Prof. Dr. İbrahim Canan Anısına

İlmi Nebevi Enstitüsü

 

 

Dua Zamanı -I- 
  

 


Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz'a yönelip, hâlini O'na arz ederek istediklerini O'ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi'ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir. 
Bu mülâhazalar çerçevesinde, O'na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; "Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi'ne yalvarır ve gizliden gizliye O'na dua eder." Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri'in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir. 

Allah bize, "Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O'na yalvarın; bilin ki, O'nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir." ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir. 

Aslında, her hâlimizde O'na yönelmek, O'na el açmak, dert ve elemlerimizi O'na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk'ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, "Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim." buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış "Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız." medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü'l-Guyûb'a, hem de tamamen halka kapalı ve O'na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O'na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin.. 

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O'na açan, hâlini O'na şikayet eden hep O'na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O'nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten "âh" edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O'na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O'na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir. 

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır. 

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının "Allah Allah" diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir. 

Hakk'a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, "Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!." diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz "Çaresiz kalıp da O'na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah'tan başka kimdir?" deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra! 

Kur'ân, varlığın tercümesi; hâdiselerin tercümanı; makro ve mikro âlemlerin müfessiri; bu dünyada âlem-i gaybın lisanı; insanoğluna ilâhî iltifatların senedi; İslâmiyet'in özü, esası, nur ve ziyası; uhrevî âlemlerin haritası ve ona inananların vesile-i saadeti olduğu gibi aynı zamanda açık-kapalı, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bir dua mecmuasıdır. 

Kur'ân, Fatiha sûresiyle lâl ü güherlerini saçmaya başladığı andan itibaren, hamd ü senâ ile bir dua mukaddimesi vaz'eder ve sırat-ı müstakim talebiyle işe başlar. Bakara sûre-i celîlesi zımnî dua şivelerinin arasında sesini sarahatinin nağmeleriyle yükselterek "Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!" der ve bizi duaya çağırmanın yanında, Cenâb-ı Hak'tan ne istenileceği konusunda da irşad eder. Birkaç sayfa sonra, "Rabbimiz! Üstümüze sağanak sağanak sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım eyle!" istimdat edâlı beyanıyla, zor şartlar altında müminlere sığınacakları sera ve siperleri gösterir. 

Daha bir sürü dua televvünlü beyandan sonra sûrenin Miraç armağanı son ayetinde "Rabbimiz! Eğer unuttu veya hata ettiysek, bundan dolayı bizi muaheze etme. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeylerle bizi sorumlu tutma. Bizi affet; kusurlarımızı bağışla; bize merhamet buyur; Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardımda bulun." ifadeleriyle daha şümullü bir çerçevede, her zaman vird ü zebanımız olması gereken bir dua ve niyazı ihtar eder. Âl-i İmrân sûresinin ilk sayfasında "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve nezd-i ulûhiyetinden bizlere hususi rahmette bulun." diyerek müminler için en hayatî bir duayı hatırlatır. Birkaç ayet sonra "Ey Rabbimiz! Bizler Sana inandık, günahlarımızı bağışla; bizi cehennem azabından koru." çığlıklarıyla el açıp yalvaran müttakilerin niyaz ve teveccühlerini referans göstererek bizi bir kez daha duaya çağırır. Birkaç makta sonra havârîlerin, "Ey Rabbimiz! Biz Senin indirdiğin kitaba iman edip gönderdiğin elçiye tâbi olduk; bizi Hakk'ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur." şeklindeki içinde sorumluluk da bulunan yakarışlarına dikkatlerimizi çeker. Sonra nebiler çevresinde saf bağlayıp mücadele veren "ribbiyyûn"un "Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol." diyerek bu defa da rabbanilerin dilinden bir dua armağan eder. Sûrenin sonuna doğru açtığı tefekkür faslını "Ey Rabbimiz! Bizler "Rabbinize inanın!" deyip imana çağıran, iz'âna davet eden münâdîyi işittik ve ona icabet ettik. Artık Sen de bizi affeyle, kusurlarımızı bağışla, (canımızı alırken de) bizi ebrar sırasında vefat ettir." fermanıyla içinde hüsn-ü akıbet dileği de bulunan bir niyazla noktalar. Kendi kendine haksızlık ettiği mülâhazasıyla ürperen gönüllerin "Rabbimiz nefsimize zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize merhamet buyurmazsan apaçık maruz-u hüsran oluruz." inkisar içinde sızlanışlarıyla ruhlarımıza ra'şeler salan farklı bir çığlığı hatırlatır. "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatır. Biz de yalnız Allah'a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu "münkir" topluluk arasında artık ver o adil hükmünü; (ver de) haklı-haksız açığa çıksın." gayretullaha çağrı edalı beyanla, bütün bütün küstahlaşmış inkârcı bir toplum karşısında, gönlü itminanla çarpan, dili ihkâk-ı hak mırıldanan bir nebînin teslimiyet derinlikli yakarışlarıyla ruhlarımıza farklı bir talep üslûbu fısıldar. 

Kur'ân, sık sık, biraz da konumlarına göre, nebîlerin yakarışlarından, iç çekişlerinden ve yardım taleplerinden, "Velimiz Sensin yarlığa bizi.." "Rabbimiz! Bizi o zalimlerin zulmüne maruz bırakıp işkence etme.." "Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum" ... dar çerçeveli kareler sunar ve açık-kapalı yüzlerce ayetle bizi kendimizi sorgulamaya, arzuhâle, olumsuz yanlarımızdan dert yanmaya çağırır; çağırır ve duanın, konumuna göre belli sorumlulukları olanlara bir güç kaynağı, günaha girmiş olanlara bir arınma kurnası, darda kalmışlara bir çare, musibetzedelere bir inayet eli, acz u fakr ve ihtiyaç içinde kıvrananlara bir hazine anahtarı, derd-mend olanlara bir tabip, ümidini yitirenlere bir reca esintisi, mazlumlara-mağdurlara da bir havale çağrısı olduğunu gösterir. Dünya gailelerinden ve ukbâ endişelerinden kurtulma adına hep dua ve tazarruu nazara verir ve onu gönlünün gözleriyle süzüp, ruhunun diliyle mırıldananları sürekli Hakk'a teveccüh ve niyaz koylarında gezdirir. 

