaçlar incelendiğinde, her birinin çeşitli enerji kaynağı ve maden olarak insanın hizmetinde olduğu görülecektir. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Her şeyden belli bir şekilde istifade edebilme potansiyeli açısından, şuurlu tek varlık insandır. 
4,5 milyar yıllık geçmişi olan Dünya'da insanın macerası yaklaşık 100.000 yıldır. Hamam böceklerinin bile 200 milyon yıllık fosillerine rastlanıldığı düşünülürse, ne kadar yeni bir varlık olduğumuz daha iyi anlaşılmış olur. Bu genç yaşına rağmen insanoğlu, kendisine bahşedilen aklı ile, yeryüzünden istifade etmiştir. Ancak bu istifade ediş günümüzde öyle büyük boyutlara gelmiştir ki; önceleri hiç bozulmaz zannedilen ekosistem, bundan büyük zarar görmüştür. 
Milyarlarca yıldan bu yana, muazzam bir denge içerisindeki yeryüzü ekosistemi, insanoğlunun sınır tanımaz ve açgözlü davranışları ile büyük değişmelere uğramış ve bozulmuştur. Özellikle 150-200 yıldan bu yana yapılan yanlış ve ölçüsüz uygulamalar ile yeryüzünün atmosferi ve su kaynakları çoğu yerde kirletilmiş, bitki örtüsünün büyük kısmı tahrip edilmiş ve milyonlarca yıldır varlığını devam ettiren çeşitli bitki ve hayvanın nesli tükenmiştir. Son yıllarda karşılaştığımız en önemli problemlerden birisi de küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişiklikleridir.

Açgözlülüğün neticesi: Küresel ısınma

İnsanoğlu, yaşadığı çevrede diğer canlılara oranla, büyük değişikliklere sebep olmuştur. Artan nüfus ve gelişen teknoloji ile birlikte gün geçtikçe daha da artan bu tesirler, ekolojik dengeyi bozmuştur. Yine bu tesirler sebebiyle, daha önceleri tabii sebeplere bağlı olarak yavaş değişim gösteren iklim, artık ortalama bir insan ömründe bile hissedilebilecek bir değişim sürecine girmiştir. Peki bu değişimin sebebini, bütünüyle insanın aktivitesine bağlamak doğru mudur? Ne yazık ki bu sorunun cevabı büyük oranda evet olacaktır. Çünkü yapılan çalışmalar göstermektedir ki, dengeli bir seyir izleyen yeryüzü ikliminde, özellikle son bin yılın son çeyreğinde ani sıcaklık değişiklikleri meydana gelmiştir (Şekil 2). Bu dönem, fosil yakıtların kullanılmaya başlandığı endüstri çağından günümüze kadar olan zaman dilimini içine alır. 
İnsanların; sanayi, ulaşım veya günlük kullanım gayesiyle petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtları tüketmesi, karbondioksit, metan ve ozon gibi sera etkisine sahip gazların atmosfer içindeki nispetlerinin artmasına sebep olmuştur. Bu tip tesirlerin oranı yerden yere değişmekle beraber, atmosferde hava sıcaklığının artmasına sebep olmaktadır. Nitekim atmosferdeki sera gazlarının miktarı incelendiğinde, bunların oranlarında 1750 yılından bu yana büyük artış olduğu görülecektir (Tablo 1). En önemli sera gazlarından biri olan karbondioksitin konsantrasyonu, 1750'den günümüze % 31 oranında artmıştır (Şekil 1). Bu artış miktarı metan gazı için % 151, ozon gazı için ise % 36'dır.
Yapılan çalışmalar göstermektedir ki, önceleri tabii olarak atmosferde yavaş yavaş meydana gelen ısınma, özellikle endüstri çağından bu yana (1750) yoğunlaşan insan aktiviteleri ile daha da artmıştır. 20. yüzyıl boyunca küresel ölçekte hava sıcaklığında 0,6 ºC (±0.2 ºC)'lik bir artış olmasına rağmen, bunun şimdiye kadarki tesirleri çok büyük olmuştur. Başta kutuplardakiler olmak üzere, kara içlerindeki buzulların erimesi, bu değişimin doğrudan tesiri ile meydana gelmektedir. Buna karşılık bölgeden bölgeye şiddeti ve niteliği değişmekle birlikte; deniz seviyesinin yükselmesi, âni ve sağanak yağışlar, sel ve kuraklık gibi olaylarda sıklık ve şiddet açısından meydana gelen artışlar da iklim değişmesinin dolaylı tesirleri arasında sayılabilir. İklimde meydana gelen değişikler başta insanoğlu ve onun yeryüzündeki bütün faaliyetleri olmak üzere, flora, fauna ve sonuçta bütün ekosisteme tesir etmektedir. Yapılan son çalışmalar göstermektedir ki, iklim değişiminin en büyük zararları Türkiye'nin de içinde bulunduğu orta ve yüksek enlemlerde yer alan ülkelerde görülecektir.

Tahribatın boyutları

İklim değişikliği atmosfer gazlarının tek başına veya karşılıklı tesirleri sonucunda meydana gelmektedir. Bunlardan birinde meydana gelen bir değişiklik bir zaman sonra diğerine sıçramakta ve bu tesir, bir süre sonra ekosistemin diğer parçalarına yayılmaktadır. İnsanoğlu bu zincirin biraz ileri halkaları ile daha yakın münasebette bulunduğu için, başlangıçta, bu iklim değişimini fark edememiştir. Ancak özellikle son 50 yılda, iklimin diğer yıllara göre anormal olarak değiştiğini gösteren pek çok gösterge meydana gelmiştir. Küresel boyutta ortalama hava sıcaklığında artışlar, kutuplar ve kara içlerinde yüksek alanlardaki daimi buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, taşkın, kuraklık ve yağışların sıklık ve şiddetlerinde artışların görülmesi, bu göstergelerin en önemlileridir. Ancak değişiklikler bunlar ile sınırlı kalmamış, kısa zaman sonra bunların dolaylı tesirleri de, başta flora, fauna, insan ve aktiviteleri olmak üzere bütün ekosisteme yayılmıştır. 

Yeryüzü genelinde ortalama hava sıcaklığı 1861 yılından bu yana yükselmektedir. Bu yükselme, yıldan yıla bazı değişiklikler göstermekle birlikte, yirminci yüzyılda 0,6 ºC (±0,2 ºC) olarak belirlenmiştir. Sıcaklığa bağlı olarak, Asya ve Afrika kıtası başta olmak üzere bazı bölgelerde kuraklığın şiddet ve sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir (IPCC, 2001-a).
Uydu verilerine göre, 1960 yılından bu yana kar örtüsünün dağılım alanlarında % 10'luk bir azalma meydana geldiği görülmektedir. Yirminci yüzyıl boyunca, kutup bölgelerinin yanı sıra kara içlerindeki dağ buzullarında da büyük nispette geri çekilmeler saptanmıştır. 1950'den bu yana, Kuzey Yarımküre’nin ilkbahar ve yaz dönemlerinde, buzulların denizlerde yayılış alanlarında yaklaşık % 10-15'lik bir azalma meydana gelmiştir (IPCC, 2001-a). 

İklim değişmelerine bağlı olarak, 20. yy boyunca global deniz seviyesinde ortalama olarak 0,1-0,2 metre bir yükselme meydana gelmiştir. Bu yükselmeye, buzulların erimesi sebep olmaktadır. Bu durumun sera gazlarının konsantrasyonu aynı kalsa bile önümüzdeki birkaç yüzyıl daha süreceği tahmin edilmektedir. 
Dünya genelinde yağışın dağılış ve miktarındaki değişmesine bakıldığında; 20. yüzyılda, Kuzey Yarımküre’de orta ve yüksek enlemlerin pek çok bölgesinde, her on yılda bir yağışın % 0,5-1 oranında arttığı, buna karşılık subtropikal bölgelerde (10º N -30º N) % 0,3 azaldığı görülmektedir. Bu durum yeryüzüne her sene aynı miktar yağış düştüğünü beyan eden Efendimiz’in (sas) bir başka mucizesini de teyit etmektedir. Şayet okyanuslar yeryüzünün yaklaşık % 75'ini kaplamasaydı, bu harika mekanizma işlemeyecek, yeterli buharlaşma olmadığından, canlılar ihtiyacı olan suyu bulamayacaklardı. 

Geçmişte iklim değişiklikleri

Jeolojik zamanlar boyunca yeryüzü birçok iklim değişikliğine sahne olmuştur. Yeryüzü ekosisteminde büyük hareketleri de beraberinde getiren bu değişmelerin sebepleri günümüzde tam olarak çözülememiştir. Atmosferde bulunan karbondioksit ve sera gazlarının nispetlerindeki değişiklikler, iklim değişikliklerinin de en önemli sebepleri arasındadır. 

Yeryüzü, özellikle içinde bulunduğumuz dördüncü jeolojik zamanda (kuaterner), çok büyük buzul dönemlerine sahne olmuştur. Bilhassa okyanus tabanı tortullarının incelenmesi ile ortaya çıkan verilere göre yeryüzünde, kuaterner boyunca 50 buzul ve buzul arası dönem yaşanmıştır (lowe ve walker, 1999). Buzul dönemlerinde düşen hava sıcaklıkları buzul arası dönemlerde tekrar yüksel- miş ve yeryüzü uzun yıllar boyunca büyük sıcaklık değişikliklerine sahne olmuştur. Dünya genelinde düşünüldüğünde bazı alanlarda glasiyal (buzul) ve interglasiyal (buzul arası) dönemlerdeki sıcaklık farkı 15 ºC'yi bulmuştur.
Kuaterner boyunca orta ve yüksek enlemlerdeki buzullar, buzul dönemlerinde ekvatora doğru yaklaşmış, buzul arası dönemlerde ise geri çekilmiştir. Nitekim günümüzden yaklaşık 18-23 bin yıl öncesinde meydana gelen son buzul dönemi olan Würm'de; Kanada, Kayalık dağları, Avrupa, Asya, Grönland ve Antarktika buzullarının toplam yüzölçümü 33,5 milyon km² iken, bugün bu değer 14,4 milyon km²'ye düşmüştür (Şekil 3). Bu buzulların kalınlıkları ise Würm'de ortalama 7.900 m iken, günümüzde 2.300 metreye düşmüştür (Dawson, 1996). Ekvatora yakın enlemlerde çöl ve savan iklim sınırları, muhtemelen birkaç enlem yukarı ve aşağıya doğru değişmiş olabilir. Sıcaklık ve yağış değerlerindeki değişmelere paralel olarak, toprak oluşum süreçleriyle diğer fiziko-kimyevî prosesler de değişikliğe uğramıştır. Yağış miktarındaki farklılıklara bağlı olarak akarsu rejimlerinde periyodik olarak değişiklikler meydana gelmiştir. Bu dönemlerde yeryüzünde meydana gelen en önemli hadiselerden biri de deniz seviyelerindeki alçalma ve yükselmedir. Deniz ve okyanuslarda su seviyesinde 150 metreye kadar alçalma ve yükselme gözlenmiştir (Dawson, 1996). Bütün bu değişikliklere bağlı olarak, kuaterner süresince, bitki ve hayvan toplulukları da kendileri için daha uygun alanlara kaymışlardır. Mukaddes kitaplarda bahsi geçen Tufan hadisesinin de bu dönemlerden birini temsil ettiğini düşünebiliriz. 

Nasıl bir gelecek?

Yapılan araştırmalara göre; yeryüzünün ortalama hava sıcaklığının 1990 yılından 2100 yılına kadar 1,4 ile 5,8 ºC arasında artacağı tahmin edilmektedir. Buzul dönemlerindeki ortalama sıcaklığın günümüzden sadece 6 ºC (±2 ºC) daha az olduğunu düşünürsek, bu artışın ne kadar büyük değişikliklere sebep olabileceğini tahmin edebiliriz. 
Bu tahminlere göre, global olarak atmosferdeki su buharı konsantrasyonu ve yağış miktarı 21. yüzyılda artacaktır. Bilhassa 21. yüzyılın ikinci yarısında yağış miktarının, Kuzey Yarımküre'nin orta ve yüksek enlemleriyle Antarktika'da artış göstereceği tahmin edilmektedir. Buna karşılık ekvatora yakın enlemlerde bölgeden bölgeye değişmekle birlikte yağış miktarında yer yer azalma ve artma görülebilecektir. Kar örtüsüne baktığımızda ise; Kuzey Yarımküre'deki kar örtüsünde ve deniz yüzeyini kaplayan buzulların yayılış alanlarında daha fazla daralma beklenebilir. 
Deniz suyu seviyesinde de 1990 ile 2100 yılları arasında 9 cm ile 88 cm arasında bir yükselme beklenmektedir. Bu durum da, çoğunlukla deniz ve okyanus suyundaki ısınmaya bağlı olarak meydana gelen genleşme ve buzulların erimesinden kaynaklanmaktadır. Bunlar içerisinde okyanus suyu genleşmesinin katkısı 0,11 ile 0,43 m arası, buzul erimelerinin katkısı ise 0,01 ile 0,23 m arasında tahmin edilmiştir (IPCC, 2001-b).

Atmosferdeki sera gazlarının konsantrasyonu şu andaki oranı ile sabit kalsa bile, atmosferin ısınması buna bağlı olarak deniz seviyesinin yükselmesi ve diğer tesirlerin de birkaç yüzyıl daha devam etmesi beklenmektedir. 

İklim değişmesinin küresel ve bölgesel ölçekteki tesirleri değişmekle beraber, meydana gelmesi muhtemel olan problemlerden bazıları şunlardır:
1- Yaz sıcaklıklarında artış, düzensiz atmosfer olayları, ani sıcaklık yükselmeleri, ani yağışlar, fırtına ve doluların görülmesi.
2- Kuraklığın şiddet ve sıklığında artma, çölleşmenin artması, kurak ve yarı kurak bölgelerde göl ve akarsu kaynaklarının kuruması, baraj suyu seviyesinde düşme.
3- Deniz seviyesinin yükselmesi, alçak kıyı alanlarının, deltaların ve bazı adaların su altında kalması.
4- Sel ve taşkınların, buna bağlı olarak heyelan ve erozyonların sıklık ve şiddetlerinde artış. 
5- Su kaynaklarının miktar olarak azalması, kalite açısından bozulması ve yeraltı suyu seviyesinde düşme.
6- Bitki örtüsünün tür sayısı ve dağılış açısından değişikliklere uğraması.
7- Vahşi hayvanların hayat alanlarının değişmesi, bazılarının göç etmesi veya yok olması.
8- Yüksek sıcaklıklar ile kurak dönemlerde orman yangınlarının artması.
9- Ziraî hastalık ve böcek zararlarında artışların olması.
10- Artan sıcaklar ve hava kirliliği- ne bağlı olarak kalb, astım ve akciğer hastalıklarının artması, tansiyon ve kalb sebebiyle ölen yaşlı sayısında ve sel, fırtına gibi olaylara bağlı olarak meydana gelen ölüm ve hastalıkların artması.
11- Ziraî ürünlerin veriminde azalma ve buna bağlı olarak pek çok bölgede yaşanan gelir kayıplarının ve fakirliğin artması.
12- Kış turizminin zarar görmesi.
13- Şehirlerde içme suyu açısından yaşanan problemlerin artması.
14- Hidroelektrik santrallerden enerji üretimindeki riskler.
15- Nehir taşımacılığının aksaması veya bozulması.

Netice

Yeryüzünde fakirlik, açlık, harpler ve çevre problemlerinde olduğu gibi, iklim değişikliğinin de aslında tek bir sebebi vardır. İnsanoğlunun, üzerinde yaşadığı yeryüzünün gerçek değerini ve kendisinin de bu mekandaki varlık gâyesini idrâk edemeyişi... Sıtmaya karşı bataklığı kurutmak yerine sivrisineklerle uğraşmak gibi, netice vermeyen işlerle vakit kaybedilmekte, bir problemi hallettiğimizi sanırken, arkasından yenileriyle karşılaşmaktayız. Görünen odur ki; açgözlülük, bencillik, vurdumduymazlık ve hepsinden önemlisi de inanç ve ahlâk zayıflığı devam ettiği sürece, insanoğlu problemlerle karşılaşacaktır. Kâinat kitabındaki câri kanunları ve makasıd-ı İlâhî'yi anlayarak, tabiatın bir emanet olduğu şuuruyla hareket edersek, üzerinde yaşadığımız dünyada daha huzurlu bir hayat sürmemiz mümkün olabilecektir. 



Kaynaklar
- Dawson, A. G., 1996, Ice Age Earth, Late Quaternary Geology and Climate, Thomson Publishing company, New York.
- Lowe, J. J., Walker, M. J. C., 1999, Quaternary Environments, Longman Group Ltd., England.
- IPCC, 2001-a, Climate Change 2001: The Scientific Basis. Contribution of Working Group I to the Third Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Cambridge University Press, Cambridge, United Kingdom and New York, NY, USA, 881 pp.
- IPCC, 2001-b, Climate Change 2001: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. Contribution of Working Group II to the Third Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Cambridge University Press, Cambridge, United Kingdom and New York, NY, USA, 1032 pp.

 

//////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Manavi Boşluk ve İntihar 
Beşir ALTUN   baltun@sizinti.com.tr

 


Gecenin karanlığını yırtarcasına haykıran ambulans, hastahanemizin önüne her yanaştığında yüreğim kabarmaya başlar. Acil servisin kapısından giren sedyede bir gencin hareketsiz yattığını gördüğümde ve yakınları bunun bir intihar teşebbüsü olduğunu söylediklerinde, "Eyvah! İşte altın nesil olabilecekken, hepimizin suçu olarak hem dünyasını, hem de âhiretini kaybeden birisi daha.." diyerek, yapılabilecek hâlâ bir şey vardır, ümidiyle koşarım.

Maalesef birçoğunda geç kalmışızdır. Bazen erken davranıp kurtardıklarımızla yakından ilgilenerek, onlardan niçin böyle bir yola baş vurduklarını, intihardan nasıl bir kurtuluş beklediklerini ve teşebbüslerinin altında yatan sebepleri öğrenmeye çalışırım.
Acil servis doktoru olmam ve intiharlarla çok fazla karşılaşmam bu problemin; toplum ve ruh sağlığı ile olan ilgisine ve meselenin metafizik boyutuna eğilmemi sağlamıştır. 
Sağlıklı bir toplum, bedenî ve ruhî yönden sıhhatli fertlerden oluşur. İnanç boşluğunun ve ekonomik sıkıntıların giderek artması, fert ve toplum psikolojisine menfî tesir etmekte, insanları hayat problemleri karşısında güçsüz düşürerek patlama noktasına götürmektedir. Bilhassa zayıf karakterliler, yeterli aile ve yakın çevre desteği göremeyen, her şeyi kendi gücüyle çözmeye çalışan, ama bunda da başarılı olamayan insanlar, zaman zaman bunalıma girmekte ve beklenmedik bir anda intihar girişiminde bulunmaktadır.
İnsanların karşı karşıya kaldıkları ruhî rahatsızlıklar, sadece toplumumuz için değil; yaşadığımız asırda bütün milletlerin önünde duran önemli problemlerdendir. Dünya Sağlık Teşkilatı'nın 2001 raporunda, dünya nüfusunun dörtte birinde psikolojik problemler olduğu belirtilmektedir. 185 ülkeden elde edilen bilgilere göre, depresif bozukluklar, dünyada dördüncü önemli hastalık sebebi sayılmaktadır. Yine aynı raporda, dünyada her yıl 1 milyon insanın intihar ettiği ayrıca 10-20 milyon kadar insanın da başarısız intihar teşebbüsünde bulunduğu belirtiliyor.