Kur'ân'ın bu dua televvünlü ufkuna muhazi olarak, dua, tazarru ve niyaz sultanı Efendimiz'in hayat-ı seniyyeleri de âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelâsı mahiyetindedir; O, sabah kalktıklarında, akşamı idrak ettiklerinde, geceleri Hak karşısında divan durduklarında, abdeste yöneldiklerinde, namaza yürüdüklerinde, bu miraç ölçüsündeki ibadeti eda esnasında, ezanı dinlediklerinde, kametle kıyam ettiklerinde, Hakk'a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda, yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, düşmanla karşılaşma, arzî ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, sürpriz vak'alarla karşılaştığında, harika hâdiseleri müşahede anında, hastalık ve rahatsızlıklara müptelâ olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru hengamında hep el açar, Rabbine yönelir; yerinde şükür ve senâlarla gerilir, yerinde tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve sürekli O'na yalvarırdı. Bu icmâlin tafsil ve teferruatını dua mecmualarına havale ederek geçiyorum. 

Dua, Hakk'ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar. 

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O'na yönelip düşünürken, içini O'na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi'ne arzı ve Hakk'ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz'anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O'na açar.. içlerini O'na döker.. nâçâr kaldıkları yerde "çare" der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O'ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O'na bakar ve O'nunla muamele içinde bulunurlar. 

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin "hay-huy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim. 

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli "Sen Sen" diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık. 

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı. 

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur. 

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın. 

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs'ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân! 

//////////////////////////////////

 

Arz-ı Hal Dua Zamanı -2- 
Sızıntı   info@sizinti.com.tr

 


Arz-ı hâl etmek üzere artık kapının önündeyiz. Gözlerimiz zuhur edecek teveccüh tayfları ufkunda, dudaklarımızı Zât'ını tazimle süsleyip sinelerimizin âhlarını mırıldanarak, kulak kesilmiş takdirlerinizi bekliyoruz. Ayrı düştüğümüz o talihsiz günlerde aklımızı hevâ kapıp götürdü, kalblerimizi şeytan okları delip geçti, hem sarsık hem güçsüzüz. Evvelâ mârifet ve muhabbetle gönüllerimize hayat üfle ve bu mevhibelerini yeni iltifatlarla taçlandır. İnayetinle elimizden tut ve bizi şu birkaç asırlık sefaletten kurtar. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor. Kapının kulları geçinen bir kısım densizler ise, insanların diyânet hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor. Dört bir yan, kin ve nefret hırıltıları, hırs ve makam homurtularıyla inim inim.. kitleler şaşkın, istikbal sis ve duman, yollar amansız, yol kesenler imansız, aldananlar ise hadd ü hesapsız; ya katından bize bir ışık ve burhan gönder, ya da artık bu yolu nezdine döndür... 
Vücutlarımız rüzgârla sarsılan ağaçlar gibi tir tir, yüzlerimizde inkisar çizgileri ve gönüllerimiz de burkuk mu burkuk.. adem-i kabul endişelerimizi engin müsamahana bağlayarak haremgâh-ı sübhâniyeye yürüyor gibi Sana yaklaşma heyecanı içindeyiz. Sen şimdiye kadar o dergaha kimleri kabul etmedin ki.! Kabul etmekle de kalmadın isyanlarını, tuğyanlarını, küstahça baş kaldırmalarını afv u mağfiretinin çağlayanına salarak alıp onları baş köşeye oturttun; oturtup pişmanlıkla o tir tir sinelere yeniden diriliş kevserleri içirerek onlara ebedî varolma zevkini duyurdun. O kapıdan ne mütemerrid küstahlar ne de sürekli baş kaldırmış asiler kovulmadı, geriye döndürülmedi. Bir kere "Ya Rab" diyene binlerce lütufta bulundun.. adını dil ucuyla ananları bile sürekli yâd edilme hil'atleriyle şereflendirdin. Bütün bunlar ümitlerimize fer verdi, gönüllerimizi Sana koşma heyecanıyla şahlandırdı. Ellerimiz yukarıda, ruhlarımız afv u safh intizarı içinde.. söze ne hacet hâlimiz Sana ayan... 

Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız; ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bezginliği içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Her hâlimizde âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve heves; sürekli zevk u sefâya, makama, mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî hülyalara oynuyoruz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre... Gece ve gündüz gibi iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kapkara davranıyoruz; idare ve siyaset deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları mırıldanıyoruz. Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları şaşırtacak mârifetler(!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyoruz. Bazen başımıza bir beyaz külah geçiriyor, bazen belimize zünnar bağlıyoruz; bazen minarelerin başında tevhidi ilan ediyor gibi bar bar bağırıyor, bazen de "lâyüad ve lâyuhsâ" şürekâya selâm duruyoruz. 

Zulüm ve lütuf duyguları içimizde âdeta yan yana, kahramanlık gösterileriyle cebânet tavırları aynı kalbde sarmaş-dolaş; hile, hud'ayı aklın en önemli derinlikleri sayıyoruz.. kendi hile ve komplolarına yenik düşenlerimizin ise hadd ü hesabı yok. Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli; eller memnû meyvelerde, ağızlar harama açık duruyor; gözler başkalarının kusur müfettişi.. yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın ismi var sadece; adalet "sayyâd-ı bîinsaf"ların hazırladığı kapanların önüne saçılmış birkaç dane gibi bir şey; vefa Kafdağı'nın arkasında, ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış mı bilemiyorum; buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta. "Lânetle anılan cebâbire"ye rahmet okutturacakların sayısını Allah bilir... Gerçi insan olduğunu fark edenlerin adedi de az değil; ama, canavarlaşan ruhların yanında bunlar deryada birer damla kalır. Zannediyorum nefis, sırtında taşıdıklarına hiçbir dönemde bu kadar başarılı küheylanlık gösterisi yapmadı. Binler-yüzbinler nereye koştuğunun ya da koşturulduğunun farkında değil; yollar kıvrıla kıvrıla bir meçhule uzanıyor, yolcularsa bir hedefe doğru yol aldığını sanıyor. Mesafeler amansız, yürüyenler iz'ansız, plânlar birer kuruntu, yapılanlar ise havanda su dövme. 

Her durakta bir sürü hain düşünce rengârenk masallar üretiyor.. masallar birer büyü gibi dinleyenleri uyutuyor.. batılâ açık şuuraltları, aldatan rüyalar görüyor. Bu rüyalarda küfre şahlık urbaları giydiriliyor; diyânete ise cadı elbiseleri. Mazi karanlık birkaç fotoğraf karesine hapsediliyor. Gelecek ve hususiyle de ebediyet âlemleri yokluk zindanları gibi gösteriliyor. Ruhun gözlerine kezzap dökülmüş.. vicdan mekanizmasına civa akıtılmış. Çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştiriliyor.. ve her şey, ama her şey olduğundan başka gösterilmeye çalışılıyor. 

Bugün pek çoğumuz itibarıyla küçük bir cennet olan gönül dünyamızda, cismânî arzular gelip yuva yapmış; sırrın kontak noktaları, nefsânî arzuların ağına takılmış; çoklarının o simsiyah alınları gibi bahtları da kapkara.. bunlar, diriler gibi görünseler de ölü sayılırlar. Aslına bakılırsa, şu anda çektiklerimizin arkasındaki sâiklerin hepsi çizgi çizgi bu fotoğrafta mevcut. 

Biz çok erken bir dönemde aldatıldık, şu anda da bir aldanmalar fasit dairesi (kısır döngüsü) içinde bulunuyoruz. Önce şu hayat bize şeker-şerbet gibi gösterildi; sonra da, zehirle kirletilerek kâse kâse ruhlarımıza içirildi. Bugünkü karın ağrılarımız dünkü tükettiğimiz kâselerden, yarınki sancılarımız da -Allah'tan fevkalâde bir sıyânet olmazsa- bugün yudumladığımız o semm-i katilden olacaktır. 

Tedaviye muhtaç aliller, ruhun perişaniyetiyle sarsık zeliller ve günahlarla Müslümanlığın ayıbı hâline gelmiş kirlileriz; ama, bizi arınma kurnalarına götürecek yollar perişan, köprüler de çoktan yıkılmış.. biz kansızlıkla kıvranıyoruz ama üzerimizde kan emen bir sürü sülük var; zafiyetle tir tir titreyip duruyoruz ama tepemize inip kalkan balyozlar da eksik olmuyor. Çok defa, hevâ, heves fırtınaları karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrulup duruyoruz.. rüzgârlar sert esiyor, barınaklar iğreti; hülyalarımız pamuk gibi yumuşak, realiteler ise tipi-boranla soluklanıyor. 

Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Ne gönülden Ramazan olabildik, ne de oruç; ama her zaman sahur davulu gibi güm güm ötüp durduk. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur abidesi gibiyiz. Amansız hâdiseler karşısında karton gibi bir hâlimiz var; gel gör ki, granit olduğumuz iddiasındayız. 

Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü'l-emriyemize göre kendimiz olamıyoruz. Dünya ve ukbâ kazancı adına ne ciddî bir hesap ne de tutarlı bir plâna sahibiz. Kazançlar kuşağında sürekli kaybediyoruz; kaybederken de muhtemel daha kötü durumlarla teselli olmaya çalışıyoruz. Zamanı suçlama, şartlara lânetler yağdırma da ayrı bir avunma yolu. Suç ve günah bize ait, zamana sövmenin âlemi ne.! Zehiri içen biziz, kimyacıya küfretmek de neden!?. Devran ne bize ne de başkasına bir kötülükte bulundu; biz kendi devranımızı yıkıp târumar ettik. Yanlış okuma, yanlış yorumlama ve yanlış anlama bizi kuralsız bir toplum hâline getirdi. Dağınık, derbeder ve kullanılmaya müsait bir hâlimiz var; gelen başımıza basıp geçiyor, giden başımıza basıp geçiyor. Biz, "mevcutla iktifa" deyip istirahate çekilmişiz. Şeytanları şehrayinlerle sevindirecek, melekleri üzüntüye boğacak bir tuhaflık içindeyiz. Zâhirî hâlimize bakılacak olursa, her yanımızda kıyamet ışıkları çakıp duruyor. Bu kıyamete "dur" diyecek seher yolculuğuna azmetmiş olanların ağzında birer fermuar var. Topraklarımıza Hârût-Mârût büyüsü düşmüş gibi anlaşılmaz ihtilâçlar yaşıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikahı Allah'ın buğzettiği talâka emanet, nefsânî duygularımız yeni fırtınalar çıkarma cephesi oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz. 

Bütün bunlara rağmen, bizi bize bırakmaman en büyük dileğimiz. Kendimiz edip kendimiz bulsak da, rahmetin, istihkaklarımıza lütuf televvünlü haklar bahşedecek vüs'atte. Eğer göz kamaştıran güzelliklerle dönüp duran şu kâinatların etekleri mücevherlerle dolu ise, bu Senin rahmet ve servetinin sınırsızlığındandır. Eğer tabiatı gereği şu kuru zemin İrem Bağları gibi rengârenkse, o da Senin engin keremindendir. Gözlerimiz o geniş rahmetinin tüllenişinde, düşüncelerimiz her tarafa serpiştirdiğin kereminin tecellilerinde.. ümitlerimizi bir kere daha şahlandırarak, teveccüh ve yakınlığını, uzaklıklarıyla görünmez, duyulmaz hale getiren biz kullarına yakın olduğunu duyur. Vicdan kültüründen mahrum şu derbeder gönüllerimizi mârifetinle doyur. 

Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep "Sen, Sen" demenin zemzemesi içinde geçirelim. 

Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş'esinden de habersizdik. Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir mahiyette de değildik. Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya çalışıyor ve Hâlikımızın bîhemtâ bu atiyyeleri altında iki büklüm matiyyeler olarak, ihtiyaç ve ıztırar çığlıklarıyla inliyor ve bunca şeyden ciddî haberdar olamamanın hacâletiyle iki büklüm oluyoruz. 

Hâlimiz Sana ayan; dün ayrı bir isyan, bugün ayrı bir isyan; ne iradelerimizde fer kaldı ne de dizlerimizde derman; her şeye rağmen kararttığımız kaderimiz Senin elinde; liyakatimize göre değil, istihkakımıza bakarak ne olur, sun ihsan üstüne ihsan, ey dertlerimize derman! 

Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde.. yürüdüğümüz yollar zikzaklı ve yokuş.. bizler günah yolunun yorgunları, hiç de iç açıcı olmayan günlerin elinden zakkumlar yudumladık.. içimiz-dışımız yara-bere, enerjimiz bitmek üzere; yük ağır, akıl şaşkın, ruh bitkin, ümit mumu sönmek üzere - onu Sen hiçbir zaman söndürme- yollarda dökülüp kalanlar gelip gelip sinelerimize oturuyor.. oturma niyetinde değiliz ama, uzun zaman ayakta durabilecek gibi de görünmüyoruz. Sen bize her zaman yaptığın gibi sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla bizi bir kere daha inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza nezdinden sönmeyen bir ışık gönder. 

Bizden evvel, binlercesinin bu kabil dileklerine icabet edip onlara lütfundan kapılar araladın ve başlarına sağanak sağanak ihsanlar yağdırdın. 

En son başvurulacak merci Sensin, arz-ı hâlimiz de Sanadır. Huzuruna gelip iç çekişlerimize, içten olup olmadığını bilemediğim gözyaşlarımıza, bükülmüş kaddimize, renk atmış benzimize merhamet buyur ve bize iman ve mârifetteki neş'eyi son bir kez daha duyur. 

Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Sinelerimiz bomboş, düşüncelerimiz tutarsız, kalbî ve ruhî hastalıklarımız bizi yere sermek üzere.. ey kimsesizler kimsesi, bize Eyyub'un hayat ırmağından bir çağıltı gönder, Mesih diyarından da bir nefes.! Hayır hayır! Bizi Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın nefehâtıyla yeniden dirilişe erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden kurtar. 

Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya muhtaç, boynumuzu bükmüş böyle bir teveccüh bekliyoruz. İşimiz sürekli tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz kamerin o sürpriz tulûu gibi ekstra bir doğuş intizarında. Hak dostları, Sana vasıl olunca hayret yaşarlar; bizse Seni tam bilememenin hayretleriyle şaşkınlık içindeyiz. Var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş'esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar. 

Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi Sensin; her zaman acz u fakr ve ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa başka hangi kapıya yönelebiliriz ki.! 

Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla başetmemiz mümkün değil; her yanda düşmanlarımız gayzla köpürüyor; dostlarsa suskun ve temkin murakabesinde. Sadece o kadar mı?. Hayır, bir sürü de dost kılığında düşman var ve hepsi de tam tekmil taarruz vaziyetinde. Hâdiseler acımasız cereyan ediyor; hicranla geçen zaman bir türlü bitmiyor.. mekân da, zamanın rengine bürünüyor. Bazen seherlerde esen yeller bile kasvetle esiyor; bazen de Sana niyaz içinde bir fecr aydınlığı ruhumuzu sarıyor. İnşirah duyup biraz seviniyoruz; biz sevinirken hasımlarımız da habire ha esiriyor; bu defa bize de olduğumuz yerde kalakalıp yutkunma düşüyor. 

Bütün bunları Sana açıyor, içimizi Sana döküyor ve nazar-ı merhametine dehalet etmek istiyoruz. Aslında, Sen varken başkalarından yardım istemek şirk ve şuna-buna el açmak da bir saygısızlıktır. Yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalbleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Nazarî insanlıktan amelî insan olmaya yükselememiş bahtsızların talihlerine de bir ışık yak. Uzakta duranları daha da uzaklaştırarak tazib etme; dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur. 

///////////////////////////////////////////////////////////

 

Dua 
 

 


Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semâlar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semâvîleşir ve kendini rûhânîlerin "hay-hû"yu içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü'min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur. 
Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah'ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da -şart-ı âdî planında- onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazret-i Sâdık u Masdûk'un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk'a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk'a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O'na arz-ı halde bulunmaktır. 

Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz'e saygımızı, güvenimizi ve O'nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükutla, bazen de -esbâba tevessül mülâhazası mahfuz- her şeyi O'ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: "Ne halimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan.." manâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur'an-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı'ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk'ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O'nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O'na döker ve "huzurun edebi" diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükut murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl -ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde- en belâgatlı sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arzıhâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: "Kullarım beni Sen'den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim" mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: "Siz bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim" buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır. 

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah'a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O'nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icab eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen "kurb" kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi'yle dua ve icabet alış-verişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O'nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine. 

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat'iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-manevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O'na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O'nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs'atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur'ân, mü'min tabiatındaki bu hisler halitasını: "Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun" diyerek, kat'iyen O'ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur. 

Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O'nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O'na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim'dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O'nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O'ndan ister ve O'na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O'nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O'na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O'nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs'at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk'a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O'na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur. 

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bi-zim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs'atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat'iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir.. 

Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O'nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O'na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh'a yöneliyor ve O'nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz: 

Ey, varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan-topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız... 

Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster! 

Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara manevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk. 

Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz -Allah, bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin-. Dualarımızla seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz. 

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allahım, Senden her işimizde sebat, Kur'ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta..!o 

/////////////////////////////

 

Beyaz Dua 
Beria ÖZKAYA  

 


Mecnun'suz bir leyle-i Leylâ'da, kar yağarken sokaklara, düşlerim üşüyor gizlice. Kafam kurulu bir saat gibi. Hep aynı yerde ve hep aynı zamanda ve hep aynı şeyleri sorguluyor. Zorlu bir süreçti. Bitmişti. O'nun deyimiyle çok acı çekmiştim. Yani acılarıma değmiştim. O, olması gerekendi; ya bu? Buna ne demeli? İkinci ve daha zorlu bir süreç. Bu sefer gerçekten yalnızdım. O çekip gitmişti. Cebinde korkuları vardı. Evini çantasında, yüreğini kafasında taşıyan çocuk yoktu artık. 
Taksim'in insan kokan, isyan tüten caddelerinde, saatler tam akşamı gösterirken, korku, ümit ve heyecan sağanağı altındaki buluşmalarımız, sararmış mektuplardan süzülen yalnızlıklara dönüşmüştü çoktan. 