Yapılan araştırmalar; ölümle neticelenen intiharların genellikle 30-40 yaş arası bekâr ve işsiz erkeklerde, şizofreni ve depresyon teşhisi konan kişilerde daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır. İntihar teşebbüsleri ise; 30 yaş altı bekâr işsiz kadınlarda ve depresyon teşhisli hastalarda daha çok tespit edilmiştir. Bu kişilerin ekseriyeti daha sonra ölümle neticelenenen ikinci intihar teşebbüsüne girişmektedir. 
İntihar vak'alarının görünürdeki sebepleri; ağır seyreden kanser, ülser, kalb-damar ve sara ile çeşitli sakatlıklar, kişinin kendini çaresiz ve ümitsiz hissettiği sıkıntılı hayat şartları gibi risk faktörleri sayılmakla birlikte, asıl faktörün kadere ve âhiret gününe iman eksikliği olduğu kabul edilmektedir. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunun unutulması, alışılmış rahatlığın ve zevklerin kaybedilmesi karşısında panikleme, Allah'ın âdil ve rahîm olduğu, sabrın ehemmiyeti gibi temel akidelerin eksikliği, kişiyi hayata bağlayan bütün dalların kesilmesine yol açmaktadır. Bu durumda insanın can yoldaşı denilecek seviyede, kalb ve vicdan kültürü zengin bir arkadaş çevresinin olmaması, en büyük eksikliklerdendir. 
Ailede intihar girişiminde bulunmuş kişilerin varlığı, aile içinde intihar girişimine bir yatkınlık oluşturmakla birlikte bu konudaki bilgiler çok net değildir.
Jama dergisinin Mart 2002 sayısında, Amerika Birleşik Devletleri'nde son yıllarda gençler arasında intihar vak'alarının dikkat çekici bir artış gösterdiği belirtilmektedir. Ölüm sebepleri arasında intiharın, kolej öğrencilerinde ikinci; 14-24 yaşlarındaki kişilerde üçüncü; 5-14 yaşındaki çocuklarda ise, altıncı sıraya yükseldiği ifade edilmektedir. Aynı araştırmada; 1950'den bu yana 15-24 yaş beyaz ırk erkeklerde, intihar sıklığının üç kat, kadınlarda ise; iki kattan daha fazla arttığından bahsedilmektedir. Ayrıca intihara yönelen insanlarda, bu teşebbüs öncesinde şu belirtiler müşahede edilmiştir:
-Yeme ve uyuma alışkanlıklarında değişiklikler;

-Aile ve arkadaşlardan uzaklaşma; 
-Daha önce hoşlandığı işlere karşı alâkanın azalması;
-İlâç veya alkol kullanımı;
-Umutsuzluk, suçluluk duygusu, bıkkınlık ve huzursuzluk şikâyetleri, dikkat dağınıklığı ve başarılardaki azalma;
-Kendisi için önemli olan eşyaları başkalarına verme...
Çevresinde bu belirtilerden birkaçını görenlerin, bu belirtileri taşıyan kişilere daha dikkatli davranmaları, onlarla yakından ilgilenmeleri ve sıkıntılarına ortak olmaları çok önemlidir.

İntihar düşüncesinde olan birçok gençte, depresyon veya kötü madde kullanımı gibi tedavi edilebilir bozukluklar bulunmaktadır.

Çeşitli intihar şekilleri bulunmakla beraber, âcil servislere en fazla zehirlenme vak'ası gelmektedir. Tabii ki gelen her zehirlenme intihar maksatlı olmamakla beraber, yine de ilk sırayı intihar etmek gayesiyle ağızdan ilâç alan hastaların alması, konuya verilmesi gereken önemi göstermektedir.

Çocuklarda ilâç zehirlenmesi
İntihar olmamakla beraber tedbirsizliğin ve umursamazlığın azamî derecede yaygınlaştığı cemiyetimizde, zehirlenmelerin yaklaşık % 50'si beş yaş altındaki çocuklarda görülmektedir. Ailenin bir anlık ihmalinin masum yavrularda doğuracağı kötü neticelerin başında gelen zehirlenme vak'alarının sebebi; çocukların ilk yaşlarda tadı nahoş, kokusu ve görüntüsü bozuk olan maddeleri yeme-içme eğiliminde olmaları, daha da önemlisi, büyüklerin bu konudaki hataları, çocukların yanında özendirici şekilde ilâç almalarıdır. Çocuklar büyüklerinin yaptıklarını özenle taklit ederler. Evdeki yaşlıların kullandıkları ilâçları çocukların yanında: "Bu pembe ilâç benim tansiyon hapım, bu beyaz ilâç benim romatizma hapım, yeşili de mide hapım.." diyerek, çocuğun eline geçirdiği ilk fırsatta aynı işlemi kendine tatbik edeceği gerçeğini doğurmaktadır. İlâç alımı ile zehirlenen çocuklara bunu neden yaptığı sorulduğunda: "Dedem ve ninem de içiyor, onlara niçin kızmıyorsunuz?" şeklinde cevap vermeleri, büyüklerin ilâç alımı konusundaki hassasiyetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. 

Yetişkinlerde ilâç alımının intiharla ilişkisi
Yetişkinlerde zehirlenmelerin en sık görülen sebebi, intihar maksadıyla ilâç alınmasıdır. Birçok zehirin panzehiri olmadığından, hastaların acil servislere geç getirilmelerinden ve erken teşhis imkânlarındaki yetersizliklerden kaynaklanan ölüm nispetleri; % 5-8'e kadar çıkmaktadır. Giderek artan nispette rastlanılan intihar maksatlı zehirlenmeler sebebiyle başta aile ve yakın çevrede, daha sonra ise toplum çapında oluşan sıkıntılar, ülkemizin temel yapısını sarsmaktadır. Bu durum, maddî-manevî bunalımlar içinde yaşayan insanların problemlerini çözmede birer engel olarak karşımıza çıkmaktadır.
Meselenin köklü çözümü için dünya çapında bir mânevîyat seferberliğine ihtiyaç varken, tıp doktorlarının, "Hiç olmazsa bu genci kurtarabilir miyim?" gayretinden fazla bir şey yapılmamaktadır. Zehirlenmelerde yapılması gereken; hastayı kusturma, mide yıkama, antidot (panzehir) ilâç uygulaması veya ileri merkezlerde uygulanan hemofiltrasyon (kanın temizlenmesi) metoduyla kandaki toksik maddenin uzaklaştırılması gibi tıbbî müdahalelerdir. Ancak olayın üzerinde herkesin dikkatle durması gereken bir diğer yön; insanları intihar etmeye yönelten gerçek sebepleri ortadan kaldırmadan, acil hekimlik hizmeti ile başarıya ulaşamayacağımızdır.
Buradan hareketle, bedenî ve ruhî yönden sıkıntısı olan insanlarla ilgilenmek, hem devletin, hem din adamlarının, hem de psikologların görevidir. Bedenî ve ruhî yönden sağlıklı olan insanların yapabileceği yardımlar da vardır. Sağlıklı bir toplum için, herkesin herkesi kendi kardeşi gibi bilip insanlarla ilgilenmesi ve başına gelmesini istemediği şeylerin başkalarının da başına gelmemesi için gayret göstermesi önemlidir. İnsanlar birbirlerini sevmeye, birbirlerinin sıkıntıları ile ilgilenmeye ve birbirlerini sağlıklı düşünmeye yönlendirmelidir. Böylece insanlara yalnız olmadıkları, kendilerine destek ve değer veren insanların olduğu hissettirilir. Bu da, intihar teşebbüsünde bulunan kişilerin bu fikirden uzaklaşmasını ve daha sağlıklı düşünmesini sağlar. 
Yüce Allah, "Allah'ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin.." (İsra, 33) buyurmaktadır. Prof. Dr. Suat Yıldırım, âyetin açıklamasında, "Öldürme yasağına insanın kendisi de dahildir." demektedir. Bu sebeple intihar teşebbüsü düşüncesinin, sağlıklı bir Müslüman'da bulunmayacağı açıktır. Ancak, şuur dışı bir davranış neticesinde gerçekleştirilen intihar teşebbüsünden sonra pişmanlık ve utanç duyulması, bu kişileri suçlamamak, aksine bunlara yardım etmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Kader bizi, acil servisine zehirlenerek gelen intihar vakalarına koşmakla vazifelendirmiş ise; bu vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmalıyız. Toplumun eğitim ve terbiyesiyle vazifelendirilmiş kişiler de, mesuliyetlerini müdrik olarak, "Altın Nesil" olabilecek gençlerin bir sedye ile hastahanelere taşınmaması için gece-gündüz çalışmalıdırlar.

 

///////////////////////////////////////

 

Bal Arısına İlham Edilen Arı Sütü 
Prof.Dr. Mehmet CİHANOĞLU   mcihanoglu@sizinti.com.tr

 


Bal arısı, Kur'ân-ı Hakîm'de adına müstakil bir sûre (Nahl) bulunan ve mükemmel hususiyetleriyle âdeta apaçık mucize olan bir hayvandır. Adı geçen sûrede; "Rabb’in bal arısına ilham etti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların) kurmakta oldukları çardaklardan evler (kovan) edin. Sonra her çeşit meyveden ye de Rabbi’nin (sana) kolaylaştırdığı (ve ilham ettiği san'atı yayma) yollarına gir. Onların (o arıların) karınlarından, renkleri muhtelif içecekler çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda tefekkür eden bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) kesin bir delil vardır." buyurulmaktadır. (Nahl, 68-69)

Arıya başta bal olmak üzere her biri ayrı ayrı şifa hazinesi olan muhtelif kimyevî maddeleri sentezleme kabiliyeti verilmiştir. Bal arısı denince akla daha çok bal gelmektedir. Oysa arıya yapması için ilham edilen, sadece bal değildir. Son on yılda yapılan çalışmalarda balın dışında polen, arı sütü, arı zehiri, balmumu ve propolis denen maddeler de bal arısının ürünleri arasında sayılmaktadır. 

Arı sütünün hikâyesi

Arı sütü, genç işçi bal arılarının yutak altı ve alt çene bezlerinde ürettirilen ve salgılanan bir maddedir. Genç lârvaların ve erişkin kraliçe arıların temel gıda kaynağıdır. İşçi arının kraliçe (bey) arıya dönüşmesi için onun vücudunda harika değişiklikler meydana getirmeye sebep olacak şekilde ayarlanmış çok hususî bir gıdadır. Aynı soydan gelen işçi arılar ile kraliçe arılar arasında genetik olarak bir farklılık olmadığı halde, arı sütüne verilen özellik sebebiyle kraliçe arı farklılaştırmaktadır.

İşçi arılar, arı sütü yapımında hammadde olarak kullanmak üzere, büyük miktarda polen ve Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/298/298_ari.jpgnektar yer. Müteakiben arı sütünü yutak bezlerinden salgılar. Arı sütü, kraliçe olmak üzere programlanmış genç lârvalara, işçi arılar tarafından doğrudan yedirilir. Sevk-i İlahî ile kraliçe arı lârvası, bu diyete başladıktan hemen sonra daha büyük, daha üstün bir arıya (erişkin kraliçe arı) dönüşür. Bu metamorfoza sebep olmak üzere çeşitli vitamin ve hormonlara ait program kraliçe adayı lârvada mükemmel bir şekilde çalışmaya başlar. Bu harika mekanizmanın hiçbir kademesinden haberi olmayan arı, sadece kendisine ihsan edilen arı sütünü yemekle meşgul olur. 

Kraliçe arı ile işçi arılar arasında yapı ve şekil bakımından önemli farklar vardır. Her arının yapacağı işi bilen Rabb'imiz, onlara ihtiyaçlarına göre organ bahşetmiştir. İşçi arıda çalışma ile ilgili organlar (polen sepetleri, daha güçlü alt çeneleri ve yutak altı bezi ve balmumu bezleri) yaratırken, kraliçe arıda çok hızlı çalışan üreme organları yaratmıştır. Bunlara ilâve olarak işçi arı ortalama 21 günde; kraliçe arı 15,5 günde gelişmesini tamamlar. Kraliçe arı % 40 daha büyüktür ve ağırlığı % 60 daha fazladır. Hayat süresi açısından ortalama olarak kraliçe arı, 5-7 yıl; işçi arılar ise, 7-8 hafta yaşar. Davranış itibariyle kraliçe arı bir günde birkaç bin, hayat boyunca ise 3 milyon yumurta üretir. İşçi arılardan farklı olarak kraliçe arı, arı kovanındaki diğer faaliyetlere iştirak etmez.

Arı sütünün özellikleri

Arı sütü; su nispeti yüksek, lâpa-jel kıvamında, homojen bir maddedir. Sarı beyazımsı renktedir. Keskin kokuludur ve ekşi bir tada sahiptir. Yoğunluğu 1,1 g/cm3'tür. Suda kısmen çözünür. Oda sıcaklığında veya buzdolabında 5 °C'de depolandığında daha akıcı hale gelir. Depolanmış arı sütünde parçacıkların çökmesine bağlı olarak gravürler meydana gelir.
Azotlu maddelerin ortalama % 73,9'u proteinlerdir. 6 temel proteinin 4'ü glikoprotein yapısındadır. Amino asitlerin hepsi insan için temel (vücutta üretilmeyip dışardan almak zorunda olduğumuz) olup, toplam 29 amino asit ayırt edilmiştir. Arı sütünde ayrıca kollagen ve gamma globulin (bağışıklık sisteminin anahtar bir elemanı), glukoz oksidaz, fosfataz ve kolinesteraz gibi enzim ve insülin benzeri bir madde de bulunmaktadır. Bütün şekerlerin % 90'ını fruktoz ve glukoz teşkil eder. 

Yağ terkibinin % 80-90'ı serbest yağ asitleridir. Bu moleküller, arı sütünün yaratılışındaki harika biyolojik özelliklere sebep olan, çoğu kısa zincirli hidroksi yağ asitleridir. Arı sütünün terkibinde bulunan esansiyel (temel) yağ asitleri kandaki kolesterol seviyesini düşürecek hususiyette yaratılmıştır.

Arı sütünün toplam mineral muhtevası, taze ağırlığının yaklaşık % 1'i veya kuru ağırlığının yaklaşık % 2-3'üdür. Temel minerallerden, K, Ca, Na, Zn, Fe, Cu ve Mn vardır. Arı sütü, vitaminler açısından oldukça zengin olup B1, B2, B3, B5, B6 ve H vitamini ihtiva etmektedir. C vitamini eser miktarda bulunur, A, D, E ve K vitaminleri ise bulunmaz. 
Arı sütünün tonik tesirli (zindelik ve kuvvet ilâcı) olduğu, iştahı ve kan basıncını düzenlemeye vesile olduğu, dolayısıyla hipertansiyon ve hipotansiyonda faydası olabileceği, aneminin (kansızlık) düzelmesine, kan yağlarını düşmesine, damar sertliğinin azalmasına, gribin tedavisine sebep olduğuna dair tespitler mevcuttur. Ayrıca bu harika maddeye verilen hususiyetlerden bazılarının, cilt kırışıklıklarına engel olduğu ve yağ bezleri salgısının normale dönmesinde de faydası olduğu anlaşılmıştır. 

Arı sütü ile ilgili yapılan çalışmalar

Arı sütü ile ilgili olarak çok sayıda ilmî makale yayımlanmıştır. Son 10 yıla ait olan bu çalışmaların çoğu, Japonya, Çin, Almanya ve Çekoslovakya kaynaklıdır.
Arı sütü farelere 3 g/kg/gün gibi yüksek dozlarda enjekte edildiğinde bile, zehirleyici tesir göstermez; mutasyonlara da sebep olmaz. Arı sütünün antibakteriyal, fungisidal (bakteri ve mantar üremesini durdurucu) ve antiviral tesiri vardır. Bakterilerden e.coli, salmonella, proteus, basillus subtilis ve s.aureus'a karşı tesirli olduğu gösterilmiştir. Arı sütündeki güçlü antibakteryel proteine "royalisin" adı verilmiştir. Ağızdan veya parenteral (kas içi veya damar içi) yoldan kullanılabilir ilâç haline getirilmiştir. Cilde de uygulanabilir.

Arı sütünün tavuk, bıldırcın ve tavşanlarda üremeyi artırıcı tesirleri olduğu bildirilmiştir. Tavşanlara verilen 100-200 mg/kg arı sütü ile takviye edilmiş normal bir diyetle onların doğurganlık ve cenin gelişmelerinde artma görülmüştür. Diyetin yüksek dozlarda (0,2 g) liyofilize (dondurularak kurutulmuş) arı sütü ile takviyesinden sonra Japon bıldırcınları daha erken olgunluğa ulaşmış ve daha fazla yumurtlamıştır. 5 mg arı sütü /kg gıda olarak kullanıldığında, yumurta üretimi, fertilite (doğurganlık) ve kuluçkadan çıkan civciv sayısı artmıştır. 

Farelerin büyüme hızları günlük l g/kg gıda arı sütü alımı ile az miktarda artmıştır; fakat daha yüksek dozlarda ağırlığı azalmıştır. l kg gıdaya 5 mg arı sütü takviyesi yapıldığında; tavuk, keklik ve sülünlerde ağırlık artışları bildirilmiştir. Farelerde ise, mide içine doğrudan 10, 20 veya 40 mg arı sütü enjekte edildiğinde ağırlık artışı gözlenmiştir.
7 günlükten daha küçük olan buzağılara 0,02 g arı sütü verilmesi (kontrol grubuna göre 6 ay sonra) % l1 -13 daha fazla ağırlık kazandırmıştır. Tedavi edilen buzağıların ölüm oranının daha düşük ve enfeksiyonlara daha dirençli olduğu görülmüştür.

Arı sütü damar içi enjeksiyonu tansiyonun düşmesine sebep olur. Ağızdan alındığında kan şekeri seviyesini yükseltebilir. Kedilere enjekte edilen küçük dozlar hemoglobin ve eritrosit (alyuvar) sayısını artırmış, farelerde 10 mg/kg’lık tekrarlanan dozlar motor aktivite ve kilo kazancını uyarmıştır. Bununla birlikte farelerde 100 mg/kg'lık tekrarlanan dozlar kilo kaybına ve beyin hücre metabolizmasında bozulmaya yol açmıştır. Bir çalışmada koyunlarda arı sütü + progesteron tedavisi ile yumurtlama hızının ve doğurganlığın kontrol grubuna göre arttığı bulunmuştur.

Arı sütü, denek olarak kullanılan ateroskleroz (damar sertliği) oluşturulmuş tavşanlarda kan plazmalarında kolesterol ve trigliserid seviyelerini, arter duvarındaki kolesterol birikintilerini azaltır. Normal tavşanlarda ise, kan plazmasının yağ seviyelerine tesir etmez. Yüksek kolesterollü diyetle beslenen hayvanlarda, kandaki kolesterol mikarını azaltabilir. Tavşanlarda cilt yaralarının ve kemiklerin iyileşmesini hızlandırdığı görülmüştür. Farelerde antienflamatuar (iltihap giderici) tesir gösterir. Şeker hastalığı oluşturulmuş denek farelerde, yara iyileşmesini hızlandırdığı, tümör hücre kültürlerinde inhibitör (durdurucu) tesiri müşahede edilmiştir. Koruyucu ve tedavi edici olarak farelerde tümör büyümesini (özellikle sarkom gibi yavaş büyüyen tümörleri) durdurmaktadır.
Farelerde büyük dozlarda arı sütü kullanıldığında, ölüm oranı yüksektir. Daha küçük dozlarda strese sebep olur, fakat öldürücü değildir. Mide-bağırsak ülserlerine, böbrek üstü bezlerinde ve lenfatik dokularda büyümeye sebep olabilir.
Arı sütünün ışınlanmış farelerde makrofajların ve kan yapıcı kök hücrelerinin aktivasyonu yoluyla kan yapımındaki bozukluğa ve iç iltihaplara karşı koruyucu aktiviteye sahip olduğu da gösterilmiştir.

Arı sütünün insanlara tesirleri 

Arı sütünün kan yağları yüksek insanlarda, serum yağ seviyelerinde azalmaya sebep olduğu gösterilmiştir. Çukurova Üniversitesi Ziraat ve Tıp Fakültelerinde, Kaftanoğlu ve Tanyeli tarafından yapılan bir araştırmada "lösemi, lenf bezi kanseri ve karaciğer kanseri" olan ve 4-7 yaşları arasındaki sekiz çocukta, tedavi ile beraber l g/gün olarak kahvaltıdan önce ağızdan verilen arı sütü ile yapılan takipte, kanda lökosit (beyaz küre), parçalı lökosit ve lenfositlerin dikkati çekecek derecede arttığı, çocukların genel durumlarının düzeldiği ve kilo aldığı bildirilmiştir. 