'Nereye gidelim', rutin sorusu sorulur. (Önce içecek birşeyler alınmalı. Caddenin başında ve ortasında bulunan bayilerden birine insiyakî bir hareketle yönelinir. O şey alınır. Paranın üstü intizamsız ve gayri ihtiyari bir biçimde çantanın ön tarafına atılır.) 

Soru hâlâ cevapsızdır. 

- Nereye gidiyoruz? 

Açıkçası -kapalısı neyse- ben buraları fazla bilmiyorumların arkasına şemsiyesiz bir yağmur vakti gibi sığınışlar. 

Ben de bilmiyorum, itirafları. 

Başımız ayaklarımıza ram olmuş. Sürükleniyoruz biteviye. Nereye? Her zamanki gibi. Karar verilmiştir. 

Bizim dışımızda. Bizim için. 

Gidilir. Önce çantalarımıza ve montlarımıza yer bulunur. Onlar itina ile yerleştirilir. Bulundukları yerde bizim hiç ulaşamayacağımız huzura terk edilir. Sonra o, ya da değişen her günle ben otururuz. Ki mesafe fazla olmamalı. Mutlaka. Seslerimiz birbirine değmeli, ellerimizin aksine. Mesafe önemli. Hem de çok. Duyabileceğimiz kadar yakın, dokunamayacağımız kadar uzakken birbirimize, beklenen soru ve çoğu zaman beklenmeyen cevapla yolculuk başlar. 

- Nasıldı günün? 

- .............. 

- Nasıldı dünün? 

- ................ 

Di'li geçmiş zamanlardan soğuk bir esinti. Dün ve gün arasında hiç olmayan benzerlik, di'li geçmiş zamanlara ait soru ekiyle var edilmeye çalışılıyordu. Dün güne ait, günse yarına ait anlamsız sorularla süsleniyorsa; ne düne, ne güne ne de yarına dair söyleyecek bir şey bulamıyordunuz. Yapacağınız tek şey, bütün anlamalarınızı yok eden bir anlamsızlıkla ruhunuzun derinliklerinde gezinen bir çift bakışta, gecikmiş bir imdat çağrısını başlatmaktır. 

Parmaklarınız bir türlü çözülemeyen dilinize tercüman birbiriyle kenetlenince ve siz kelimeleri derin bir kuyudan çıkarır gibi olunca... 

Soru değiştirilir ansızın. Kışın bahara inkılabı gibi ilk önce ince ve derinden bir sızı ile sarsılır yüreğiniz. Anlatmaya başlarsınız. Ki aslında anlattıklarınız asla anlatmak istemeyeceklerinizdir. Kurulu cümleleriniz, savruk, hercai ve kırılgan bir sonbahar gibi terketmiştir sizi. Dudaklarınızdan dökülen ağırbaşlı bir kıştır oysa. Korkunç ayazı, bitmeyen yağmurları ve hiç doğmayan güneşi ile bir kış masalını anlatmaya başlarsınız... 

- ....Çocuktum... Yağmurla dans eder, gökkuşağı ile evcilik oynardım. Rüzgâr saçlarımı tarar, güneş gülümser ve dolunaysız asla uyumazdım. Yıldızlardan mısralar okurdum da kimseler duymazdı beni. Tıpkı bir portakal ağacının altında ağladığımda gözyaşlarımı kimsenin görmediği gibi. Yani... 

Üç nokta ile başlayınca cümlelerinize, nokta koyamamıştınız yine. 

Ve aslında siz başlarken bitmiştir her şey .. 

O, meşrubatını çoktan bitirmiştir. Sizinki ise bir türlü sonu gelmeyen öyküleriniz gibi hep yarımdır. Siz öykünüzü tamamlamaya çalışırken... 

- Meşrubatını içmeyecek misin? 

- Alabilirsin. 

Yarım kalan meşrubatınız, bir başka bardağın misafiri olurken, siz sadece kendinize misafir olabilirdiniz.

- Haftaya görüşelim. 

- Tamam .. 

- Ararsın beni. 

- Tamam .. 

Bu tamamlar benim mi? Bunca 'hayır' demişken her şeye. 

Tamam. Tamam. Tamam. Her şeye tamam. Sorgusuz. Sualsiz. Bu baş eğiş niye? Tam da yeni bir soruya hazırlarken kendinizi... 

- Kalkalım mı? 

- Kalkalım. 

Eliniz çoktan cebinize ulaşmıştır bile. Eğer unutmadıysanız tabiî. Akşamın, mesafenin, soruların, cevapların, yalnızlığın, sükûtun, gözyaşlarının bedeli ödenir sessizce. Huzura terk edilmiş montlarınızı büyük bir huzursuzlukla sırtınıza alırsınız. Omuzladığınız, gençliğinizdir aslında. 

- Hoşçakal. 

Zoraki bir tebessüm, dudaklarınızın kenarında. Dokunsanız yok olacak sanki. 

- Hoşçakal. Kendine iyi bak. 

- Sen de... 

Son kelime boşlukta yankılanır gibi çınlar kulaklarınızda. Acının fiziği aşıp metafizik bir dokunuşla ruhunuza değdiği andır. İçiniz, hiçbir zaman gül mevsimi olmamış içiniz, bir çocuk gibi ağlamaya başlar. Oysa gözlerinizde bir damla yaş yoktur. Taksim asırlık yalnızlığını boca ederken üzerinize, siz montunuza daha sıkı sarılırsınız. Güneşin sırrını gizlediği yıldızlar, bir bir gülümserken gökyüzünde, anlarsınız gecenin başlamış olduğunu. 

Mevsim kış. Dudaklarınızda beyaz bir dua. Ve yalnızsınız bir gece daha... 

//////////////////////////////////////////////

 

Sebebler de Bir Dua 
S. Okur  

 


Sebeplerin bir araya gelmesi, müsebbibin (neticenin) yaratılmasına bir duadır. Yani, sebepler bir vaziyet alır ki, o vaziyet, bir lisan-ı hal hükmüne geçer ve müsebbibi, Kadir-i Zülcelâl olan Allah’tan dua eder, isterler. Mesela: Su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında vaziyet alırlar, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, «Bu çekirdeği ağaç yap, ya Halikımız!» Derler. Çünkü Allah’ın harika Kudretinin mucizesi olan ağaç; o şuursuz, camid, basit maddelere havale edilmez; havalesi imkânsızdır.

Demek, sebeplerin bir araya gelmesi, bir nevi duadır.

///////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Samimi Dualar 
Kibar AYAYDIN  



Dün gece bir rüya gördüm; iri cüsseli iki adam beni ateş kuyularının bulunduğu bir yere götürüyordu. O anda birden sizler çıkıverdiniz. O adamlara, bu adam çok sıkıntılı bir zamanımızda bize yardım etti, onu oraya götürmeyin, dediniz ve adamlar birden kayboldu, ateş çukurları gül bahçesine, ömrümde görmediğim çiçek bahçelerine dönüşüverdi. 

Dağların ardında kızıl bir topu andıran güneş, son ışıklarıyla şehri selâmlıyordu. Her yer gri akşam yalnızlığına terk ediliyordu yavaş yavaş. Ama dışarıda bir sükûnun kucağına koşan insanlar da yok değildi. Sessizliğe adım adım ilerleyen bir şehirdi burası. Bu şehirde diğer Anadolu şehirleri gibi aydınlık yarınları bekliyor; karanıkların bağrına ışık hüzmeleri gönderiyordu.

Günlerden perşembe idi. Salih, arkadaşı Kerim'le yurdun idare katında oturuyordu. Her ikisi de yarını düşünüyor, âdeta yarının ızdırabıyla kıvranıyorlardı.

“Ah bir yarın geçse, şu iş bir yoluna girse Allah'ım ne olurdu! Ne kadar âciz kaldık, ne yapacağız Salih Bey?” dedi Kerim. 

Salih vakarını koruyan bir tavırla: “Sabret arkadaşım, gün doğmadan neler doğar, hele biraz daha sabredelim.” dedi.

Salih, Erzurumluydu. İliklerine kadar dadaştı. Sabrın acı meyvesini henüz küçük yaşlarda tatmıştı. Annesini sekiz yaşında iken kaybeden Salih'i babası yetiştirmişti. Babası, Salih'in iyi bir insan olması için elinden gelen bütün gayreti göstermişti. Onunla yeri geldiği zaman kardeş, yeri geldiği zaman da bir sırdaş olurdu. O sabrın tevekkülle olan aşkını çok genç yaşlarda babasından öğrenmişti. Babası: “Oğlum ilim ve irfan öğreneceksin, bu milletin irşada ihtiyacı var. Sen kendini iyi yetiştir ki; senin yetiştireceğin insanlar da iyi birer vatandaş olsun.” demiş ve onu üniversiteye kadar okutmuştu. O şimdi, bir öğrenci yurdunda idareciydi. Üniversite öğrencilerinin kaldığı Serhat Yurdu, gerçekten şehrin en güzel ve en müstesna yerindeydi. Serhat Yurdu’nda iken Salih zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı. Öğrencilerin her biriyle ayrı ayrı ilgilenen Salih Bey, geceleri arkadaşı ve dostu Kerim’le tek tek yatakhaneleri kontrol ederdi. Üzeri açılmış, battaniyesi düşmüş bir öğrenci gördüğünde, bir anne şefkatiyle battaniyeyi yerden kaldırır ve öğrencinin üzerini örterdi. Salih: “Evet, Kerim bunlar bize birer emanet, bu emanetlere sahip çıkmazsak Allah bize bunun hesabını sorar; bunun ötesinde bu arkadaşların bir an önce yetişmeleri gerekir. Dünyanın ilme, ahlâka, fazilete her şeyden önce sevgiye ihtiyacı var. Bu arkadaşlarımız birer sevgi kahramanı olacak. Onlar, fünûn-u medeniyeyi vicdanın ziyasıyla birleştirecekler. Dünyanın dört bir yanı bu bahar çiçeklerini bekliyor.” derdi. 

Oturdukları koltuktan önce Kerim kalktı ve “Ağabey sana bir şey söyleyeceğim; ama bu söylediğime ikimiz de şartsız itaat edeceğiz tamam mı?” dedi. Kerim'deki bu âni heyecan Salih'i de heyecanlandırmıştı. Kerim'in heyecanlı olması normaldi. O, deniz dalgalarının maviliklerinde, Trabzon'da doğmuştu. Karadeniz'in çakır gözlü çocuğu Kerim, hem üniversite okuyor, hem de yurtta rehber öğretmenlik yapıyordu. Bölümü de güzeldi; psikolojik danışmanlık ve rehberlik. Dershanedeki rehber öğretmeniyle seçmişlerdi bu bölümü. Dershaneye gittiği yıllarda, rehberlik hocası ondaki kabiliyeti keşfetmiş ve ona bu bölümü tavsiye etmişti. Şimdi o son sınıftaydı.

Kerim odanın içinden akşamın koyu karanlığına bakarak; “Salih Ağabey, yarın cuma, bu gece seninle teheccüde kalkıp sabaha kadar dua edelim. Ben senin duana 'âmin' diyeyim, sen de benimkine. Ve sabahın ilk ışıklarıyla şehirdeki bütün işyerlerini sırasıyla dolaşıp derdimizi anlatalım olmaz mı?” Dua her zaman, bilhassa çaresizlikte en büyük güçtü. Samimî yapılırsa nelere vesile olmazdı. Salih birden heyecanlandı; “Neden olmasın Kerim.” dedi ve ekledi: “Ama şöyle bir şart koyalım kendimize, istisnasız önümüze hangi işyeri çıkarsa çıksın girip derdimizi, arzumuzu anlatacağız onlara; ister dinlerler, ister dinlemezler, bu, onların bileceği iş.” sonra odadan ayrıldılar. 