Yamada ve arkadaşları, arı sütünün insan lenfositlerindeki immünglobülin (Ig) yapımını uyardığını ve meme kanserli hastalarda IgM ve IgG'yi artırdığını göstermişlerdir. Japonya'da National Fisheries Üniversitesi’nden Nagai ve arkadaşları, bal arısı ürünlerinden "bal, arı sütü ve propolis"in antioksidan tesirini araştırmışlar, bu tesirin saf bal ve propoliste, arı sütüne göre daha fazla olduğunu, hücre için toksik olan serbest radikallerin (süper oksit radikali gibi) uzaklaştırılmasında ise, propolis ile arı sütünün en tesirli olduğunu göstermişlerdir. 

Japon araştırmacı Oka ve arkadaşları bir çalışmada farelerde 1 g/kg dozda ağızdan verilen arı sütünün tesirlerini inceleyerek, neticede arı sütünün mast hücrelerinden antijene spesifik igE yapımını ve histamin serbestleşmesini baskıladığını, dolayısıyla alerjik reaksiyonların engellendiğini, makrofaj fonksiyonlarının ve hücre cevabının da düzeldiğini, dolayısıyla otoimmünitenin iyileştiğini göstermişlerdir. 

Arı sütünün yan tesirleri

İnsan üzerinde yapılan ilmî çalışmalarda, çok nadir de olsa, arı sütüne bağlı olarak astım, anafilaksi ve ölüm, eozinoflik gastroenterit, hemorajik kolit ve kontakt dermatit vak'aları bildirilmiştir. Burada en önemli faktör muhtemelen kullanılan arı sütünün dozu ve preparatın şeklidir.
Görüldüğü üzere bal arısının önemli ürünlerinden biri olan arı sütü ile ilgili bilgiler henüz yeterli değildir. Bilhassa insan üzerindeki yararları ve yan tesirleri yeterince araştırılmamıştır. Mevcut araştırmalar ümit vaad etmekle birlikte, tam bir ilâç olarak kullanıma girmemiştir. Bu yüzden yüksek dozlarda ve enjeksiyonla alınması tehlikeli olabilir. Ancak düşük dozlarda ve gıda şeklinde balla karışmış durumda alınmasında fayda vardır. Halk tabiriyle; "Fazlası zarar, ortası karar, azı yarar." düsturunu göz önünde bulundurarak, Rabb’imizin arı vasıtasıyla bizleri sunduğu bu nimetin gerçek değerinin ve şifa yönünün tam anlaşılması için ilmî zemini iyi hazırlanmış geniş çerçeveli yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. 

Kaynaklar
1- Husein MQ, Animal Reprod Sci, 2002
2- Nagai T, Sakai M, Inoue H, Suzuki N. Antioxidative activities of some commercially honeys, royal jeliy, and propolis. Food chemistry. 2001; 75: 237-240.
3- Sver L, Orsolic N, Tadic Z, Nijari B, Valpotic İ, Basic I. A royall jelly as a new potentîal immunomodulatorin rats and mice. Comp Immunol Microbîol Infect Diş 3 996; 19: 31 -38.
4- Oka H, Emori Y, Kobayashi N, Hayashi H, Nomoto K. Suppression of allergic reactions by royal jelly in associated with the restoration of macrophage function and the improvoment of Thl/Th2 celi responses. Int Immunopharmacol 2001; 1: 521-32.
5- Peterscn ve ark, Proc Natl Acad Sci USA, 1998.
6- Abe N ve ark., Celi Immunol, 1997
7- Easmond NC ve ark., J immunol, 1997
8- Laportc JR, Ibaanez L, Vendrell L. Bronkospasm induced by royal jelly. Allergy, 1996;5 1:440. U- Thien FC, Leung R, Plomley R ve ark. . Royal jelly-induced asthma. Med J Aust. 1993; 1: 159:639.
9- Leung R, Ho A, Chan J ve ark. Royal jeliy comsumption and hypersensitîvity in the community. Cin Exp Allergy. 1997; 27: 333-36.
10- Thien FC. Leung R, Baldo BA, et al. Asthma and anaphylaxis induced by royal jelly. . Clin Lxp Aliergy, 1996:26: 216-22.
11- Yonei Y, Shibagaki K, TsukadaN, et al. Case report: haemorrhagic colitis associated with royal jelly intake. J Gastroenterol Hepatol, 1997; 12: 495-99.
12- Murakami K, Fujioka T, Nasu M, et al. A case of eosinophilic gastroenteritis-indueed by "Royal Jelly". Nippon Shokakigyo Gakkai Zasshi, 1994; 91:1447-50.
13- Emori Y, 1999, Biotherapy
14- http//www,fao.org/docrep /w0076E/ wo076el6.htm
15- O. Kattanoğlu, Atilla Tanyeli. The use of royal jelly during treatment of childhood malinnancies. Bec Products, Propeties, applications and apitherapy. Edited by Avshalom Mizrahi and Yaacov Lensky. 1997, Plenum Press, New York, pp. 179-184.

 

/////////////////////////////////////

 

Yediklerimiz İlaçlarımızdır 
Dr. Musa SARAÇOĞLU  

 


Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/289/289_6.jpgHayatımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmemiz, her gün belirli bir miktar gıdanın vücudumuza alınmasına bağlanmıştır. Protein, şeker, yağ, mineral ve vitaminler vücudumuzun ihtiyacı olan beş ana besin unsurudur. Bu maddeleri; et, yumurta, tahıl, sebze, meyve ve içecekler vasıtasıyla alırız. 
Bilhassa son yirmi yıl içerisinde yapılan araştırma ve gözlemler; bu beş ana besin unsurunun yanı sıra, meyve ve sebzelerde bulunan bitki liflerine ve hormonlara, çeşitli kimyevî maddelere, sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesinde önemli vazifeler verildiğini göstermiştir. Yapılan çalışmalarda, şu ana kadar bilhassa iki mühim husus üzerinde durulmuştur. Birincisi, bitkilerdeki bazı maddelerin güçlü antioksidan özelliği olmasıdır. Bilindiği gibi vücutta gerçekleşen ve oksidasyon denen bir grup kimyevî reaksiyon sonucunda ortaya çıkan bazı maddeler, bilhassa DNA üzerinde hasara yol açarak çeşitli hastalıklara zemin hazırlamaktadır. İkincisi ise, bitkilerin yapısında bulunan hususî yapıdaki liflerin, yediklerimizle birlikte istemeden alınan çeşitli zararlı maddeleri emerek dışkı ile vücuttan uzaklaştırmasıdır. Böylece hastalık oluşturma potansiyeli taşıyan çeşitli maddeler kana geçememekte ve zararlı tesir gösterebileceği organlara ulaşamamaktadır. 

Tabiatta bulunan ve bizim için birer sıhhat ve şükür kaynağı olarak yaratılmış sebze ve meyvelerin sağlığımıza olan müsbet tesirleri merak konusudur. Bu çalışmalar, daha çok, geniş halk kitleleri üzerinde yapılan ve belirli miktarlarda sebze ve meyve tüketenler ile daha az tüketenlerin karşılaştırılması ve bunlar üzerinde çeşitli hastalıkların görülme sıklığının incelenmesi şeklindedir. Çalışmalarda genellikle çeşitli kanser türleri ve kronik hastalıkların üzerinde durulmuştur. 

Yiyeceklerin kanserle münasebeti 

Akciğer ve bronş kanserleri: ABD Harvard Tıp Fakültesi'nden Feskanish; Amerikalı kadınlar üzerinde yaptığı bir araştırmada, günde iki porsiyondan (Bir porsiyon 150-200 gram kadar kabul edilmiştir.) çok meyve ve sebze tüketenlerde, akciğer kanseri görülme riskinin % 21-32 oranında daha az olduğunu gözlemiştir. Ayrıca, karnabahargiller (lâhana, brokoli, karnabahar..), turunçgiller ve karotenden zengin sebzelerin akciğer kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Hollanda Beslenme ve Besin Araştırmaları Enstitüsü'nden Voorips ise; yaptığı çalışmada, karnabahargil ve turunçgillerin, akciğer kanseri riskini azalttığını bildirmiştir. Amerika'da yapılan çalışmalarda ise, erkeklerde görülen akciğer kanseri ile yiyecekler arasında bir münasebet kurulamamıştır. Ancak Jansen'in Avrupa'da yaptığı çalışma, sebze ve meyvelerin hem kadınlarda, hem de erkeklerde akciğer kanseri oluşma riskini azalttığını göstermiştir. Bu çalışmada; sigara içenlerde, gıdaların koruyucu tesirinin daha düşük olduğu da bildirilmiştir. 

Meme kanseri: ABD Harvard Halk Sağlığı Fakültesi'nden Smith-Warner; sebze ve meyvelerin, meme kanseri gelişme riskini % 3-9 nispetinde azalttığını bildirmiştir. Bu oran, menopoz sonrası kadınlarda % 40-50'ye kadar çıkmaktadır. Fowke, östrojen metabolizmasına tesirleri sebebiyle bilhassa karnabahargillerin meme kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Bu sebzelerin, yapısındaki çeşitli hormonlar vasıtasıyla insanların hormon sistemine tesir edebileceği düşünülmektedir. 

Prostat kanseri: ABD Seattle Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Cohen'in müşahedelerine göre, sebze ve meyvelerin düzenli tüketilmesi ile prostat kanseri gelişme riski % 35 nispetinde azaltılabilmektedir. Bu nispet karnabahargiller tüketiminin artırılması ile, % 41'e kadar da çıkabilmektedir. İsveç Karolinska Enstitüsü Tıbbi Epidemiyoloji Bölümü'nden Terry, domateste bulunan likopen adlı maddenin, prostat kanseri oluşumunu engelleyici tesiri olabileceğini bildirmiştir. 

Kalın bağırsak kanseri: İsveç'ten Terry, İsveçli kadınlar üzerinde yaptığı bir araştırma sonucunda, çok düşük miktarlarda sebze ve meyve tüketenlerde daha yüksek nispette kalın bağırsak kanseri görüldüğünü bildirmiştir. Hollanda'dan Voorips de karnabahargillerin ve pişirilen lifli sebzelerin bağırsak kanseri riskini azalttığını tespit etmiştir. 

Non-Hodgkin lenfoma: ABD Harvard Halk Sağlığı Fakültesi Beslenme Bölümü'nden Zhank'ın, 88.410 kadın üzerinde yaptığı bir çalışma, belli miktarda sebze ve meyve tüketiminin bu tür kanser gelişme riskini azalttığını göstermiştir. Bu kanserin oluşma riski; günde üç ya da daha fazla porsiyon sebze ve meyve tüketenlerde, günde bir porsiyondan daha az meyve sebze tüketenlere göre % 30 nispetinde azalmaktadır. Yine karnabahargillerin bu kanserin gelişme riskini azalttığı da bildirilmiştir. 

Yumurtalık kanseri: ABD Buffalo Üniversitesi'nden Mc-Cann, kadınlarda yumurtalık kanseri gelişme riskinin, düzenli meyve ve sebze tüketimi ile azaltılabileceğini ileri sürmüştür. Boston Kadın Hastalıkları ve Doğum Epidemiyolojisi Merkezi'nden Cramer, bilhassa karotenlerden zengin besinlerin, menopoz sonrası kadınlarda yumurtalık kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Yine bu kadınlarda tıpkı erkeklerde olduğu gibi, domatesteki likopenin koruyucu tesiri olabileceğini bildirmiştir. 

Sık görülen bu kanserler dışında, yemek borusu, ağız boşluğu organları, mesane, rahim ve mide kanserlerinin oluşumunun engellenmesinde, meyve ve sebze tüketiminin önemini vurgulayan çalışmalar da bulunmaktadır. Bu alandaki çalışmalar giderek artmaktadır. 

Kalb ve damar hastalıkları 

Kalb ve damar hastalıkları, diyetle yakın ilgisi olan hastalıklardır. Yüksek kalorili ve yağlı diyetin, bu hastalıkların oluşumunda çok tesirli olduğu bilinmektedir. Meyve ve sebzelerle daha az kalori alınırken, yiyecekler içerisinde bulunan lifler, vitaminler, antioksidanlar, folat, potasyum ve diğer kimyevî maddeler sıhhatımizin korunması için birer sigorta hükmündedir. 

ABD Harvard Üniversitesi'nden Joshipura, yaptığı çalışma ile günde 9-10 porsiyon meyve ve sebze tüketilmesinin koroner kalb hastalığı riskini % 20 nisbetinde azalttığını belirtmiştir. Çin Wenzhou Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Liu ise; günde 2,6 porsiyondan daha fazla meyve ve sebze tüketenlerde bu riskin daha az tüketenlere göre % 25 oranında daha az olduğunu ileri sürmüştür. Liu başka bir çalışmasında günde 10 porsiyon meyve ve sebze tüketenler ile 2,6 porsiyondan daha az tüketenleri karşılaştırdığında, miyokard enfarktüsü riskinin % 38 nispetinde azaldığını ifade etmiştir. 

İsviçre Zürih Üniversitesi Sosyal ve Koruyucu Tıp Enstitüsü'nden Eichholzer, sebze meyvelerle alınan folatın, plâzma homosistein seviyesinin düşmesine ve böylece homosisteinin koroner arterler üzerine olan zararının önlenmesine vesile olduğunu bildirmiştir. Hollanda Wageningen Ziraat Fakültesi Gıda Bölümü'nden Brouwer, dört hafta süreyle folat bakımından zengin yeşil yapraklı sebzeler ve turunçgiller ile desteklenen bir beslenme uygulanan kişilerin, plâzma homosistein seviyelerinin anlamlı bir şekilde düştüğünü belirtmiştir. 

Kanada Toronto St Michael Hastahanesi'nden Jenkins, meyve ve sebze yemenin artırılması ile kandaki yağların miktarlarının azaltılabileceğini göstermiştir. Bilindiği gibi, kandaki yağların yüksek olması, kalb-damar hastalıklarının oluşmasına sebep olmaktadır. 

Büyük kan basıncının 140, küçük kan basıncının 90 milimetre civanın üzerine çıkması, yüksek tansiyon hastalığı olarak kabul edilir. Büyük kan basıncının 140-159, küçük kan basıncının 90-95 milimetre civa olması durumunda, birinci kademede yüksek kan basıncı hastalığından söz edilir. ABD Johns Hopkins Üniversitesi'nden Appel, yaptığı çalışmada bilhassa birinci dönem yüksek tansiyon hastalığının meyve ve sebze bakımından zengin bir diyetle, henüz başlangıçtayken kontrol altına alınabileceğini bildirmiştir. 

Felç (İnme) 

Beyindeki damarlarda kan akımının azalması veya tamamen durmasına bağlı olarak, beyin hücrelerinde fonksiyon kaybı olması şeklinde tanımlayabileceğimiz inme hastalığının oluşması da Allah (cc)'ın tabiat eczanesinde meyve ve sebzelerde gizlediği mucizevî maddelerle önlenebilmektedir. Harvard Üniversitesi'nden Joshipura, günde on porsiyondan fazla sebze ve meyve tüketen erkeklerde inmenin oluşumu günde üç porsiyondan daha az tüketenlere göre % 39 daha az bulmuştur. Kadınlarda ise, bu nispetin % 26 olduğunu bildirmiştir. Diyete eklenen her bir porsiyon meyve yahut sebzenin, inme gelişme riskinin % 3-5 nisbetinde azalmasına vesile olduğu bildirilmektedir. 

Kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları 

Kronik bronşit ve amfizem gibi hastalıkların yer aldığı bu hastalık grubunun ortaya çıkışında üzerinde durulan sebeplerden birisi, vücutta cereyan eden oksidatif reaksiyonlardır. Sebze ve meyvelere verilmiş antioksidan özellikler, bu grup hastalıkların oluşmasını engelleyebilme potansiyeline sahiptir. ABD, Hollanda, İtalya ve Finlandiya'da yapılan çok sayıdaki çalışma, bu grup hastalıkların oluşmasının engellenmesinde meyve ve sebzelerin rolü olabileceğini göstermiştir. Bu tesir, orta yaş erkeklerde daha belirgin olarak görülmektedir. Yapılan çalışmalar antioksidan vitaminlerin doğrudan alınmasının, sebze ve meyvelerle alınması şeklindeki kadar tesirli olmadığını da göstermiştir. İskoçya ve Hollanda'da yapılan çalışmalarda, bilhassa elmanın kronik tıkayıcı akciğer hastalıklarına karşı tesirli olduğu gözlenmiştir. Yine bu çalışmaların bazılarında, şeftalinin de tesirli olabileceği ileri sürülmüştür. Bu gruptaki hastalıklarla alâkalı ortak kanaat, bu hastalıkların önlenmesinde sebzelerden çok, meyvelerin tesirli olduğudur. 

Şeker hastalığı

Toplumda sık görülen kronik hastalıklardan birisi olan şeker hastalığı ile, meyve ve sebze tüketimi arasındaki münasebeti gösterecek yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ancak ABD Atlanta Hastalık Kont-rol ve Önleme Merkezi'nden Ford'un, on bin kişi üzerinde yaptığı bir çalışmada, meyve ve sebzeleri daha az tüketenlerde şeker hastalığının daha fazla geliştiği yolunda ipuçları bulunmuştur. Bu çalışmada, şeker hastası olan fertlerin sadece % 19'unun günde beş ya da daha fazla meyve ve sebze tükettikleri tespit edilirken; bu oran şeker hastası olmayan erkeklerde % 26, kadınlarda ise % 30 olarak bulunmuştur. Sebze ve meyvelerin antioksidan özelliklerinin yanı sıra, bitki lifleri ve magnezyum vasıtasıyla kan şekerini ve dokulardaki insulin hassasiyetini kontrol edebilme özelliği, şeker hastalığı oluşma riskini azaltabilir gibi görünmektedir. İleriki yıllarda yapılacak çalışmalar, bu konuya açıklık getirecektir. 

Diğer hastalıklar 

Kemik hastalıkları, bunama, dejeneratif sinir sistemi hastalıkları, deri hastalıkları, doğumla gelen çeşitli anormallikler, katarakt ve şişmanlık ile sebze ve meyve tüketimi arasındaki münasebetleri araştıran çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ayrıca uzun ömür ile, şuurlu ve sağlıklı beslenme arasındaki uygunluk da iyi bilinir hale gelmiştir. 

Doğru beslenmenin hastalıkları önleyebileceği düşüncesi yeni olmamakla birlikte, bu düşünceyi destekleyen ilmî çalışmalar nispeten yenidir. Nesillerin sıhhatli yetiştirilmesi ve korunmasında fıtrata uygun beslenmenin rolü daha iyi anlaşılmakta, bu bilgiler ışığında çeşitli beslenme modelleri sunulmaktadır. Bu mevzuda plân yapan ülkeler, bilhassa, üç husus üzerinde durmaktadır. Birincisi, alkol, sigara ve uyuşturucu maddeler ile mücadele; ikincisi, meyve ve sebze tüketiminin artırılması; üçüncüsü de, gazlı içecekler ve "fast-food" tabir edilen hazır yiyeceklerden kaçınılmasıdır. 

Kuran-ı Kerim'de birbiri ardına gelen, "Hele, insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice sürdük. Orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik."(Abese, 80/ 24-32), âyetlerle; yeryüzünde yetişen bitkilerde, meyve ve sebzelerde bizim için menfaatler olduğuna dikkat çekilmektedir. Kur'ân'da bundan başka elliye yakın yerde bitkilerden, beş âyette otlardan, üç yerde hububattan, on bir yerde tane ve çekirdeklerden, sekiz yerde genel olarak meyvelerden, yirmi iki yerde hurmadan, on iki yerde üzümden, yedi yerde zeytinden, üç yerde nardan, bir yerde de incirden bahsedilmektedir. Yirmi altı yerde değişik vesilelerle zikredilen farklı şekillerdeki ağaçları da dikkate alırsak, sebze ve meyvelerin insan sağlığı açısından önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bilim adamları bu konuların araştırılması için yoğun gayret göstermektedir. Bize düşen ise, şuurlu bir beslenme alışkanlığı kazanmak ve bunu sürdürmektir. 

 

////////////////////////////////

 

Vazifeli Moleküller: Antioksidanlar 
Doç.Dr. C. Kemal SÜMBÜL   cksumbul@sizinti.com.tr

 


Açıklama: http://www.sizinti.com.tr/images/konular/297/297_39.jpgBir topluluğu meydana getiren fertlerin; şekil, karakter ve davranış bakımından birbirlerinden farklı olduklarını görürüz. İçlerinde öyleleri vardır ki, bunlar diğerlerinden çok farklı davranışlarda bulunur; ifrat veya tefrite düşerler. Bu kişiler toplumda genellikle 'radikal' tipler olarak isimlendirilir. Gıda maddeleri de, insanlar gibi farklı özellikteki kimyevî moleküllerden meydana getirilmiştir. Bunların içerisinde öyle moleküller vardır ki, hiç kararlı değildir; hemen başka moleküllerle reaksiyona girer. Bu tip molekülleri hiperreaktif olarak niteleyebiliriz. İşte bunlardan biri de serbest radikallerdir. İnsanlar arasındaki radikal tiplerin karşılığı, kimyevî moleküllerde serbest radikallerdir. Bu serbest radikaller de nereden çıktı demeyiniz! Bağışıklık sistemimizdeki antikor-antijen münasebeti gibi, antioksidan ile serbest radikaller arasında da karşılıklı münasebet söz konusudur. 

Serbest radikaller

Yapılan ilmî çalışmalara göre, vücut dokularında cereyan eden bazı kimyevî reaksiyonlar, belirli şartlarda serbest radikal molekülleri üreterek, metabolik problemlere sebep olur ve dokularda hasar meydana getirmede rol alır. Bunlar çok hızlı bir şekilde hücre bileşenleriyle reaksiyona girer. Bunun sonucunda hidrojen peroksit, süperoksit ve singlet oksijen gibi moleküller meydana gelir. Bunların hepsi de potansiyel olarak canlı hücrede hasar meydana getirebilecek özellikte yapılmışlardır. Çeşitli patolojik olaylara sebep olarak serbest radikaller gösterilmektedir. Meselâ; kanser, athteriosklerozis ve yaşlılıkla beraber gelişen kusurlu hücre değişmelerinde serbest radikallerin rolü olduğu gözlenmiştir.

Serbest radikaller bir gıda maddesinde az veya çok her zaman bulunabilir. Biz bu molekülleri gıda yolu ile vücudumuza aldığımız gibi, vücuttaki metabolik olaylar sonucunda da serbest radikal molekülleri üretilebilir. Strese bağlı olarak vücutta bu moleküllerin meydana getirildiği de ifade edilmektedir. Vücuttaki virüs ve bakterileri tesirsiz hale getirmek için bağışıklık sistemi içine konulan mekanizmalardan biri de serbest radikallerin üretimidir. Her şeyde bir ölçü ve denge esas olduğu gibi bu mekanizmaların sağlıklı işletilmesinde de dengeli üretim çok mühimdir. Eğer serbest radikal üretimi fazla oluyorsa ve koruyuculukla vazifeli antioksidan gibi moleküller de yoksa veya yeterli değilse, bilhassa yaşlılarda tahribat söz konusudur. Serbest radikaller DNA moleküllerine bağlanıp onda zararlı değişikliklerin ortaya çıkmasını tetikleyerek, kansere sebep olabilir. Pankreasta yoğunlaşırsa şeker hastalığına, gözde katarakta, kanda ise kalb ve dolaşım sistemi hastalıklarına sebep olur. Serbest radikallerin vücutta tetikleyici olarak sebep olduğu hasarların ilk belirtileri deride buruşma, sarkma ve renginde kararma şeklindedir. Kronik yorgunluk ve bitkinlik semptomları görülür. İnsanlar ister gıda maddeleri vasıtası ile olsun, ister metabolik olaylar sonucu olsun, her zaman bu dejeneratif moleküllerle karşı karşıya bulunur. Alınacak önlemlerle bunların vücuttaki zararlı tesirleri en aza indirilebilir veya önlenebilir. Nasıl ki insan vücuduna dışarıdan yabancı bir molekül veya zararlı bir mikroorganizma girdiğinde savunma ile vazifeli moleküller olan antikorlarla korunma sağlanıyorsa, gıdalarda dış tesirler sonucu meydana gelen bu zararlı moleküllere karşı koymak üzere vazifelendirilmiş moleküller de bulunmaktadır. İşte bu savunma moleküllerine 'antioksidan' denilir. Gıda maddelerinin yapısına bizatihi konulmuş olan antioksidanlar, Rezzâkı Hakiki'nin sadece rızkı vermekle kalmayıp, o rızkı aynı zamanda sağlıklı bir şekilde koruyarak bizlere ikram ettiğinin de bir işaretidir. Bazen bu antioksidan moleküllerinin miktarı işlenmiş veya muamele görmüş gıda maddeleri için az olabilir. O zaman gıda maddesine dışarıdan bir miktar aynı görevi yapan sentetik antioksidanlardan ilâve edilir. Sentetik antioksidanların gıdaya katılabilecek miktarları sınırlıdır. Bu miktardan fazla ilâve edildiğinde, hem gıda maddesi hem de onu tüketenler için zararlı tesirleri söz konusudur.

Antioksidanlara verilen vazifeler

Gıdaların sentezlenmesi esna-sında içine konulmuş olan bu antioksidanlar, serbest radikal olarak bilinen tahrip edici moleküllerin zararlarını yok etmede önemli rol oynar. Allah hiçbir şeyi savunmasız yaratmamıştır. Canlı maddeleri meydana getiren cansız moleküllerin yapısının bozulmaması için, onların içerisine koruyucu molekülleri yerleştirmiştir. Meselâ yağlar hava oksijenine karşı çok duyarlıdır. Hava oksijeni yağlarda serbest radikal denen zararlı moleküllerin oluşmasını tetikler. Veyahut az da olsa içerisinde var olan bu moleküllerle çok hızlı bir şekilde reaksiyona girer. Sonuçta bir seri zincirleme kimyevî reaksiyonla tadı, rengi, kokusu ve yapısı bozulmuş ve sağlık bakımından zararlı bir ürün olur. Onun için antioksidanlı olarak bize ihsan edilen yağ ve yağlı gıdaların; bu halinin korunması gâyesiyle, hava oksijeniyle temas etmemesi, daima havasız, kapalı ambalajlarda tutulması gerekir.

Genellikle üretim teknolojisi gereği yağlar tabiî halde tüketilmez (zeytinyağı hariç). Ham durumundaki tadı, kokusu, rengi ve taşıdıkları bazı kimyevî moleküllerden arınması için mutlaka rafine edilmesi gerekir. Bu işlemler sırasında yapılarına konulmuş antioksidanların bir kısmını kaybederler ve miktarları azalır. Rafinasyon işleminden tüketim safhasına kadar geçen sürede oksidasyona karşı koruyucu moleküllere (antioksidanlara) ihtiyaç vardır. Antioksidanlar, yağların oksidasyonunu önlemekte veya yavaşlatmakta vazifeli moleküller olarak tanımlanır. Yağa veya yağlı gıdalara ilâve edildiklerinde, acılaşma olarak bilinen bozulma olayı asgariye indirilir.

Ayrıca zehirli (toksik) oksidasyon ürünlerinin oluşmasını engellemede ve gıdanın besin kalitesinin muhafaza edilmesinde rolleri vardır. Böylece raf ömrü diye adlandırılan dayanma süresinin uzamasına vesile olurlar.

Antioksidanların tesir mekanizması

Gıdalardaki antioksidanların tesirleri, serbest radikal oluşmasını engelleyici veya var olan serbest radikalleri tesirsiz hale getirici bir özellikle donatılmış olmalarından kaynaklanır. Serbest radikal, kim-yevî olarak üzerinde ortaklanmamış bir elektron bulunan atom veya moleküldür. Bunlar hiperreaktif olduklarından diğer moleküllere göre çok hızlı reaksiyona girip ortamda zincirleme olarak hızlı bir şekilde çoğalır. Bu moleküllere ortamda bulunan oksijen hemen bağlanır ve yağlardan peroksit denilen bileşikler üretilir. Bunlardan bir seri zararlı oksidasyon ürünleri meydana getirilir. Bunlar, hem gıda maddesi, hem de bu gıdayı tüketen insanlar için zararlıdır. İşte antioksidanların yapısındaki bir hidrojen, elektronu ile beraber serbest radikallere verilir ve böylece zincir şeklinde devam eden bozulma reaksiyonu önlenir. Antioksidanlar adeta kendilerini feda ederler. Yağlara ve yağlı gıdalara yerleştirilmiş bulunan bu fıtrî koruyucu moleküller, gıdaları korumada yeterli ve çok tesirlidir. İn- sanoğlunun suiistimali veya tedbirsizliği ile uygun olmayan şartlarda muhafaza edilir ve işlenirse, Rezzâkı Hakiki'nin koyduğu bu koruyucu moleküller bir süre sonra tükenir. Kendisine verilmiş koruyucu kalkanını kaybeden o gıda maddesi de sağlıksızdır. Nasıl bazı hastalıklarda belli bir safhadan sonra tedavi fayda vermiyorsa, serbest radikal moleküllerinin çok fazla meydana geldiği safhadan sonra, dışarıdan antioksidan ilâvesi de gıdayı bozulmaktan kurtaramaz.

Antioksidan çeşitleri ve insan sağlığına tesiri

Tabiî veya sentetik olarak yüzlerce antioksidan vardır. Farkında olalım veya olmayalım, yediğimiz gıdaların içine çok sayıda antioksidan madde ölçülü bir şekilde ihtimamla yerleştirilmiştir. Gıdalardaki başlıca antioksidanlar, monohidrik veya polihidrik yapıdaki fenollerdir. Yağlarda miktarı değişmekle beraber iki çeşit antioksidan bulunur. Bunlardan bir grubu tokoferoller olarak bilinen sekiz ayrı bileşiktir. Tohum yağlarındaki miktarı ortalama 500-1000 mg/kg arasındadır. Zeytinyağındaki tokoferoller ise 50-350 mg/kg arasında değişir. Nebatî yağlar yapısı itibariyle dış tesirlerden (ısı, ışık, oksijen vs.) çabuk bozulabilen gıda maddeleridir. Hayvanî yağlar ise, yapısı sebebiyle daha dayanıklıdır. Koruyucu moleküllerden tokoferoller hayvanî yağlarda bulunmaz. Ancak hayvanlar diyetleri ile bitkilerden bu maddeleri aldıklarından çok az oranlarda yağlarında bulunur. Nebatî yağlar daha hassas ve korunmaya daha çok ihtiyacı olduğu için, hem bitkilere bu koruyucu maddeleri sentezleme kabiliyeti verilmesi, hem de bu sentezin kusursuz, uygun dozda ve gereken yerde, ihtiyaca göre yapılması, kimin neye ihtiyacı olduğunu bilen bir Yaratıcı'nın sonsuz ilmini, kudretini ve rahîmiyetini gösteriyor. Tokoferollere E vitaminine ait vazifelerle birlikte daha birçok faydalı işler gördürülür. Normal olarak beslenen kişilerin günde 8-10 mg civarında bu vitamini alması yeterlidir.

Nebatî yağlardaki ikinci grup antioksidanları fenolik bileşikler meydana getirir. Tohum yağlarına göre (ayçiçek yağı, soya yağı, pamuk çekirdeği yağı vs.) zeytinyağında daha çok bulunur. Ancak rafine edilmiş zeytinyağlarında yok denecek kadar azdır. Tohum yağları rafine edilerek yenilebildiğinden, fenolik özellikteki antioksidanları bulundurmazlar. Naturel zeytinyağlarında 50-500 mg/kg arasında değişen nispetlerde bulunur. Bu bileşikler de çok sayıda (30 civarında) farklı molekülden yapılmıştır. Halen zeytinyağında yapısı aydınlatılmamış koruyucu vazife gördürülen fenolik bileşikler bulunmaktadır. Bunların toplam miktarı ile koruyucu tesiri arasında doğru orantı mevcuttur. 

Fenolik bileşiklerin antioksidan tesirinden başka insanlar üzerinde olumlu tesirleri de bulunmaktadır. Meselâ bir fenolik bileşik olan ve sadece zeytinde bulunan 'oleoropin' maddesinin tansiyon düşürücü rolünün yanında birçok faktöre bağlı olarak (multifaktöriyel) meydana gelen artheriosklerozisi önlemede faydalı olduğu belirtilmiştir. Bilim adamları, antioksidan maddeleri fazlasıyla ihtiva eden gıdalarla beslenen toplumlarda kalb-damar hastalıklarının az olmasını bu koruyucu moleküllere sahip gıdaların bol tüketilmesiyle açıklamaktadır. Yine bu maddelerin bazı kanser türlerine karşı koruyucu tesir yaptığına, prostat, göğüs ve kolon kanser riskini azalttığına dair ön bilgiler elde edilmiştir. Zeytinyağı ile beraber antioksidan özellik gösteren flavanoit bileşiklerini ihtiva eden meyve ve sebzelerin fazla tüketilmesi, yukarıda sayılan kanserlere yakalanma riskini azaltıcı faktör olarak da gösterilmektedir. Lâboratuar çalışmaları zeytin ve zeytinyağındaki koruyucu moleküllerden olan oleoropin ve tyrosol'ün denemelerde kullanılan hücre hatlarına karşı büyümeyi engelleyici (cytostatik) tesir gösterdiğini ortaya koymuştur. Yine zeytin ve zeytinyağındaki antioksidan maddelerden 'verbascozide' bileşiğinin deri tümörlerine karşı anti-tümör etkiye benzer bir tesiri tespit edilmiştir. Ancak bu tür tesirler bütün bir organizma olarak, insanlarda henüz denenmemiştir. 

Kaynaklar

1- Pellegrini et al.2001Journal Agric. FoodChem. VoL48,2532-2538
2- Visioli, F.,Galli, C. 1998.Joumal Agric.Food Chem. Vol. 46, 4292-4296
3- Satue et al. l995 JOACS, Vol.72(10),1131-1137.
4- Soler et al. 2000 Journal Sci. Food Agric. Vol. 80,1013-1023
5- Fukumata, L:R., Mazza,G.2000 Journal Agric.Food Chem. Vol. 48,3597-3604
6- Bieri,GJ.1984 JOACS,Vol,61(12) 1917-1918. 

 

/////////////////////////////////////

 

Zürafanın Boynundan 
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ   asarsilmaz@sizinti.com.tr

 


Böylesine müthiş bir denge ve programın bir aktörü olarak beni yaratan Rabbime sizin vasıtanızla şükranlarımı arzediyor, uzun boynumu Onun huzurunda hürmetle eğiyorum.

(Benim zarif boynumu ve uzun kirpiklerle süslü iri gözlerimi uzun boyuma uyumlu olarak en mükemmel şekilde yaratan İlmi ve Kudreti Sonsuz�dan başka kim olabilir ki?)

Merhaba kısa boylu insanlar!
Aşağıda havalar nasıl? Yukarıda epey serince rüzgârlar esiyor. Bugün sizlerle sohbet sırasını ben aldım. Boynumun uzun yaratılışından dolayı maymuna yaptığınız gibi bana da bir iftira attınız. Şimdi sizinle boynumun uzaması mevzuunda sohbet ederken, Rahmeti ve Kudreti sonsuz Yaratıcımın üzerimde gösterdiği ince ve hassas ölçülü sanatlarından da bahsetmek istiyorum. Aslında boynumla ilgili iddiayı ortaya atan hemcinsiniz olan Lamarck; bildiğim kadarıyla kötü bir insan da değildi. Ama sonradan gelenler hakkımızdaki düşüncesini istismar ederek ateistlikte kullandılar. Hakkımdaki meşhur iddiaya göre atalarım başlangıçta keçi kadar bir hayvanmış (!), devamlı olarak ağaçların dal ve yapraklarını yiyerek karınlarını doyurmaktalarmış. Ağaçların alçak kısımlarındaki yapraklar bittikçe zavallı dedelerim ön bacakları üzerinde yükselerek boyunlarını üst kısımlardaki dallara uzatmaya çalışmışlar. Zamanla boyunları ve ön bacakları uzamış, kazandıkları bu özellik onların genetik programlarına da işlenmiş (!) ve uzun nesiller sonra şu anda sahip olduğum şekle dönüşmüşüz (!). İşte, benim sözde hikâyem!!! Bu hikâye üzerine �kullanılan organlar gelişir, kullanılmayanlar körelir� diye kısmen doğru, fakat mübalağalı bir şekilde çarpıtılarak türleri değiştiren bir kanun haline getirilen bir formül de çıkardılar. Kısmen doğru dememin sebebi şudur: Bir canlı yaşarken yaptığı işe ve belli organlarını kullanma davranışına göre hakikaten gelişir ve organlarını aynı tarzda kullanmayan birine göre daha güçlü olur. Fakat kazandığı bu özellik genetik programına işlenmez ve yavrularına geçmez. Meselâ dünya şampiyonu bir haltercinin çocuğu çalışırsa babası gibi olur, fakat çalışmazsa emsalleri gibi zayıf kalır.

Aynı dönemde yaşayan keçilerin ataları niye uzamamışlar ki? Bugün de ormanlara büyük zararlar veren yaban keçileri yine çalıların ve ağaçların dallarına uzanıyorlar, ama boyları hep aynı. Bu ve benzeri soruların cevapları tabii ki verilemedi. Zaten daha sonra yapılan çeşitli deneyler ve gelişen modern genetik bütün bu iddiaları çürüttü. Canlıların vücutlarına ait hususiyetlerin, sonsuz bir ilim ve kudretin eseri olarak genlerle kodlanıp hücrelerin içinde paketlendiği ortaya çıkarılınca, boynumun da, istememle veya dallara uzanmamla uzamayacağı anlaşılmış oldu.
Biyolojik adaptasyona örnek olarak verilen boynumun uzunluğundan dolayı, rakiplerimden daha iyi beslenerek onlara bir üstünlük sağladığıma dair tesbit edilmiş hiçbir delil yoktur. Nitekim bugün bitkilerle beslenen yüzlerce tür hayvan, yaratıldıkları hususiyetlere uygun olarak beslenmelerini sürdürmektedir. Ben sadece, yaratılıştan sahip olduğum boy avantajımdan dolayı ağaçların üst dallarında kimsenin yetişemeyeceği uç kısımlardaki taze yaprak ve meyveleri rahatça toplayabilme gibi bir nimete nail olmuşum. Bu yüzden Rabbime şükrediyor ve kendi dilimce O�nu daima zikrediyorum. Rabbim her canlıya ait farklı üstün yanlar ve hususî ihsanlar vermiştir, bu yüzden kimsenin beni kıskanmasına da gerek yok. 

Her sistem ve yapıyı bir bütün olarak düşündüğünüzde, onun her noktasının ve ihtiyaçlarının en ince teferruatıyla bilinmesi gerekir. Böylece hayatta karşılaşabileceği bütün menfî şartlara karşı da tedbirlerin alınmış olduğunu görürüz. Beni yaratan Rabbim 5.5 m yükseklikte olan beynimin beslenmesi için bana çok güçlü bir kalb vermiştir. Meselâ kalbinizdeki pompalama gücü ile fışkırtılan kanın basıncı 120 mmHg (büyük tansiyon) iken, kalbimden fışkırtılan kanın basıncı 215 mmHg�dır. Beynimi besleyecek kan ancak bu kadar güçlü bir basınçla kalbimin bulunduğu yerden 3 m yükseklikteki başıma çıkarılabilir. Tabii bu kadar yüksek kan basıncının tehlikeli neticeleri olabilirdi, meselâ beyin damarlarım patlayabilir ve beyin kanamasından ölebilirdim. Ayrıca kalbimden 2 m daha aşağıda kalan alt bacak bölgelerimdeki kan, yerçekiminin de tesiriyle çok daha büyük basınca ulaşır, ayaklarımda ödemlere (şişkinliklere) sebep olur ve ayaklarımdaki kılcal damarlarım bu basınçla genişleyip patlardı. Fakat bunların hiçbiri olmuyor, çünkü sonsuz ilmiyle bütün bunları bilen ve ona göre yaratan Müdebbir Rabbim, bunun tedbirini almıştır. Kalbimden çıkıp vücuduma kan taşıyan aort damarı beynimi beslemek üzere yukarıya dönen ve boynumdan başıma uzanan bir dal olarak şah damarını (carotid arter) yapar. Şah damarımda çok yüksek basınçla ilerleyen kan, beynime gelmeden önce çok muazzam bir drenaj sistemine sahip olacak şekilde dallanmış bir atardamar ağına girer. Böylece başıma gelen kanın basıncı 90 mmHg�ya düşürülür ve beyin kanamasından, göz ve kulak damarlarımın patlamasından korunurum. Bu organizasyon, şehir şebekesinin ana borusunda çok yüksek basınca sahip olan suyun yüzlerce evin her birine ayrı ayrı kol vermesi neticesinde basıncının düşmesine benzetilebilir. 