Gecenin ilerleyen saatlerinde iki dertli gönül, odanın loş ışıkları altında inleyen bir ney gibi iki büklüm olmuştu. Seccade dua ikliminde yaşaran gözlere âdeta eşlik ediyordu. Kerim’in lisanı “Gurbet Ufukları”nı soluklayan o dertli insanın nağmeleriyle coştu: “Ey Rabb'im! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun… İç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sâdık kullarını yalnız bırakma. Sen’den kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur.”Kerim'in bu içten duasına, Salih hıçkırıklarıyla: “Ne olursun Allah'ım bizi mahcup etme, bize emanet edilen şu kardeşlerimizin dertlerine derman ol!” diyerek ‘âmin’ dedi.

Sabah'ın ilk ışıklarıyla iki gönüldaş yola koyuldu. Akşam kararlaştırdıkları gibi bütün iş yerlerini atlamadan dolaşacaklardı. Şehrin en işlek caddesinden başladılar işe. İlk girdikleri markete anlattılar dertlerini, oralı bile olmadılar. İkinci bir iş yerine girdiler; burası son derece lüks bir giyim mağazasıydı. İş yeri sahibine dertlerini anlattılar; fakat oradan da umdukları cevabı bulamadılar. Nihayetinde Salih ve Kerim hemen hemen caddedeki bütün işyerlerini dolaşmışlardı. Son bir yer vardı. Adımlarını attılar, tam içeriye girecekleri vakit kapıdaki yazıyı fark ettiler. İkisinin de yüzleri kızardı, burası bir bardı. Adımlarını gerisin geriye çevirdiler. Ama Kerim, Salih'e akşam birbirlerine verdikleri sözü hatırlattı. Bir hamleyle içeri girdiler. Alışık olmadıkları bir ortamdı. Barmenler ‘buyurun’ deyip masa gösterdiler. Salih Bey patronlarıyla görüşmek istediklerini söyledi. Barmenlerden biri Salih ve Kerim'i arka tarafta izbe bir yere götürdü. Karşılarında kırk beş-elli yaşlarında saçları kırlaşmış iri kıyım bir adam duruyordu. Salih Bey titrek bir sesle selâm verdi. Kendini ve arkadaşını takdim etti. Adam, gâyet nazik bir edâ ile; “Hoş geldiniz, buyurun nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Salih Bey: “Efendim ben ve arkadaşım Serhat Öğrenci Yurdu'nun idarecisiyiz. Yurdumuzda Anadolu'muzun değişik illerinden okumak için gelmiş öğrenciler var. Biliyorsunuz ki bu öğrencilerimizin maddî durumları iyi değil, bizler elimizden geldiği kadar siz esnaf ağabeylerimizin burslarıyla bu öğrenci arkadaşlarımıza yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yalnız bu ay durumumuz oldukça kötüleşti, fırına olan iki aylık ekmek borcumuzu ödeyemedik ve şu anda borcumuzu ödeyemezsek, ekmek alamayacağız, yarından itibaren öğrencilerimiz ekmeksiz kalacaklar. Şâyet bizlere yardımcı olursanız bu güzîde evlâtlarımızın içinde bulunduğu bu müşkül durumdan kurtarılmasına vesile olursunuz.” dedi. Adam oturduğu koltuktan kalktı, elindeki sigarasından derin bir nefes çektikten sonra hiçbir şey söylemeden yan tarafta bulunan kasaya yöneldi. Kasayı açtı, orada deste hâlinde bulunan yirmi milyonluk banknotlardan iki desteyi alıp Salih'e uzattı. Salih şaşkındı, Kerim'in dili tutulmuştu. Barın sahibi Hayri Bey, Salih ve Kerim'e dönerek: “İki tane zarif tertemiz delikanlı, benim çalıştırdığım iş yerinin durumunu bile bile buraya gelmişler ve benden yardım istiyorlar. Çok müşkül durumda olmasaydınız, buraya gelmezdiniz.” diyerek Salih ve Kerim'e birer çay ikram etti. Çayı şaşkınlıkla içen bu iki arkadaş, teşekkür ederek buradan ayrıldılar.

Serhat Öğrenci Yurdu'nun üzerine güneşin ilk ışıkları vururken, kapı zili aralıksız çalmaya başladı. Kapıyı açan nöbetçi öğrenciye, Salih ve Kerim Beyler soruluyordu. Nöbetçi öğrenci, misafiri salona aldı. Salih ve Kerim Beyler, karşılarında Hayri Beyi görünce hem şaşırdılar, hem de korktular. Kerim içinden “Eyvah bu adam akşam bize verdiği parayı geri isteyecek galiba, ne yapacağız şimdi!” diye düşünürken Hayri Bey:“Arkadaşlar ne olursunuz gelin beni bir dinleyin hele… Ben bir rüya gördüm; iri cüsseli iki adam beni ateş kuyularının bulunduğu bir yere götürüyordu. O anda birden sizler çıkıverdiniz. O adamlara, bu adam çok sıkıntılı bir zamanımızda bize yardım etti, onu oraya götürmeyin, dediniz ve adamlar birden kayboldu, ateş çukurları gül bahçesine, ömrümde görmediğim çiçek bahçelerine dönüşüverdi. Allah, sizden razı olsun. Buraya, sizlere teşekkür etmeye geldim. Ne olursunuz, bir derdiniz olduğu zaman lütfen hemen bana gelin.” dedi.

Salih ve Kerim birbirlerine baktılar, Hayri Bey ağlıyordu. Hayri Beyi ağlatan Salih ve Kerim'in samimi dualarıydı. Salih bir an babasının kendisine söylediği şu sözü hatırladı: “Allah'ın rızasını gözeterek hayır yapan bir insanı Allah hiçbir yerde yalnız bırakmaz.” 