Rabbim ayaklarımda çok farklı bir mekânizma yerleştirmiştir. Bunun benzerini jet pilotlarında ve varis hastalarınızda kullanıyorsunuz. Jetler bir dalıştan sonra ani yükselişlerinde yerçekimine ilâve olarak bir de uçağın hızından dolayı müthiş bir çekim gücüne maruz kalırlar. Bu çekim gücü pilotların vücutlarındaki kanı bacaklarına doğru çok büyük bir basınçla iter ve bu durumda pilotların bacaklarındaki damarlar genişleyip deforme olabilir veya patlayabilir. Bunu önlemek için de sıkı ve sağlam bir malzemeden yapılmış bir elbise giyerek bacaklarını sıkarlar. Aynı şekilde uzun süre ayakta hareketsiz duran insanların bacaklarında oluşan toplardamar genişlemelerine karşı kullanılan bacağı saran varis çoraplarını da misal verebiliriz. Sizler daha bu işleri yeni yeni öğreniyorsunuz. Halbuki Rabbim beni yaratırken kalbimin hasıl ettiği yüksek basıncın bacaklarımda meydana getireceği tahribatı bildiği için, dizimin altında kalan altbacak bölgelerimi çok kalın ve sıkı, hususî bir deri ile sarmıştır. 

(Su içerken bacaklarımı açarak kalbimi daha aşağıya indiriyor ve beynime giden basıncın artmasına mani oluyorum.)

Su içerken başımı aşağı indirdiğimde basınç çok yükseleceği için, ayaklarımı açarak kalbimin seviyesini de aşağı indiriyorum. Bu duruş şekli basıncın fazla yükselmesini nisbeten engelliyor. Fakat bu durumda düşmanlarımın boynuma atlamaları kolay olduğundan ben kolay kolay su içmiyorum. Zaten suya ihtiyacım da yok. Ağaçların taze yapraklarının % 70�i su olduğundan bu vücudumun su ihtiyacını karşılamaktadır. Bazen çok temiz bir su bulursam ve etrafta da bir tehlike sezmiyorsam ancak o zaman boynumu eğerek su içerim.

Memelilerin büyük bir çoğunluğunda olduğu gibi benim de boynumda yedi omur vardır. Bir fare ve kedinin aynı sayıda boyun omuru vardır. Bu sizi şaşırtmış olabilir. Halbuki siz şöyle düşünmüşsünüzdür: �Bir farede yedi boyun omur varsa, zürafa�da herhalde çok daha fazla sayıda boyun omuru olmalıdır!� Halbuki birkaç memeli türü haricinde bütün memelilerin boyun omuru sayısı yedidir. Bu da Rabbimin bütün memelileri benzer mimarî projelere uygun yarattığını gösterir. Ama bu benzerlik yanında her türe has sonsuz sayıda farklı hususiyetler yaratarak sanatının inceliğini ve ilminin sonsuzluğunu göstermiştir. Benim de boynumdaki yedi omur çok iri gövdeli olup, tıpkı bir inşaatın kirişleri gibi birbirine bağlanmış ve üzerlerindeki delikler hep aynı hizaya getirilmiş, yemek ve nefes borularımı koruyucu bir oluk halini almıştır. 
Bütün memeli hayvanlar içinde, 5,5â��6 metreye varan boyumla, en uzun boylu, geviş getiren, çift tırnaklı ve boynuzlu bir canlıyım. Boynuzlarım diğer boynuzlu hayvanlardan farklı olarak çok kısa ve üzerlerinde kadife gibi bir deri ile örtülüdür. Her iki cinsiyetimizde de bu boynuzdan bulunur. Boynum çok uzun olunca tabii ki nefes borum da çok uzundur. Akciğerlerimle, ağız ve burnumu birleştiren 1,5 metre uzunluğunda ve 5 cm çapındaki nefes borumla birlikte bronşlarımın iç boşluğu çok büyük olduğundan, burada kalan ve solunumda kullanılmayan ölü hava tabir ettiğiniz kullanılmış ve kullanılmamış hava karışımının hacmi de çok büyüktür. Bu durum solunum açısından bir dezavantaj olarak görülse de Rabbim buna karşılık bana daha sık nefes alıpâ��verme kabiliyeti vermiştir. Meselâ sizler istirahat halinde dakikada 12â��15 nefes alırken, ben 20�den fazla nefes alarak anatomik yapımın gerektirdiği bu sıkıntıyı rahatça telâfi ederim.

Afrika�nın tropik ve subtropik bölgelerindeki savan adı verilen geniş çayırlık ve yüksek ağaçlı bölgelerde yaşarım. Daha çok çiftçenekli bitkilerle beslenirim. Akasya ağaçlarının çiçek ve taze yaprakları en sevdiğim yiyeceklerin başında gelir. Ayrıca bu bölgede 40â��60 kadar farklı odunsu bitki türünün uygun yerlerini yerim. Ağzım tam bu iş için yaratılmıştır. Kaslı ve çok oynak dudaklarım, 46 cm uzunluğundaki güçlü dilim dikenli dalların üzerinden çok hızlı ve hassas bir şekilde yaprakları sıyırır. Dilimin üzerindeki keratinden yapılmış hususî çıkıntılar tarak gibi iş görerek dilimin dikenlerle yaralanmadan çalışmasına yardımcı olur. Dişilerimiz biraz daha fazla beslenirler. Kolay değil tabii ki! Yavru büyütecek, sütle besleyecek, bunu karşılamak için de daha fazla bitki tüketmek mecburiyetindedirler. Zaman zaman toprak da yeriz, hattâ bazı eski kalıntı kemik bile yediğimiz olur. Bunun sebebi, vücudumuzun ihtiyacı olan kalsiyum ve benzeri diğer birçok mineral ihtiyacını karşılamaktır.
Erkeklerimiz sekiz yaşında baba olabilirken, hanımlar dörtâ��beş yaşlarındayken anne olabilirler. Sizin yavrularınız anne karnında dokuz ay beklerken benimkiler tam 15 ay anne karnında kalırlar. Hamilelik süresi bir yılı geçtiği için belli bir mevsime bağlı üreme dönemimiz yoktur. Zaten bu ekvator civarında öyle pek mevsim farkı da yok. Her zaman sizin yazınız ve baharınız gibi... Doğumdan beş ay sonra eşim tekrar hamile kalabilir. Eşimin ömrü yaklaşık 25 sene kadar olduğuna göre ömrü boyunca 5â��10 arasında yavru sahibi olabilir. Yavrumu ayakta doğururum ve iki metreden aşağı düşmesine rağmen doğumdan birkaç dakika sonra bir-iki sendelemeden sonra kalkarak yürür. Yavrum ayda 8 cm kadar büyür ve 18 ay kadar da annesini emer. Maalesef yavrularımızın % 50�si ilk altı aylarında başta aslan olmak üzere leopar ve sırtlan gibi hayvanlara yem olmaktalar. Onları kollamak için çok hassasiyet gösteriyoruz, ama çocuk işte, kaşla göz arasında kayboluveriyor. Bir de bakmışsın bir aslanın pençesinde... Elimizden de bir şey gelmiyor, tek başıma olsam aslan bana saldırdığında çok kuvvetli tekmeler atarım ve kendimi korurum. Ekseriyetle 10 kadar yavruyu 2â��3 yetişkinin kontrolünde gezdiririz. Görme, koklama ve işitme duyularımın hepsi iyidir. Fakat en çok görme duyum keskindir. Bir kilometre mesafeden bile eğer kamufle olamadıysa, yaklaşan bir aslanı görebilirim. Zaten günde iki saat ancak uyurum. 

Diğer çift toynaklı hayvanların erkekleri birbirleriyle üreme zamanında çok kavga ettikleri halde bizler çok nadir kavga ederiz. Fakat kavga edersek kafalarımızı birbirimize 1500 kg�lık bir güçle vururuz. Bu darbe ile bazen boynuzu ve çenesi kırılan olabildiği gibi gözü çıkan bile oluyor. Ne yapalım? Bu da bizim fıtratımız! Onun için erkeklerimizin kafatasları darbelere dayanıklı çok yoğun kemiklerle sarılmış durumdadır. Yaşlandıkça kafamızın ağırlığı yılda bir kilogram kadar artar ve 20 yaşında bir erkeğin kafası 30 kg�a ulaşır. 
Kendi aramızda haberleşmemiz ekseriya sessiz ve işaret diliyledir. Ancak tehlike durumunda sesli olarak haberleşiriz. Boyumuzun yüksekliğini ve görmemizin keskinliğini kullanarak çok uzaklardan bile haberleşebiliriz. Meselâ, 5â��10 kadarımızı bir arada ve kulaklarını dikmiş halde hep aynı yöne bakarken görürseniz bilin ki bir düşmanımız sinsice yaklaşıyordur. Tabii biz de hemen savunma ve tekme atma pozisyonuna geçeriz veya uygun bir yere mevzileniriz. En büyük düşmanımız olan aslanlar bizi, engebeli ve bozuk zeminli bir sahaya doğru sürmeyi ve kovalamayı isterler. Zira panikleyip de kaçmaya başladığımızda, çukurlu ve bozuk zeminlerde uzun boyumuzun bir dezavantajı ortaya çıkar ve dengemizi kaybedip yuvarlanırız. Bu anda da aslanlar boynumuza atlarlar. Aslanlar bu zayıf yanımızı bildiklerinden, düzgün ve rahat koşabileceğimiz sahalara doğru yönelmeye bakarız. Ne yapalım Rabbimin kurduğu gıda zincirinin dengesi böyle. Bir yerde bütün canlıların kaderi bu, hepimiz birbirimize bağlanmışız. Güçlü olan hayatta kalıyor, zayıf olan yem oluyor. Fakat bu çok hikmetli bir denge içinde yürütülüyor; hem avcı hem de av olarak iki tarafın da nesli sürecek şekilde hayat sahnesinde Rabbimin isimlerine tercüman olmaya devam ediyoruz.

(Akasya ağacı ile aramdaki çok mükemmel daya-nışma münasebeti, her ikimizin de istifadesine sunulmuş hususî bir rahmet ve inayet tecellisinden başka ne olabilir ki?)

En çok sevdiğim ve yediğim ağaç olan akasya ile aramda çok hususî bir münasebet vardır. Ben akasya ağacının taze ve yeni sürgünlerini bir miktar yerim, bütün ağacı kurutacak kadar değil. Yaratıcımız nasıl yapıyor bilmiyorum, bir şekilde ağacı uyarıyor ve onun yapraklarındaki suyun tadını acılaştırıyor. Bitki öz suyunun içinde taninler başta olmak üzere acı maddeler sentezlenmeye başlıyor ve ben de mecburen yaprakları yemeyi kesiyorum. Ağacı sadece budamış oluyorum. Ağaca borcumu da hemen ödüyorum. Nasıl mı borç ödüyorum? Akasya�nın çiçeklerini yerken başımdaki ve boynumdaki kıllarıma takılan polenleri, yemek için gittiğim başka bir akasya ağacına nakletmiş ve tozlaşmalarına yardım etmiş oluyorum. Nasıl ki böcekler bu şekilde birçok bitkinin tozlaşmasını sağlıyor. Afrika�daki bu akasyaların tozlaşmasını da ben sağlıyorum. Bir günde yaklaşık 20 kilometre karelik bir sahadaki 100 kadar akasya ağacını gezerek onların polenlerinin birbirine taşırım. Tabii ki bu işi bilerek yapmıyorum. Rabbimin verdiği hususî bir sevk ile (bazılarınız yanlış bir değerlendirme ile içgüdü diyorlar) hem karnımı doyuruyor, hem de bu ağaçların üremesine yardım ediyorum. Böylesine müthiş bir denge ve programın bir aktörü olarak beni yaratan Rabbime sizin vasıtanızla şükranlarımı arzediyor, uzun boynumu O�nun huzurunda hürmetle eğiyorum.

 

/////////////////////////////////////////////////

 



abak; içinde kavun, karpuz, salatalık ve acur gibi bitkilerin de bulunduğu kabakgil ailesinin bir üyesidir. Balkabağı ve yemeklik kabak olmak üzere başlıca iki çeşidi bulunmaktadır. Yemeklik kabağın çeşitli türleri vardır. Bu türlerin muhtevaları ve besin değerleri birbirine benzer. 
Sâffât suresinde; Hz. Yunus'un, balığın karnından sahile atılmasından sonra, kendisini korumak için hemen yanında kabak cinsinden bir bitkinin yeşerdiği bildirilmektedir. Yine Bakara suresinde, sadece kudret helvası ve bıldırcın eti yemekten usanan Yahudilerin; Hz. Musa'ya, arzuladıkları yiyecekleri sayarken söyledikleri "kısâihâ" kelimesi bazı tefsirciler tarafından kabak olarak yorumlanmıştır. Bazı tefsirciler ise; bu kelimeyi acur, bazıları da salatalık olarak yorumlamıştır. Bu sebzelerin hepsinin de kabakgil ailesinden oluşu, "Acaba bu kelime kabakgil ailesini mi temsil etmektedir?" sorusunu akla getirmektedir. 

Peygamberimiz (sas)'in bir davette kendisine ikram edilen yiyeceklerden kabak yemeğine ilgi gösterdiği rivayet edilmektedir. Yine bir seferinde Hz. Ayşe (ra) Validemize: "Ey Ayşe! Çorba pişirdiğiniz zaman kabağını çok koyunuz! Zira kabak üzüntülü kimsenin gönlünü güçlendirir." dediği rivayet edilmektedir. 

Sıcak ve nemli iklimleri daha çok seven kabak, dünyanın pek çok bölgesinde yetişmektedir. Anavatanının Orta Amerika ve Meksika olduğu, buradan Kuzey ve Güney Amerika'ya; Amerika'nın keşfinden sonra da Avrupa'ya yayıldığı ileri sürülmektedir. Ancak kabakla ilgili hadisler, Amerika'nın keşfinden çok önce kabağın İslâm dünyasında bilinen ve tüketilen bir sebze olduğunu göstermektedir. 

Dünyadaki kabak üretimi yıllık 13-15,5 milyon ton arasında değişmektedir. Ülkemizdeki kabak üretimi ise, yemeklik kabak olarak yılda 300 bin ton, balkabağı olarak 65 bin ton civarındadır. 

Yemeklik kabağın 100 gramı; 95,5 g su, 1,16 g protein, 0,14 g yağ, 2,9 g karbonhidrat, 1,2 g lif içerir ve 14 kilokalori enerji sağlar. Mineral içeriğine bakıldığında ise; 15 mg kalsiyum, 22 mg magnezyum, 32 mg fosfor, 248 mg potasyum, 3 mg sodyum ve daha az miktarlarda demir, çinko, bakır, manganez ile selenyum içerdiği görülür. Vitaminlerden folik asit ve C vitamini bakımından zengin olmakla birlikte A ve B vitaminlerini de içermektedir. Balkabağının 100 gramı; 91,6 g su, 1 g protein, 0,1 g yağ, 6,5 g karbonhidrat, 0,5 g lif içerir ve 26 kilokalori enerji sağlar. Mineral içeriğine bakıldığında ise; 21 mg kalsiyum, 12 mg magnezyum, 44 mg fosfor, 340 mg potasyum, 1 mg sodyum ve yemeklik kabakta bulunan diğer elementleri ihtiva eder. A vitamini açısından yemeklik kabağa göre daha zengindir. 

Kabağın besin muhtevasına daha yakından bakıldığında, düşük sodyum ve yağ içermesi, potasyum ve lif bakımından zengin olması ve az enerji sağlaması nedeniyle sağlıklı bir besin olduğu görülür. Özellikle yüksek potasyum muhtevası, yüksek tansiyonu ve çeşitli nörolojik hastalıkları olan hastalar için önem arz etmektedir. ABD Missisippi Üniversitesi uzmanları potasyum hapları yerine doğal yollardan alınan potasyumun bu grup hastalarda daha yararlı olduğunu bildirmişlerdir. Yaygın bir şekilde potasyum kaynağı olarak önerilen muzun, kabaktan üç kat daha fazla enerji sağladığına dikkat çeken uzmanlar, enerji kısıtlaması gereken hastalarda muz yerine kabak önerilmesinin üzerinde durmaktadırlar. 

Bitkilerde dış etkenlerden korunmak için çeşitli savunma mekânizmaları bulunmaktadır. Bu mekânizmalar fizikî hasar ve hastalık durumlarında bitkiyi korumak için çalışır. Bu mekânizmalar içerisinde bitkinin lif yapısında bulunan ligninin önemli bir yeri vardır. Aslında bitkinin korunması amacıyla oluşturulan bu maddenin yenilmesinin insanlar üzerinde de birtakım tesirler gösterebileceği düşünülmektedir. Bu düşünceden yola çıkılarak ligninin öncelikle deney hayvanları üzerindeki tesirleri incelenmeye başlanmıştır. 

ABD Nebraska Üniversitesi'nden Birt ve arkadaşları fareler üzerinde yaptıkları deneylerde, diyetle alınan lignin ve suda eriyen nebatî liflerin, rahim kanserinin oluşmasını engelleyici tesiri olduğunu göstermişlerdir. Slovakya Bilimler Akademisi'nden, Slomenova ve arkadaşları ise; fareler üzerinde deneylerle oluşturulan DNA hasarının, lignin tarafından engellenebileceği yolunda bulgular elde etmişlerdir. 

ABD Tarım Bakanlığı, Bahçe Bitkileri Araştırma Merkezi'nden Stange ve arkadaşları; bitkilerdeki bu koruyucu mekânizmanın ligninden çok lignin benzeri bir madde tarafından sağlandığını ileri sürmüşlerdir. Lignin benzeri bu maddenin özellikle kabakgillerde yoğun olduğunu bildirmişler ve daha sonra kabak üzerinde yaptıkları çalışmalarda bu maddenin pkumaril aldehid olduğunu anlamışlardır. Pkumaril aldehidin çeşitli mantarların çoğalmasını engelleyici tesiri olduğunu da bildirmişlerdir. Kabaktan elde edilen bu maddenin insanlar üzerindeki tesiri henüz bilinmemektedir. Ancak konu üzerinde araştırmalar yapılarak bu maddenin tesirleri ve bu maddenin ilâç olarak kullanılıp kullanılamayacağı tespit edilebilir. 

Bitkilerde bulunan ligninler, laktonlar ve izoflavonlar gibi bazı maddelerin insan vücudunda östrojen benzeri etki yaptığı ve insandaki hormon dengesini etkileyebileceği de bildirilmektedir. Bu tesirlerin insanın psikolojik yapısını da değiştirmesi muhtemeldir. 

Kabağın şeker hastalarına faydalı olduğuna dair deliller de bulunmaktadır. Meksika'nın Metropolitan Autonomous Üniversitesi'nden Roman Ramos ve arkadaşları, yenilen bir grup sebzenin deneyle şeker hastalığı oluşturulan fareler üzerindeki tesirlerini incelemişlerdir. İncelemeler sonucunda bazı sebzelerle birlikte diyetle alınan kabağın da kan şekerini düşürücü tesiri olduğu tespit edilmiştir. Meksika'nın Ciudad Üniversitesi'nden Acosta Patino ve arkadaşları ise; bir grup şeker hastasına kabak özü vermişler ve bunun kan şekerinde düşüş sağladığını gözlemişlerdir. 

Kabaktan elde edilen peptid yapısındaki bazı maddelerin, insanlardaki kan pıhtılaşma mekânizmaları üzerine tesirleri pek çok ilmî çalışmayla gösterilmiştir. Bu maddelerden bazıları günümüzde gen teknolojisi ile üretilmeye başlanmış ve halen bazı klinik deneylerde kullanılmaktadır. Özellikle kalp ve damar hastalığı bulunan kişilerde, kanı sulandıran ve akışkanlığını artıran bu maddelerin, yakın bir gelecekte ilâç olarak piyasaya verilmesi beklenebilir. 

Kabak çiçeğinde de çeşitli şifalı maddeler bulunmaktadır. Filipinler Üniversitesi'nden Villasenor ve arkadaşları, genetik bozukluklara maruz bırakılan farelerin diyetine kabak çiçeğinden elde edilen özsuyun eklenmesinin tesiri olup olmadığını araştırmışlardır. Sonuçta kabak çiçeği özsuyu ile beslenen farelerde, daha az genetik hasar oluştuğunu görmüşler ve kabak çiçeğindeki bazı maddelerin genetik hasarlardan koruyucu tesiri olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Kabağın sadece meyvesinin değil, çekirdeğinin de birtakım faydaları olduğu bilinmekte ve dünyanın pek çok ülkesinde geleneksel halk tıbbında uzun yıllardan beri kullanılmaktadır. Kabak çekirdeği kabaca %35 yağ, %38 protein ve % 25 karbonhidrattan oluşur. E vitamini ve özellikle gammatokoferol açısından çok zengindir. Yağ içeriği, kabak cinsi ve yetiştirildiği bölgelere göre % 50'ye kadar yükselebilir. İçerdiği yağların büyük bir oranı insan sağlığı açısından önem taşıyan çoklu doymamış yağ asitlerinden oluşmaktadır. Bunun yanı sıra fitosterol denen ve şifalı özellikleri olan çeşitli maddeleri de bünyesinde bulundurmaktadır. Slovenya, Avusturya ve Macaristan'da kabak çekirdeğinden elde edilen yağın salatalarda kullanıldığı bilinmektedir. 

Kabak çekirdeği, halk tıbbında daha çok paraziter hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Çerez olarak da tüketilen kabak çekirdeğinin; şifa amacıyla fazla miktarlarda alınmasının, herhangi bir zararlı tesirinin olup olmayacağı merak konusu olmuştur. Brezilya'nın Sao Paulo Üniversitesi'nden Querion Neto ve arkadaşları, bir kez ya da dört hafta süreyle kabak çekirdeği verilen fare ile domuzların kan ve idrar örneklerini incelemişlerdir. İncelemeleri sonucunda kısa süreli ya da uzun süreli kabak çekirdeği kullanımının herhangi bir zararlı tesir göstermediği kanaatine varmışlardır. 

Kabak çekirdeği halk arasında prostat hastalıklarının tedavisinde de kullanılır. İsveç Karolinska Hastahanesi'nden Carbin ve arkadaşları, iyi huylu prostat büyümesi bulunan bir grup hastaya, üç ay süreyle kabak çekirdeğinden elde edilen bir ilâç vererek onları izlemişlerdir. Çalışmaları sonucunda prostat büyümesine bağlı yakınmalarda azalmalar ve lâboratuar bulgularında önemli derecede düzelmeler olduğunu görmüşlerdir. 

Fitosteroller, sebze ve meyveler de dahil olmak üzere hemen hemen bütün bitkilerde bulunan maddelerdir. Son yıllarda bu maddeler üzerinde yapılan çalışmalar, fitosterollerin kronik romatizma ve enfeksiyon hastalıkları, bağışıklık sistemi hastalıkları ve çeşitli kanserler üzerine tesiri olabileceğini göstermiştir. Finlandiya Helsinki Üniversitesi'nden Vaskonen ve arkadaşları, yaptıkları deneylerle damar sertliği ve kalp hastalığı meydana getirilen farelerde bitki sterollerinin faydalı tesirlerini göstermişlerdir. Avustralya Baker Tıbbî Araştırmalar Enstitüsü'nden Netsel ve arkadaşları, margarinlere katılan fitosterollerin yağ metabolizması üzerine olumlu tesirlerini göstermişlerdir. ABD Buffalo Devlet Üniversitesi'nden Awad ve arkadaşları; yapmış oldukları deneylerle fitosterollerin, prostat kanseri hücrelerini engellediğini gözlemişlerdir. Yine aynı araştırmacılar; benzer tesirleri, yapmış oldukları deneylerle meme kanseri hücreleri üzerinde de görmüşlerdir. 

Kabak hem iyi bir besin maddesi olması, hem de şifalı özellikler taşıması sebebiyle; sofralarımızdan eksik edilmeyecek yiyeceklerdendir. Kabakla ilgili yapılan ilmî çalışmalar, giderek artmaktadır. Yakın bir gelecekte bu sebzedeki maddelerin tibbî tesirleri aydınlatılacak ve bu sebzenin insan sağlığı açısından önemi daha iyi anlaşılacaktır. 

///////////////////////////////////////////

 

Yumurta Kolesterol Suçlusu Olabilir mi? 
Dr. Cemil DEMİR  

 


Medyada zaman zaman, yumurtanın kolesterol ihtiva ettiğinden bahisle, kalb-damar hastalığı riski taşıdığından tüketiminin kısıtlanması yolunda haberler çıkmaktadır. Kolesterol nedir, ne kadarı zararlıdır, hangi gıdalarda bulunur, yumurtadaki kolesterol, kalb-damar hastalıklarından ne kadar sorumludur, yumurtada kolesterol olduğu doğru mudur, kan-kolesterol seviyesinin artmasında yumurta, ne kadar tesirlidir? 
Öncelikle belirli miktarlarda tüketilen tabiî gıdaların hiçbirisi sağlığa zararlı değildir, hepsi canlıların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yaratılmıştır. 

Her hayvan bir yumurtadan gelişir ve her yumurtanın içinde o canlının genetik programının bir takımı yerleştirilmiştir. Erkekten spermle gelen program diğer program ile birleştiğinde yeni bir yavrunun temeli atılmış olur. Kudreti ve Merhameti Sonsuz Rabbimiz, bu yeni canlıyı besleyip büyütmek için yumurtanın içine gerekli techizatı yerleştirmiştir. 

Besin maddeleri, yapılarındaki protein kaynaklarının vücut proteinine dönüşme nispeti manâsına gelen biyolojik değer bakımından sıralandığında, ilk sırayı % 95'lik oranla yumurta alır, bunu süt % 85, balık % 76 ve sığır eti % 74 takip eder (Sencer, 1983, Köksal, 1994 a, Anonim, 2002, Worm, 1988). 

Yumurta, mineral ve vitamin açısından zengindir. Kişiye doygunluk hissi vermesinin yanında, kalori değeri düşük olduğundan, kilo problemi olanların diyetlerinde çekinmeden tavsiye edilebilecek yiyeceklerdendir (Sencer, 1983, Dilmen, 1971, Akbay, 1985, Altuğ, 1984). 

Şöyle düşünelim; içerisinde 21 gün boyunca dışarıdan hiçbir gıda maddesi almadan bütün âzâları teşekkül edilen civciv, besin maddesinin tamamını yumurtanın sarısı ve akından alır. Bu durum, yumurtanın, bir canlının meydana gelmesi için gerekli bütün besin maddelerini bünyesinde dengeli ve yeterli bir biçimde bulundurduğunun delilidir. 

Yumurtanın biyokimyevî terkibi ve besleyici değeri 
Kolesterol yumurta sarısında bulunur. Yumurtada kolesterolün olması tabiatının gereğidir. Çünkü, ko-lesterol hayatî bir maddedir ve yavruların gelişimi için bulunması gerekir. Çocukların alması gereken bütün amino asitleri yapısında bulundurmasından dolayı da, anne sütü kıymetindedir (Altuğ, 1984). Normal büyüklükte bir yumurtanın besleyicilik değeri; 40 g yağlı sığır etine ya da 100 g yağlı süte eşittir (Hasipek ve Aktaş, 1991). Tek yumurta yetişkin bir kişinin günlük protein ihtiyacının hemen hemen onda birini karşılayabilmektedir. Başka bir ifadeyle üç yumurta, bir yetişkinin günlük hayvanî protein ihtiyacına kâfi gelmektedir. Yumurtanın besin değeri Tablo 1'de sunulmuştur. 

Yumurta proteini, sarı ve aka hemen hemen eşit miktarda dağılmıştır. Yumurtada C vitamini hariç, yağda ve suda eriyen bütün vitaminler mevcuttur. Yumurta öyle bir gıda maddesidir ki, yapısına giren maddeler ppm seviyesinde bile eksik olsa yumurta üretimi durur. Ayrıca, dışarıdan müdahele edilemeyen ve katkı maddesi katılamayan yegâne gıda maddesidir. 

Yumurtanın sindirimi kolaydır, yendikten en fazla iki-üç saat sonra mideyi terk ederek vücuda yarayışlı hale gelir ve çok az bir kısmı (en fazla % 2) dışkı ile atılır. Komple bir besin maddesi olan yumurta zayıf ve şişman kişiler ile nekâhat dönemindeki hastaların diyetlerinde önemli bir yer teşkil eder. Ayrıca, yemeklerin lezzetlerini ve besin değerlerini yükseltmede kullanılır. Bunun dışında, gastrit ve ülser gibi mide hastalıkları ile birçok sindirim sistemi hastalığında, şeker, gut, demir eksikliği ve kansızlık gibi hastalıkların giderilmesine de katkısı oldukça büyüktür. Yanığı olan hastalara günde iki yumurta yedirildiğinde, yanıklarının hızla iyileştiği görülmüştür (Köksal, 1994-b). Anne sütünü yeterince alamayan bebeklere üçüncü aydan itibaren katı yumurta sarısı verilmesi ile; çocuk gelişimi için gerekli olan kolesterol, gıdalarla mutlaka dışarıdan alınması gereken ve proteinlerin yapı taşları olan temel amino asitler, fosfor, demir gibi maddeler temin edilir. 

Kolesterol nedir? 
Kolesterol yağ benzeri sarımtırak bir madde olup, suda erimeyen, kokusuz ve sabunlaşmayan hayatî önemi olan bir maddedir. Kolesterolün hayvanî organizmalarda önemli görevleri arasında: 1) Hücre zarının yapı taşı olması, 2) Yeni doğan yavrunun gelişimi için mutlak gerekli bir madde olması, 3) Lipid ve yağda eriyen vitaminlerin sindiriminde gerekli olan safra asitlerinin kolesterolden sentezlenmesi, 4) Hormonların salgılanmasında kolesterole ihtiyaç duyulması, 5) D vitamini sentezlenmesi ve kalsiyum ile fosfordan yararlanılması, dolayısıyle diş ve kemik dokunun yapımında görev alması, 6) Deriyi, sudan ve suda eriyen bazı zararlı maddelerin emilmesinden koruması ve suyun deriden hızla kaybolmasına engel olması, 7) Sinir sisteminin yapısına girmesi, 8) Sodyum ve potasyumdan yararlanılması, 9) Safra tuzlarının yapılabilmesi, sayılabilir (Anonim, 2001). 

İnsan vücüdunda 140-160 g kadar kolesterol vardır ve insan vücudu günde 5-6 g kolesterol üretir. Bunun 1 g kadarı karaciğerde, geri kalanı diğer dokularda (böbrek üstü bezinde, testislerde, yumurtalıklarda, ince bağırsakta, aortta ve deride) üretilmektedir. Karaciğerde üretilen kolesterolün miktarı, besinlerle alınan kolesterolün kontrolü altında olmasına rağmen, diğer dokularda oluşan kolesterol bundan etkilenmez (Anonim, 2001). Meselâ; yetişkin bir insan günde 15-20 yumurta yediğinde, karaciğerde kolesterol üretimi durmaktadır. Gıdalarla kolesterol alınmadığı takdirde, vücut kendine gerekli kolesterolü sentezler. Diğer taraftan östrojen hormonu kolesterol biyosentezini engellediğinden, kadınlar erkeklere göre daha az kolesterol riski taşımaktadır. Ancak, menapozda durum erkeklerle eşitlenmektedir. 

Tablo 2'de kolesterolün bulunduğu bazı yerler özetlenmiştir. Buna göre bitki kaynaklı yiyeceklerde kolesterol sıfır çıkarken, beyin ve böbrek üstünde en yüksek değer bulunmuştur. Yumurtada belirtilen 550 mg kolesterol 100 gramlık yenebilen kısmında verilmiş olup, yumurtanın ağırlığının bunun yaklaşık yarısı olduğu düşünülürse, 225 mg'a denk gelmektedir. 

İnsan beyninde ise, yaklaşık 35-40 g kolesterol bulunmaktadır ve görevi sinirlerin etrafını bir kablo gibi sarmaktır. Hücre yapımında kolesterole ihtiyaç fazladır. Çocuklar çok hızlı büyüdükleri için kolesterole daha fazla ihtiyaçları vardır (Ceylan ve ark. 1999). Bu yüzdendir ki, çocukların ve bebeklerin büyüme çağında, kolesterol kaynağı olarak yumurta yemelerinin önemi büyüktür (Brauer, 1988). 

Karaciğerde sentezlenen kolesterol, LDL vasıtası ve kan yoluyla dokulara taşınır. Taşıdığı kolesterol miktarı fazla ise, damarların hasarlı ve pürüzlü olan iç yüzeylerinde kalsiyum ve fibrinlerle birleşerek plâklar birikmeye başlar. Bu yüzden LDL'ye kötü huylu kolesterol denir ve kanda 70-160 mg/dl kadar olması tavsiye edilse de, 150-250 mg/dl (optimum 200 mg/dl) arasında olması da problem teşkil etmemektedir (Monstadt, 1988). Damarlarda tıkanıklığa sebep olan bu plâkları ise; HDL (High Density Lipoprotein) yani yapısında kolesterolden fazla protein taşıyan bu madde tarafından koparılarak karaciğere taşınır. Bundan dolayı bu maddeye de iyi huylu kolesterol denir. HDL'nin kandaki miktarı 37-70 mg/dl arasında olmalıdır. Bir kişinin kan kolesterolünün yüksek çıkması yanında, HDL'si de yüksek çıktıysa korkulacak bir şey yoktur. Yapılan kontroller sonucu, sporcuların ve doymamış yağlarla beslenen kişilerin kanında yüksek miktarda HDL bulunmuştur (Erlaçin, 1985). 

Kalb-damar hastalıkarına sebep olan şartlar ve durumlar nelerdir? 
Amerika'da yirmi yıl boyunca beş bin kişi takip edilmiş, beslenme alışkanlıkları ile koroner kalb hastalıkları riski arasında münasebet kurulamamış, koroner kalb hastalıklarının aşağıdaki faktörlere bağlı olduğu ifade edilmiştir (Anonim, 2001). 
1. Yüksek kan kolesterolü (250 mg/dl' den fazla ise) 
2. Sigara ve alkol 
3. Hipertansiyon 
4. Düşük HDL (35 mg/DL'den az ise) 
5. Yüksek LDL (160 mg/'den fazla ise) 
6. Genetik faktörler 
7. Yetersiz beslenme (C ve E vitamini noksanlığı) 
8. Şeker hastalığı 
9. Şişmanlık 
10. Stres 
11. Hareketsizlik 
12. Yüksek tansiyon 

Yumurta kan kolesterolünün artmasında ne kadar tesirlidir? 
Tavukların yumurtalıklarında üretilen kolesterol, yumurta sarısında Kandaki kolesterolü optimum seviyede tutmak sadece alınan gıdalardaki kolesterol seviyesine değil, aynı zamanda karaciğer başta olmak üzere, ince bağırsak, deri, böbrek üstü bezleri, damar çeperleri, testisler ve yumurtalıklarda sentezlenmesine de bağlıdır (Özen, 1995). Yapılan birçok araştırmada yumurta ile vücutta biriken kolesterol miktarı arasında net bir münasebet belirlenememiştir. Gıdalarla alınan her 100 mg kolesterol, kan kolesterol seviyesini ortalama 1-2 mg artırmaktadır. Yenen her yumurta ise, sağlıklı bir vücutta kan kolesterol seviyesini yalnızca 3-4 mg artırmaktadır. Sağlıklı olmayan kişilerde bile, bu değer koroner kalb rahatsızlıklarına sebep olacak seviyede değildir. Bu yüzden kalb rahatsızlıklarının en önemli sebebinin yumurtadaki kolesterol olduğunu söylemek yanlıştır (McCharen, 1994). 

Nitekim, diyetlerine günde iki yumurta eklenerek üç hafta beslenen kişilerde, yumurtadaki yüksek miktardaki doymamış yağ asitleri sayesinde, kan plâzmalarında LDL seviyesinin yükselmediği belirlenmiştir. Böylece kalb, beyin ve diğer organların damarlarındaki daralma veya tıkanıklık (trombus) oluşumunda, yumurtanın hiçbir tesiri olmadığı ispatlanmıştır. Ayrıca, yumurtada bulunan bol miktardaki E vitamini; doymamış yağ asitlerinin okside olması sonucu, oluşabilecek peroksitlerin, damarların iç kısmındaki (endotel) hücrelere zarar vermesini önlemektedir. Yumurtadaki bu doymamış yağ asitleri, aynen zeytin yağındaki doymamış omega 3 yağ asidi gibi, kandaki HDL (iyi huylu kolesterol) miktarının artmasına yardımcı olmaktadır (Köksal, 1994). 

Bugünkü bilgilerin ışığında; çocukların, gençlerin, gebelerin ve emzikli annelerin günde bir yumurta yemelerinin sağlıkları için yararlı olacağı, damar tıkanıklığı riski olan erişkinlerin bile haftada 3-4 yumurta yemelerinde bir sakınca olmadığı kabul edilmektedir (McCharen, 1994). 

Sağlıklı kişilerde yumurta tüketimi ile kolesterol arasındaki münasebet gösteren Tablo 3'ten anlaşıldığı kadarıyla, deneme sonunda haftada tüketilen yumurta sayısı yarım yumurtadan yirmi yumurtaya çıkarıldığında, serum kolesterolünde pek fazla bir değişmenin olmadığı gözlenmiştir. 

Darü'l-acezede kalan 60-80 yaşları arasındaki 17 sağlıklı kişiye, günlük normal diyetlerine birinci gruba bir, diğer gruba iki yumurta verilmiş. Yedi haftalık deneme sonunda, kolesterol seviyesinin % 70,2 ile % 82,5 kadar artmasına rağmen, ortalama kan kolesterolü; total lipid, trigliserid, LDL seviyelerinde düşüşler gözlenirken; yumurtadaki E vitamini ve doymamış yağ asitlerinin bolluğundan dolayı HDL seviyeleri yükselmiştir. Bu yüzden yumurta yaşlı kişilerde bile, kolesteroldan doğan damar hastalıkları riskine sebep olmamıştır (Arslan ve Özcan, 1986). 

Yapılan bir başka araştırmada; geleneksel Türk yemeklerine günde bir yumurta eklenmesi şeklinde 20 kişi bir ay süreyle denemeye alınmış. Bir ay sonunda kanlarındaki kolesterol seviyelerinde önemli bir değişmenin olmadığı, hattâ kadın deneklerde LDL'nin düştüğü gözlenmiştir. Diğer taraftan koroner kalb hastalığı riski olan kişilere bile yumurta kısıtlamasına gerek olmadığı ifade edilmiştir (Kutlay ve ark, 1990). 

Güney Afrikalı zenciler üzerinde yürütülen bir başka araştırmada, yumurta üretim çiftliğinde çalışan ve günlük kolesterol alımları 1240 mg olan kişilerle, günlük kolesterol alımları 142 mg olan fertler karşılaştırılmış, deneme sonunda her iki gruba ait fertlerin kanındaki kolesterol seviyelerinde önemli bir farklılığın olmadığı belirlenmiştir (Volsret ve ark., 1988). 

Amerika'da yapılan bir çalışmada ise; sağlıklı 24 kişiye günde, 0, 1, 2 ve 4 yumurta verilmiş, kan kolesterol seviyesinde en fazla 3 mg/dl'lik bir artış olduğu ve bu artışların deney sonunda kaybolduğu gözlenmiştir. Bu araştırmadan sonra Amerikan Kalb Derneği kalb hastalarına bile haftada 4-6 yumurta yemelerinin mahzurlu olmayacağını açıklamıştır (Erlaçin, 1985; Anonim, 1994). Boston Kalb Derneği tarafından yapılan bir çalışmada ise, yaşları 30-60 arasındaki 600 kişi 10 yıldan fazla bir süreyle takip edilmiş ve günde en az iki yumurta yedikleri halde sağlıklarında herhangi bir bozulmanın olmadığı gözlenmiştir. Başka bir çalışmada da; 13 hasta üç hafta süreyle günde 15 yumurta ile beslenmiş ve çoğunun kanındaki kolesterol seviyesinde önemli bir artış olmadığı gibi 4 hastanın kolesterol seviyelerinde hafif bir düşme bile belirlenmiştir (Anonim, 2001). 

Araştırma sonuçlarına bakarak şu hükümlere varmak mümkündür: 
1. Kalb hastalığı riskinde yumurta kısıtlamasına gerek yoktur. 
2. Yetişkin erkeklerin bile günde 3 yumurta yemelerinde hiçbir mahzur yoktur. 
3. Yumurtada bulunan kolesterolün yanında, bol miktarda bulunan E vitamini ve doymamış yağ asitleri, HDL'yi yükselttiğinden, yüksek kolesterolden doğan damar tıkanıklarını önlemektedir. 
4. Yenen her yumurta, sağlıklı kişilerde, kan kolesterolünde geçici olarak 3-4 mg/dl'lik bir artışa sebep olsa da, sindirimden hemen sonra normale dönmektedir. Kolesterole hassas kişilerde bile bu artış tek başına koronik kalb hastalığına sebep olacak seviyede değildir. 

Kolesterolü yüksek kişiler ne yapmalıdır? 
1. Katı yağları ve kırmızı eti azaltarak, bunun yerine zeytin yağı, tavuk ve balık eti yemeli. 
2. Tam yağlı süt ürünleri yerine, yarım yağlı veya yağsız süt ürünleri tüketmeli. 
3. Hamur işlerini az yemeli. 
4. Meyve ve sebzeyi bol yemeli. 
5. C ve E vitaminini açısından zengin yeşil biber, narenciye, soğan, ceviz, fındık, badem gibi yiyecekler yemeli. 
6. Her gün 30 mg aspirin almalı (Bebek aspirinin yarısı). 
7. Gerektiğinde kolesterol düşürücü ilâçlar almalı. 
8. Sarımsak yemeli veya sarımsak tabletleri almalı. 
9. Fırsat buldukça her gün 5-6 km yürümeli. 

Kolesterolü düşük yumurta üretme çalışmaları 
Bütün bunlara rağmen halkın endişelerini gidermek ve yumurtanın daha sağlıklı olması için; bilim adamları tavukların yemlerine bitki sterolleri, doymamış yağ asitleri, selüloz, kolesterol, balık yağı, keten tohumu, mısır, soya ve akdarı gibi maddeler katarak, yumurtadaki omega-3 yağ asidi oranını artırmayı ve kolesterol seviyesini % 35 oranında düşürmeyi başarmışlardır (Çördük ve Demirel, 1996, Naber, ve ark., 1982, Miles, 1998). Ancak kolesterolü tamamen yok etmek mümkün değildir ve gerek de yoktur. Bu çalışmalar halen devam etmekte olup, ekonomik hale getirilmeye çalışılmaktadır. 

Netice 
Sağlıklı bir beslenme için; yumurta, et, süt gibi besin maddelerinin öğünlerimizden çıkarılması mümkün değildir. Bu gıdaları zararlı görmek yanlıştır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, kolesterol problemi olan insanlar bile, bu gıdaları dikkatli ve ölçülü olarak kullandıklarında sağlık problemleri ile karşılaşmamaktadır. Özellikle ülkemizde yumurta tüketiminin diğer ülkelere göre çok az olduğu göz önüne alınırsa, endişenin ne kadar yersiz olduğu anlaşılır. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, ülkemizde bazı firmaların yarı yarıya düşük kolesterollü yumurta ürettikleri yolunda reklâmlar ile halkımızı yanılttıkları ve haksız rekabete sebep oldukları bir gerçektir. Bu tip suiistimaller yerine halkımızın yumurta konusunda şuurlandırılması ve omega-3 yağ asitlerince zengin yumurta üretimi yönünde çalışmaların yapılması en doğru yol olacaktır. 

Yumurtanın kıymeti hususunda Beyhakî, Şuabü'l-Îmân'da şu hadîsi zikretmektedir: "Peygamberlerden biri Allah-ü Teâlâ'ya zayıflıktan şikâyette bulundu, Cenâb-ı Hak da ona yumurta yemesini emretti." 

Kaynaklar 
- Akbay, R. 1985. Dünya besin ihtiyacının karşılanmasında tavuk ürünlerinin önemli rolü. (Çeviri) XVIII. Dünya Tav. Kong. Bilimsel Tav. Derg. : 34-44. 
- Anonim, 1987. Cholesterol unaffected by extra eggs. World Poult. Sept.:36-37. 
- Anonim, 1989. Cholesterol and Egg News US feed grins Concul. 31. 
- Altuğ, R. 1984. Bebeklerde ve çocuklarda beslenme, Yonca Matbaası, 32 s. 
- Anonim, 1994. Kalp hastalarına bile haftada altı yumurta, Çiftlik Derg. 124:67-71. 
- Anonim, 2001. http//www.nutrition.cornell.edu/nutriquest/052799/eggchol.html 
- Anomim, 2002. http//www.minidev.com/diyet/diyet_editor.asp 
- Arslan, P. ve Özcan, S. 1986. Normal diyetlere eklenen yumurtanın serum lipidleri üzerine etkisi. Türk Hij. Den. Biyol. Derg. 41,1: 57-61. 
- Breuer, H. 1988. Wir brauchen keine bio laeden, wirbrauchen biologistiche logic. Interview. Colesterin Facten gegen Vorurteile, 8-14. 
- Ceylan, N., Yenice, E., Gökçeyrek, D ve Tunçer, E. 1999. İnsan beslenmesinde daha sağlıklı yumurta üretimi yönünde kanatlı besleme çalışmaları. YUTAV, Uluslararası Tav Kong'99. :300-307 
- Çördük, M. ve Demirel, R. 1996. Yumurta kolesterol düzeyini etkileyen faktörler. Çiftlik Derg. 130: 48-53. 
- Dilmen, S. 1971. Yumurtanın Beslenme Değeri ve Tüketim Üzerinde Yeni Görüşler. Ankara. 
- Erlaçin, S. 1985. Lipitler, temel ilkeler ile biyokimya. E.Ü. Tıp Fak. Yay. No:115: 164-197. 
- Hasipek, S. ve Aktaş N. 1991. Ülkemizde tavuk eti ve yumurtanın insan beslenmesindeki yeri ve önemi. YUTAV, Tav. Kong.'91. 21-25 Mayıs İstanbul: 26-35. 
- Köksal, O. 1994a. Kalp-Damar Hastalıkları ve Beslenme. Çiftlik Derg. 123: 52-58. 
- Köksal O. 1994.b Tavuk eti ve yumurtanın beslenme ve sağlık yönünden değeri. Çiftlik Derg. Çiftlik Derg. 124: 54-58. 
- Kutluay, T. Ekler, R., Kocaoğlu, B. ve Sivas, A. 1990. Geleneksel diyetlerde beslenen kişilerde yumurtanın plazma lipid ve lipoprotein konsantrasyonları üzerine etkisi. Klinik Gelişim. 3: 706-709. 
- Mc Charen. C. 1994. Yumurta kolesterolü neden sorun yapılmaktadır? Çiftlik derg. 123:14-23. 
- Miles, R.D. 1998. Biotechnology in the feed industry. Proceedings of Alttech's 14 th Annual Symposium. Nothingam Univ. Press. England. 
- Monstadt, H. 1988. Cholesterin inder medien beichterstattung. Cholesterin fakten gegen Voruuteile. 
- Naber, E.C., Elliot, J.F. and Smith, T.L. 1982. Effecet of producal on reproductive performance egg yolk cholesterol content and lipid metabolisms in the laying then. Poult. Sci. 81: 1118-1124. 
- Özen, N. 1995. Hayvan besleme fizyolojisi ve metabolizması. Ders Notu. No. 6. Akdeniz Üniv. Ziraat F. Zootekni Böl. Antalya. 
- Sencer, E., 1983. Beslenme ve diyet. İ.Ü. İstanbul Tıp Fak. Vakfı Yay. 404 s. 
- Vorster, H.H., Silvis, N. and Venter, C.S. 1988. Serum Cholesterol lipoproteins and plasma coagulation factor in South African blacks on a highth-Egg-low fat intake. Besleme ve Diyet Derg. 17(1):12-17. 
- Worm, N. 1988. Die ernaehrungpsiologische Beteutung des Eies. Notebence medici., Journal für Aerzte, helf 9188 : 510-513. 

 

//////////////////////////////////////////////

 

El ve Ayakların Sırlı Dünyası: Refleksoloji 
Ender AK  

 


Hergün yüzlerce farklı hareketi ardı ardına yapan, her türlü âleti uygun şekilde kullanan ellerimizin, sadece yaptığı hareketlere ve işimize ne kadar yaradığına bakarız. Keza, bıkıp usanmadan bir ömür boyu bizi üzerinde taşıyan ve her istediğimiz yere gitmemizi sağlayan ayaklarımızı da çok fazla önemsemeyiz veya fazla ağrımadıkları müddetçe de dikkatimizi çekmezler. 

İnsan vücudunu kâinatın bir fihristi hükmünde yaratan ve mucizevî sanatlarla donatan Rabbimiz, bu muhteşem makinenin hiçbir noktasını hikmetsiz ve abes olarak bırakmamıştır. Tıp ilmi yeni keşiflerle ilerleyip geliştikçe hiç aklımıza gelmeyen ve tahmin edemeyeceğimiz güzellikleri müşahede edeceğiz. 

Alternatif tıp veya tamamlayıcı tıp olarak gündeme gelen, bazısı çok çok eskilere dayanan modern tıbbın dışındaki tedavi metodları gün geçtikçe önemini artırmaya ve daha fazla dikkatleri çekmeye başlamıştır.

Akupunktur gibi binlerce yıllık mazisi olan ve ciddi neticeler veren teknikler yanında, henüz tam olarak kendini ispatlayamamış olan teknikler hattâ tamamen hurafeye dayanan uydurma metodlar da vardır. El ve ayakların belli bölgelerini sıkarak masaj yapmaya dayanan Refleks Bölgeleri Masajı da üzerinde tartışılan ve geçerliliğini zaman içinde ortaya koyabilecek istikbal vaad eden bir teknik olarak görülmektedir. 

Refleks Bölgeleri Masajı Nedir?

Lugat mânâsıyla, “organizmanın dıştan uyarılara karşı irade dışı tepkisi” veya “yansıması” demek olan refleks, vücudumuzun karşı karşıya kaldığı ani durumlarda beyinden iradî bir emir beklemeden yapacağı bir hareketle kendini savunmasıdır. Meselâ, ayağımıza batan dikeni hisseder hissetmez hemen kaldırmamız gibi... Peki nedir o zaman refleks bölgeleri masajı? Ellerimizin ve ayaklarımızın vücudumuzun küçük bir aynası olarak kabul edildiği bu metodda, refleks bölgeleri olarak görülen yerlere masaj uygulanmasına dayanan bir tekniktir. 

Refleksoloji olarak da tanımlanan refleks bölgeleri masajı, bütün hücre ve dokuları içine alacak şekilde, organlar arasında enerji ve canlılık kazandıran bir bioenerjinin sağlıklı deveranıdır. Bu enerji akımının önü kesildiği taktirde, vücudun her bir bölgesine aksi tesiri olur. Refleksoloji çalışanların iddiasına göre vücudun bioenerjisi bozulunca hastalıklar ortaya çıkmakta veya hastalık yapıcı faktörler bioenerji kanallarını bozarak hastalığı ortaya çıkarmaktadır. Onun için bu metodda önce eller ve ayaklardaki enerji blokajının kesinlikle uyarılması gerekmektedir. Bazı maddeler –belli noktalarda yığılıp biriken “kristalleşmiş çökeltiler” olarak da adlandırılan– bioenerjinin dağılmasını engellemektedir. Bu bölgeler temas ve masaj teknikleriyle uyarılırken ağrı ile kendini belli eder. Bu bölgelere parmakla dokunarak, enerji akımını engelleyen noktaların tesbiti mümkün görülmektedir.

Refleks bölgeleri masajında öğrenilmesi gereken basma ve masaj tekniklerinin gâyesi bu enerji blokajını kırmak ve kristalleşmiş çökeltileri ortadan kaldırmaktır. Refleks bölgeleri masajıyla uyarılan kan dolaşımı ve lenf sistemi vasıtasıyla zehirli maddelerin atılımı; kısacası vücudun kendini tedavi edebilmesi kolaylaştır. Bedenî rahatsızlıkların yanı sıra stres, gerginlik, tansiyon ve yorgunluk gibi ruhî rahatsızlıklarda da aynı metotlar kullanılır.

Refleksolojinin Doğuşu

Kimi kaynaklara göre 5.000 yıl, bazılarına göre ise 12.000 yıl öncesine dayanan bir tedavi metodudur. Zonentherapie (Bölge Tedavisi) adlı kitabında Amerikalı Kulak–Burun–Boğaz uzmanı William Fitzgerald, bu metodun 5.000 yıl öncesinde Hindistan ve Çin’de tanındığını, ancak 12.000 yıllık bir tarihî geçmişleri olan İnkaların da bu metodu uyguladıklarını yazar. İnkalar bu tedavi metodunu Kuzey Amerika’daki Kızılderililere de öğretmişler ve onlar da hâlâ aynı metotla tedavilere devam etmektedirler. W. Fitzgerald buna “bölge tedavisi” adını verdi ve akupunktur ile birlikte kullandı. Fitzgerald, vücudun bazı bölgelerine sıkıca bastırıldığında veya masaj yapıldığında oldukça uzakta olan diğer bölgelerde müsbet tesirler ortaya çıktığını keşfetti.

Bu bilimin Batı’daki en büyük destekçisi, Fitzgerald’ın öğrettiklerini 1930’larda geliştirip yalnızca ayak bölgesinde yoğunlaştıran Amerikalı Eunica D. Ingham’dır. Günümüzde ABD başta olmak üzere İngiltere, Belçika ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde okullar açılmıştır. Floransalı heykeltraş Benvenuto Cellini (1500–1571), el ve ayak parmaklarına uyguladığı sıkı ve sabırlı masajlarla ağrı nöbetlerini yenmiştir. ABD eski başkanı James Abram Garfield (1831–1881)’de ayağının belli bir noktasına tatbik ettirdiği masajla, müzmin ağrılarından kurtulmuştur.

Refleks Bölgelerinde Enerji Dilimleri

Fitzgerald, üniversite hastanesinde bu tedavi tekniğini hastaları üzerinde uygular. Ayağın belli yerlerine elle yumuşak bastırma yoluyla masaj yaptığında vücudun belli başlı bölgelerinde rahatlama ve gevşeme olduğunu fark eder. Bu konudaki uygulamalı araştırmalarının neticesinde, her defasında birbirleriyle sıkı bağlantılı bir şekilde, sol ve sağ kısmından beşer dilim olmak üzere, bedeni dikey olarak on enerji bölgesine ayırır. Dilimlere ayırmanın odak noktası başın tam orta noktasından göbek hizasında aşağıya doğru belirlenmiştir. Bu enerji bölgesi dilimleri ayak tabanı ve avuç içlerinde son bulur.

İlk enerji bölgesi dilimi başparmaktan başlar, oradan kollar üzerinden yukarıya doğru omuzlara, boyun bölgesine ve beynin içine kadar ve buradan da tekrar bedenden aşağıya doğru iner ve ayak başparmağında son bulur. İkinci enerji bölgesi dilimi işaret parmağından başlar, oradan kollar üzerinden omuzlara, boyuna ve beynin iç bölgesine kadar ve buradan da tekrar bedenden aşağıya inerek, ikinci ayak parmağında son bulur. Üçüncü enerji bölgesi dilimi orta parmaktan başlar, oradan kollar üzerinden omuzlara, boyuna ve beynin iç bölgesine kadar ve buradan da tekrar bedenden aşağıya inerek, üçüncü ayak parmağında son bulur. Dördüncü enerji bölgesi dilimi yüzük parmağından başlar, oradan kollar üzerinden omuzlara, boyuna ve beynin iç bölgesine kadar ve buradan da tekrar bedenden aşağıya inerek, dördüncü ayak parmağında son bulur. Beşinci enerji bölgesi dilimi serçe parmaktan başlar, oradan kollar üzerinden omuzlara, boyuna ve beynin iç bölgesine kadar ve buradan da tekrar bedenden aşağıya inerek, küçük ayak parmağında son bulur.

Refleks Bölgelerine Masaj Nasıl Uygulanır?

Vücuttaki on ayrı enerji dilimleri baştaki başlangıç noktasından başlayarak, ayak tabanları ve el parmakları arasında devr–i daim eder. Bu enerji akımı, “bölgeler” adı verilen dikey dilimler şeklinde akar. İşte bu bölgelerde vücudun bütün organ ve kasları yer almaktadır.

1970 yılında Hanne Marquardt, insan vücudundaki dikey enerji dilimlerine ek olarak bir de yatay olarak üç enerji dilimini keşfetti. Bu, vücudu yatay şeklide bölen üç yardımcı enerji dilimleriydi. Hem vücut hem de ayaklardaki bu üç enerji dilimleri birbirleriyle uyuşuyor. Böylece özellikle ayaklardaki refleks noktalarını bulmak daha da kolaylaştı. Ayaklarda onu dikey, onu da yatay olmak üzere detaylı bölgeler elde edildi ki, bu şekilde çeşitli refleks noktaları daha belirgin ve sıhhatli tespit edilebilir. İstisnaî bir anatomiye sahip ellerde ise sadece bir yatay enerji dilimi mevcuttur.

Enerji dilimlerinden geçen enerji akımı, belli noktalarda birikiyorsa, buralarda enerji yüklenmesi veya enerji blokajı meydana gelir. Ne yazık ki bu blokajlar, vücuttaki hayat enerjisinin serbestçe dolaşan enerji akımını kesintiye uğratarak, menfi tesir eder ve tabiatıyla organizmada ağrılar, rahatsızlıklar, hastalıklar ve diğer arızaların doğmasına yol açarlar. Belirli masaj ve basma tekniklerinin ayaklardaki refleks noktalara sabır ve inançla uygulanmasıyla, buradaki enerji blokajı rahatça bertaraf edilir ve enerji akımı yeniden sağlıklı bir şekilde başlar ve vücuttaki ahenk yeniden tesis olunur.

Enerji blokajlarının pek çok sebebi vardır: Stres, sağlıksız beslenme, karamsarlık, hayal kırıklığı, tabiî afetler, boşanma veya sevdiğinden ayrılma, vs gibi. Bu psikolojik arızalar zamanla organları olumsuz bir şekilde tesiri altına alır. Bu temel arızaların sağlıklı ve kısa zamanda bertaraf edilebilmesi için öncelikle kaynağının belirlenmesi şarttır. Refleks bölgeleri masajı genel bir tedavi metodu olduğundan, tedavi edilecek kişiyle hem konuşulur hem de masaj teknikleri bu konuşmanın seyri dahilinde uygulanır. Sadece konuşma yoluyla sağlıklı bir tedaviye ulaşılamadığı bir gerçektir. Arızanın ana kaynağı şuuraltının derinliğinde kapalı kalır. Kimi zaman da kişi kendini, iç dünyasındaki çatışmalara çözüm bulmaya hazır hissetmediğinden, rahatsızlığının, sıkıntısının ana kaynağına inmek ve bahsetmek istemez. Ancak, bunların neticesinde oluşan enerji blokajları, zaman kaybetmeden bertaraf edilmesi gereken ciddi engellerdir. Vücuttaki arızanın ana kaynağına inmekte gecikildikçe, bu enerji blokajı artmaya ve katlamaya devam edecektir.

Refleks bölgeleri tedavisinde gâye enerji blokajlarını yok edip, enerji akışının normal ahengine girmesine sağlamaktır. Bunun için tabiî ki anatomi bilgisi çok önemlidir. 

Basma Teknikleri Hakkında

Masaj tekniklerini öncelikle kendi el ve ayaklarınızda uygulamanız tavsiye edilir.

Refleks bölgeleri masajı uygulaması için toplam beş basma tekniği vardır: Başparmak hareketi, parmak hareketi, ovma hareketi, sıvazlama hareketi ve sıkma hareketi.

Bu hareketler hem ellere hem de ayaklara aynı şekilde tatbik edilir. Önemli olan bu tekniğin kime nasıl uygulanacağıdır. Kişinin fizikî yapısı, yaşı ve o andaki sağlık durumu göz önünde bulundurulur. Meselâ iri yapılı bir insana daha kuvvetli, zayıf, yaşlı ve çocuklara ise, normal şekilde basarak masaj yapılır. Tedavi, başparmak veya başka bir parmağın kenarıyla basınç uygulanarak saat yönünde döndürülmesinden oluşur. Bu basınç genellikle oldukça derindir, ama acı verici olmak zorunda değildir. İyi bir refleksolog kısa, acısız seansların tekrarlanmasını, bütün hastalığın bir tek acı verici seans tedavisine tercih eder. Her seans 10 dakikadan 30 dakikaya kadar sürer ve birkaç seansa ihtiyaç olabilir. Hatta sık sık şikâyetler bir tek seanstan sonra ortadan kalkar.

Modern tıp tarafından iyi bilinir ki, iç organlar vücut yüzeyinde deri bölgeleriyle temsil edilirler ve bu deri bölgeleri, bu organlar ile aynı sinirleri paylaşırlar. Meselâ diyaframa tesir eden bir durum omuz başında acıya sebep olur, çünkü her ikisi de aynı siniri paylaşırlar. Bir organı temsil eden deri bölgesini uyararak, bu organ üzerinde fizyolojik bir tesir hasıl edilebilir ve hayvanlar üzerinde yapılan birçok deney bunun böyle olduğunu ispatlamıştır. 

Vücud organlarımız büyük çoğunlukla simetrik olduğundan her iki ayakta ve elde aynı bölgeler mevcuttur. Ancak kalbin solda oluşu, midenin eşit olmayan bir şekilde sol ve sağ taraflara kayması, körbağırsağın ve karaciğerin sağda oluşuna göre bunlara tekabül eden masaj bölgeleri de sağ ve sol ayaklarda farklı yerlerdedir. 

Şimdi muhatabınızın vücudunda ağrıyan ve hasta olduğunu söylediği organın ayaktaki ve eldeki karşılığını bulup buraya saat istikametinde masaj yapmaya başlayın. Ağrıyan taraf vücudun sol kısmındaysa sol ayağa ve ele, sağ taraftaysa o tarafın el ve ayağına masaj yapacaksınız. Denemenin bir zararı yok, şifa Allah’tan. Ancak yine de ciddi hastalıklara karşı dikkatli olmak ve doktora görülmeyi ihmal etmemek gerekir. Bu metodlar kesin olarak ispatlanıncaya kadar her şeyimizle tamamen bağlanmak ve hastahanelerde devam eden tedavimizi kesmemiz doğru değildir. Zaten bir kısım hekimler bu tekniklere “Alternatif Tıp” yerine “Komplementer Tıp” yani “Tamamlayıcı Tıp” adını vermektedirler. Dolayısıyla normal tıbbî tedavi yapılırken, ilâve olarak yapılması tavsiye edilmektedir. Bununla beraber yan tesiri ve bir riski olmadığı için boş zamanlarımızda denemenin bir mahzuru yoktur. Madem ki, bu hususta bazı ip uçları vardır ve Allah hiçbir şeyi abes ve boş yaratmamıştır, niçin denemeyelim? Bir zamanlar akupunktur da aynı durumdaydı, fakat bugün artık modern tıp tarafından da kabul edilir olmuştur. İleride bu bioenerji kanalları ve kanalların nasıl bloke olduğu da daha açık deneylerle ispatlanabilir. 

Bazı insanların bioenerjilerini yoğunlaştırarak ve kendini bütün benliği ile vererek sevdiği insana karşı yaptığı masajın çok daha tesirli olduğu tesbit edilmiştir. Masaj yapılan kişinin buna inanması ise tesiri daha da artırmaktadır. 

Dikkat! Eğer el ve ayağın yüzey kısmında damarlar çok belirgin kabarık duruyorlarsa, o vakit çok yavaş ve yumuşak basılarak, masaj yapılmalıdır. Yoksa aksi taktirde hematom vakasına (damar zedelenmesi sebebiyle oluşan iç kanama neticesindeki morarma) yol açılmış olur.

 

//////////////////////////////////////////////////////////////

 

Hücre Zarı 
Dr. Arslan MAYDA   amayda@sizinti.com.tr

 


Kâinatta canlı, cansız her sistemin en dış kısmına, kendisine gelecek zararları önlemek için bir müdafaa sistemi konulmuştur. Eski şehirlerdeki surlar, dünyanın etrafını saran atmosfer, yumurtanın dışındaki kabuk, herhangi bir kamu veya özel kuruluşun girişindeki kontroller... gibi binlerce örnek sayabiliriz. Canlıların en küçük birimi olan hücre, süper kompleks bir yapıya sahiptir. Hücrenin dış kısmını saran hücre zarı, tıpkı bir ülkenin sınırlarını bekleyen askerleri ve gümrük kapıları gibi madde alışverişinde kontrol kapısı görevini yerine getirir. Hücreyi sarmalayan zar; yağ, protein ve karbohidratlardan meydana gelmiştir. Fosfolipid dediğimiz yağ tabakasının iki kısmı vardır. Birincisi fosfat kısmıdır ve su tutucu özelliğe sahiptir. İkincisi lipid kısmı olup su itici özelliğe sahiptir. Fosfolipidlerin hücre zarındaki dizilişte su tutucu fosfat kısmı hücrenin iç ve dış yüzünde dışa bakacak şekilde dizilmişlerdir. Neden böyle bir diziliş olmuştur? Çünkü hücrenin % 70'i sudur. İhtiyaçtan dolayı suyun devamlı olarak hücreye girip çıkması lâzımdır. Buna istinaden fosfolipidlerin fosfat bölümü dıştadır. Fosfat bölümü içte olsaydı ne olurdu? Su itici olan lipidler suyu iterdi, hücre zarıyla yakın temas kuramayan su hücreye giremez hücrede kimyevî reaksiyonlar gerçekleşemez ve bütün canlılık tehlikeye girerdi. Hücrenin ilk koruyucu basamağı olan zarda fosfolipidlerin dizilişiyle canlıya bir hayat bağışlanmıştır. 

Hücre içi Proteinler 

Zarın dış yüzeyinde bulunan karbonhidratlar eksi yüklü ve hücre zarına gevşek bağla bağlıdırlar. Eksi yüklü oldukları için diğer negatif yüklü maddeleri iterler, ayrıca karbonhidratların çoğu reseptör (alıcı) görevi yaptıklarından insülin gibi maddeleri bağlarlar ve hücre içinde bir enzimin harekete geçmesine (aktivasyonuna) sebep olurlar. 

Herhangi bir sebeple kanımıza geçen bir madde, hücre zarına geldiği zaman, elini kolunu sallayarak hücre içine giremez. Büyüklüğüne, kimyevî yapısına, faydalı veya zararlı oluşuna göre muameleye tabî tutulur. Meselâ: Herhangi bir bakanlığa girip orada işinizi takip etmek isterseniz kolunuzu sallayarak giremezsiniz. Yabancı iseniz kimliğinize bakarlar, üstünüzü ararlar; şüphe uyandırırsanız sizi tutuklar veya bakanlığın kapısından içeri almazlar. Fakat öyleleri de vardır ki; bakan, müsteşar ve tanınmış bürokrat veya emniyet görevlisidir ki bunlara hiç kimlik sorulmaz; rahat girip çıkarlar. Eğer bir başka bakanlıktan ayda yılda bir evrak getirip götüren memuru kapıdaki görevli tanımazsa, içerideki ilgili kişiye telefon açar, ilgili "gönderin!" derse içeri gönderilir. Bu bir kurumun emniyeti için gerekli uygulamadır. Misâldeki gibi hücrenin zarına kadar gelen maddeler, hücre zarında beş çeşit muameleye tâbi tutularak içeri alınırlar. 

1. Basit süzülmeyle (difüzyon) geçiş: Hücre duvarını oluşturan yağ tabakasından ve proteinler arasındaki por denilen deliklerden geçiştir. Porlardan su, üre ve suda erimiş maddeler geçer. Hücrelere su devamlı girip çıkmaktadır. Suyun görevi hayatî olduğundan, engelsiz ve enerji harcamadan girip çıkması lâzımdır. Meselâ Na+ (sodyum) ve K+(potasyum)un girip çıkması için enerjiye ihtiyaç vardır. Eğer enerji gerektiren aynı olay su için olsaydı, vücudumuza aldığımız enerji yeterli olmayacaktı. Çünkü kanımızda bulunan 25 trilyon alyuvarın bir tanesinde bile, saniyede giren çıkan suyun miktarı alyuvarın yüz katıdır. Bu giriş çıkışı vücudun bütün hücreleriyle çarpıp, dakikaya, saate, güne ve yıla çevirirsek, bir insanın ömrü boyunca ihtiyaç duyacağı enerjiyi rakamlarla ifade etmekte zorlanırız. Su ve ürenin enerji harcamadan geçeceği kadar küçük delikleri hücre zarına yerleştiren Kudret, bize bir hayat daha bağışlamıştır. Yine yağda eriyen maddeler, ayrıca O2 (oksijen), CO2 (karbondioksit), azot, alkol gibi maddeler de hücre zarının yağ tabakasından hiçbir enerji harcamadan kolaylıkla geçerler. Düşünün ki, her an alınmasına ihtiyaç duyduğumuz oksijenin, atılmasına ihtiyaç duyduğumuz karbondioksitin ve diğerlerinin giriş-çıkışı Na+ ve K+ gibi enerji gerektirseydi yine rakamlara sığmayan bir enerji miktarı lâzım olacaktı. Gözeneklerden alınan su, çıkarılan üre yağlardan girip çıkan O2, CO2, azot ve alkol, suda ve yağda eriyen maddeler, enerjisiz geçiş şekilleriyle bir Tasarımcı'nın elini açıkça göstermektedirler. Çünkü gereklilikleri çok fazla, önemleri hayatiyet derecesinde ve geliş gidişleri masrafsız maddelerdir. Vücut acil durumlarda hücre porlarını genişleten hormonları (antidiüretik hormon=ADH) salgılayarak ihtiyacı kadar suyu hücrelerine alabilir ve üreyi dışarı çıkarır. Gerekirse bu yolla Na+ hücre içinde kalırken, K+ hücre dışına geçer. 

Eğer su ve diğer maddelerin geçtiği delikler, küçük değil de büyük olsaydı Na+, K+, proteinler, bakteriler bu deliklerden kolaylıkla geçecek ve hücre işgale uğrayıp yine hayatiyetini kaybedecekti; bu durumda hücreye 1 sn'de hücrenin 100 katı kadar girip çıkan su girip çıkamayacaktı. Porlarda artı yüklü proteinler bulunmakta ve Na+, K+ gibi artı yüklü maddeleri itmektedir. 

Meselâ bir elinizi bilmeden ateşe değdirdiğinizde hemen sinir hücreleri arasında iletim gerçekleşir. Bunun için asetilkolin denen madde salgılanır ve eksi yüklü, 0,6 nanometre çapında bir kanal hücre zarında açılır; yüksek moleküller ve artı yüklü iyonlar, hücreye rahatlıkla girip çıkar. Hücre dışındaki kapı açılınca Na+ içeri girer, içerideki kapı açılınca K+ dışarı çıkar ve içeriye girene kadar hücre dışındaki hücreler arası sıvıda bekler. Böylece uyarı sinirden sinire iletilmiş olur. Ateşe dokunmayla beyne giden uyarı, aynı yolla geri gelir ve ateşten elimizi aynı saniye içinde geri çekeriz. 

2. Kolaylaştırılmış süzülmeyle (difüzyonla) geçiş: Herhangi bir taşıyıcı aracılığı ile olan geçiştir. Burada taşınacak molekülü taşıyacak bir protein vardır. Taşıyıcı proteinin üzerinde taşınacak maddenin bağlanacağı kısım vardır. Taşınacak madde bağlanınca, taşıyıcı proteinde şekil değişikliği olur ve içte kapalı olan hücre kanalının ucu açılır ve molekül buradan içeri girmeye başlar. Proteine zayıf bağlandığı için hücre içine yakın bir yere geldiğinde termal hareketle protein molekülden ayrılır ve molekül hücre içine girer. Kolaylaştırılmış difüzyonla taşıma yüksek konsantrasyondan alçak konsantrasyona doğru olur.

Kolaylaştırılmış difüzyon, hücrenin içinde ve dışındaki basınç ve konsantrasyon farkıyla, elektrik yük verilmesiyle ve osmolarite ile hücrenin içinden dışına veya dışından içine su gitmesidir. Böylece hem hücre içine hem de hücre dışına doğru difüzyon (geçiş) sağlanır ve basınç farkı ozmotik tesire karşı koyacak dereceye gelene kadar devam eder. Böylece hücrenin şişerek ya da büzülerek yok olması önlenmiş olur. Tuzlu bir şey yediğimiz zaman hücre dışında bol miktarda tuz bulunur. Hücre içindeki su, hücre dışına çıkar. Bundan dolayıdır ki, çok tuzlu yiyenlerin ellerinde, gözlerinde şişlikler oluşur. Daha sonra vücut tansiyonu düzenleyici sistemleri harekete geçirerek fazla tuz ve suyu dışarı atar. 

Glikoz ve aminoasitlerin çoğu, kolaylaştırılmış difüzyonla taşınır. Hücrenin çok fazla glikoza, aminoasite ve karbonhidratlara ihtiyacı olacağı zaman insülin salgılanır. Hücre içine glikoz taşınması 15-20 kat daha artar. 

3. Aktif taşımayla geçiş: Bu tip taşıma, yokuş yukarı yük taşımaya benzetilebilir. Bir insan yokuş yukarı ya da merdiven çıkarken nasıl enerjiye ihtiyacı artarsa, aktif taşımanın olması için de bu geçişe has enzimlerle birlikte enerjiye ihtiyaç vardır. Bundan dolayı bu şekilde geçişe bir örnek, Na+K+(sodyum-potasyum) pompasıdır. Nasıl bir kuyudan tulumba ile suyu dışarıya çıkarmak için enerjiye ihtiyaç vardır. Aynı şekilde Na, K, Ca, C, Fe, N, iyot, urat iyonları, çeşitli aminoasitler ve çeşitli şekerler için de aktif taşıma gereklidir. Günlük hayatta beynimizden gelen emirle dış ve iç organlarımızdaki, her türlü fonksiyonun yapılması, hücrede bazı kontrol mekanizmalarının işlemesi, hücre reaksiyonlarının olabilmesi için K+, Mg++, fosfat, sulfat, hücrenin iç kısmında fazla olmalıdır. Yine hücrenin dış kısmında ise Na+, Ca++, ve bikarbonat fazla olmalıdır. Bunlar eğer aktif taşıma ile geçmeselerdi bunların geçeceği özel delikler olsaydı su, üre, O2, CO2 gibi enerjisiz rahat girip çıksaydı, hücre içinde ve dışında iyonlar eşit olur, adele kasılması olmadığı için kaslarımızla hiçbir iş yapamazdık, ağzımıza giren bir lokmayı hissedemezdik, tükürük salgısı salgılanamazdı, mide hazım için HCl salgılayamazdı, yemek borusu kasılarak besinleri mideye gönderemezdi, mide besinleri bulamaç haline getiremezdi. Onikiparmak bağırsağına besinler geçemezdi, pankreas enzimlerini salgılayamazdı, besinler kana emilemezdi, tansiyon ayarlanamazdı, kan pompalanamazdı, beyin çalışmazdı, vücut fonksiyonlarına ait her türlü görev görülmezdi. Özetle hayat olmazdı, işte hücrenin hayatî fonksiyonlarının devam etmesi, bütün organların fonksiyonlarını yapmasına bağlıdır. Bu da sinir sisteminin emirleriyle çalışmasıdır ki, bunu da yaptıracak sodyum-potasyum pompasıdır. Bu kadar mucizevî hâdiseleri akılsız ve şuursuz sodyum ve potasyum atomlarına vermek her halde akıllı bir insanın yapacağı bir iş değildir. Bu atomları icraatına perde yaparak bize hayatımızı bağışlayan kudreti ve ilmi sonsuz Rabbimizden başka kim olabilir? 

4. Pinositoz'la geçiş: Özellikle büyük moleküllü protein ve kuvvetli elektrolit çözeltileri, hücre duvarına dokunduğu zaman hücrenin özel bir geçiş şekli olan pinositoz reaksiyonu oluşur. 

Çok büyük proteinler basit bir temasla hücre zarına dokunur (A). Hücre zarına dokunan proteinler, hücre yüzey gerilimini değişikliğe uğratır ve hücre zarı proteinleri içine alacak şekilde içe kıvrılma (invaginasyon) oluşur (B). Zarın keseyle bağlantılı kısmı, zardan ayrılarak sitoplazmanın derinliklerine götürülür ve orada gereken yapılır. Hücre zarına gelen fakat hücreye faydalı basit ve aktif geçişle geçemeyen maddeler bu yolla geçerler. 

5. Fagositoz'la taşınma: Aynı pinositoz gibidir. Fakat dışarıdan alınan maddeler hücreye ve dokulara zararlı maddelerdir. Bakteri, virüs, hücre parçaları, ölü dokular ve büyük zararlı parçalar bu yolla alınır ve hücre içinde (lizozom adı verilen parçalayıcı maddeler tarafından) parçalanır ve hücreye faydalı kısımları alınır, kalıntı zararlı maddeleri boşaltım sistemlerinden atılacak hale getirilerek hücreden dışarı atılır. Meselâ bir yeriniz bir tarafa çarpsa, morarsa, sonra siyahlaşma olsa o bölgedeki ölü dokular, bu metotla alınıp yok edilir ya da mikrobik bir hastalığa yakalansanız yine hücreler bu metotla mikropları alıp bünyesinde yok ederler. 

Vücudumuzun solunum, dolaşım, sindirim sisteminden geçerek gelen her değişik maddeye göre geçiş yolu düzenlenmiştir. Dışarıdan yani dış âlemden sindirim yoluyla gelecek maddelerin muhtevasını hücrenin kendisinin bilip dizayn etmesine imkân olmadığına göre, bunu yapanın, ilmi ve kudreti önünde hürmet ve muhabbetle eğilmek gerekir. 

1) Su, oksijene, glikoza veya bunların atım maddelerine üre ve CO2'e enerji harcamamak için basit geçiş yolunu nasıl oluşturmuştur? 

2) Dışarıdan zararlı maddelerin geleceğini nasıl bilmiş de hücre içinde lizozom (parçalayıcı) enzimleri hazırlamış ve içeri almak için fagositoz geçiş yolunu geliştirmiş? 

3) Hücrenin zarına geleceklerin faydalı ve zararlı olduğunu anlamak için nasıl reseptörler ve taşıyıcılar yerleştirmiş? 

4) İşitme, duyma, yürüme, yeme, içme ... vb binlerce fonksiyonun oluşması için neden hücre dışında Na+,142 meq/lt de tutmuş, hücre içinde K+, 140 meq/lt de tutmuş diğer maddeler de aynı şekilde olmak şartıyla böyle ince ayarı hücre nasıl yapmış? 

5) Tesadüf veya hücrenin plânıyla bu geçiş yolu neden 1, 2, 3, 4 de kalmadı, her maddeye göre hücre zarında geçiş şekli düzenledi? 

6) Hücrenin içini asidik, dışını bazik dereceye ayarlamazsanız bütün hayatî fonksiyonlar durur. Nasıl hücre, hücre dışı pH'sını 7,4 hücre içi pH'sını 7,0 olarak ayarladı? 

Spor müsabakasında biletliyi, biletsizi, idareciyi, gazeteciyi, ayırt etmek için stadyumların giriş kapısına güvenlik ve kontrol elemanı bulundurulur. Bunun gibi dünyadan bedenimize giren besin, gaz, mikrop ve zararlı parçacıkları vücudumuza yararlı hale gelmesi için hücre içine ve dışına taşıma şekillerinin mükemmel tasarımını, hücrenin kendisine ya da tesadüflere vermek bin derece akıldan uzak değil midir?

Büyük bir zatın dediği gibi: "Her nefes alıp vermede ve her lokma yutmada bize bir hayat veriliyor." Sadece hücre zarında yağların, proteinlerin, karbonhidratların dizilişiyle, taşıma yollarındaki çeşitliliğiyle, yerleştirilen taşıyıcı ve taşıyıcılarla, tasarruf edilen enerjiyle bize binlerce hayat veriliyor. Tasarımı yoktan yapanı tanımak, bilmek, sevmek, şükretmek de bize düşüyor. 

Kaynak 
-Arthur C. Guyton, M.D. Medical physiology, 2001.