/////////////////////////////////////////////////////////

 

Bir Annenin Duası 
Emin MANİSALI  

 



Hastahanede oğlumun başucunda kalmama, bir anne olduğum için değil, doktor olmam sebebiyle müsaade ettiler. Çocuk felci salgını son hadde yükseldiğinden, oğlumla,çocuk felcine mübtela oldukları sanılan diğer çocuklarla, hastahanenin hususi bir koğuşunda nezaret altına alınmıştı.

Koridorun öbür ucundaki odalarda çocukların ağladığını duyuyordum. Fakat zavallı oğlum, belkemiği muayene edilirken korku içinde “Anne” diyebilmiş, sonra da,buhranlı bir uykuya dalmıştı.

Muayene bittikten sonra mütehassıs doktor bana döndü. Yüzünde yorgun ve üzüntülü bir ifade vardı:
— Çok müteessirim, doktor, galiba çocuk felci dedi.

Duyduklarıma inanamayarak yüzüne baktım. Başka bir çocuğun çocuk felcine yakalandığına inanabilirdim, ama bu felaketin oğlumun başına geldiğine bir türlü ihtimal veremiyordum. Artık doktorluğumu unutmuş, hasta çocuğumun başında endişe içinde bekleyen bir anne olmuştum:
— Henüz felç olmadı, değil mi? diye sordum.

Hayır. İnşaallah olmaz, diye cevap verdi. Sonra yüzüme dikkatle bakarak:
Siz eve gidip biraz uyumaya çalışsanız iyi olur, dedi. Çocuğun halinde bir değişiklik olursa, size haber veririz.

Doktorun sözünü dinlemeye karar verdim. Vakit gece yarısını geçmişti. Sabahın beşinden beri ayaktaydım. Salgının şiddetlenmesi yüzünden fasılasız çalışmıştır. Oğlumun kızarmış, zayıf, yüzüne baktım. Beklemekten başka yapılacak şey yoktu. Çocuğumu kollarımın arasına alıp bağrıma basmak istedim. Bunu yapamayacağımı bildiğimden hızla odadan çıktım.

Evimin kapısını açıp içeri girdiğim zaman, derin bir sessizlikle karşılaştım. Kocam, iş için Chicago ‘ya gitmişti. Telaşlanmaması için ona oğlumuzun hastalığını bildirmemiştim. Esasen çocuğun halinde, yarına kadar bir değişiklik olmadığı takdirde, iyileşmesi ümidi artacaktı.

Nihayet bir uyku ilacı alıp yattım. Saatlerden sonra uykumun arasında telefonun çaldığını duydum. Yerimden fırladım. Baş ucumdaki saat 4’ü gösteriyordu.

Ahizeyi kulağıma dayayınca telaşlı, bir kadın sesinin:
— Doktor siz misiniz? diye bağırdığını duydum.

Rahat bir nefes aldım. Acele olarak bir hastaya çağrıldığımı anlamıştım. Doktorun ben olduğunu söyleyince, ahizenin diğer ucunda derin bir sessizlik oldu. 0 vakit beni çağıran kadının, müşterilerimden veya müşterilerimden birinin dostu olmadığını hissettim.

Kadın bana, çocuğuna arız olan hali tasvir edince çocuk felcinin yeni bir kurbanıyla karşı karşıya olduğumu anladım. Kadının adresini aldıktan sonra hastaneye telefon ettim. Çocuğumun halinde bir değişiklik yoktu.

Uyuyan şehrin tenha sokaklarından geçerek o adrese doğru yol alırken kendimi büsbütün yalnız hissediyordum. Verilen adrese yaklaştıkça, evlerin seyrekleştiğini görüyordum. Biraz sonra otomobili durdurttum. Elinde bir fener olan bir kadın derhal bana doğru koştu ve eteklerime sarılarak:
— Çabuk doktor, çabuk! diye inledi.

Gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne baktım. Kadının genç mi yoksa ihtiyar mı olduğu belli değildi. Tek odalı eve girince irkildim. Mesleğim dolayısiyle birçok eve girdiğim halde, bu derece perişanlık görmemiştim. Kadının elindeki fenerin hafifçe aydınlattığı odanın bir ucunda iskelet kadar zayıf üç çocuk, üstü boş bir masanın etrafında oturuyorlardı. Odanın geri kalan kısmı karanlık içindeydi. Yalnız gözlerim, bir köşede duran yatakta, kirli bir yorganın altında inleyen bir çocuğu seçebildi.

Takriben beş yaşlarında olan çocuk, pek zayıf ve bakımsız görünüyordu. Muayeneyi bitirince, korkunç hakikati kavradım. Kadına beni beklemesini işaret ettikten sonra evden çıktım. Civardaki dükkânların birinden hastaneye telefon ederek derhal bir cankurtaran gönderilmesini istedim.

Kulübeye dönünce diğer çocukları da muayene ettim. Onlar da son derece zayıf olmakla birlikte, çocuk felcine henüz yakalanmamışlardı. Derken hasta çocuk ağlamaya başladı. Annesi kolumu yakaladı. Kadına hakikati söylemek lüzumunu hissettim:
— Çocuğunuz çok hasta, fakat elimizden geleni yapacağız, dedim.

Anne, çocuğunun saçlarını okşadıktan sonra bana dönerek:
— Dua edelim, dedi.

Senelerden beri doktorluk yaptığım halde, bana dua etmemi teklif eden bir müşteriye rastlamamıştım. Bu kadının benim bilmediğim bir bilgiye sahip olduğunu hissedip teklifini kabul ettim. Çocuklar ve annesiyle birlikte ben de yere diz çökerek duaya başladım. Kadının vecd halinde tatlı bir sesle söylediği dualar, kalbime saplanıyordu.

Bir aralık hastahanenin soğuk koridorları, doktorun ciddi yüzü ve çocuğumun hayali gözlerimin önünde canlandı. Hastahaneden çok uzakta olmama rağmen, adeta çocuğumun başucunda durduğumu hissediyordum. Derken kalbim duracak gibi oldu. Hayalimde, çocuğumun başını kaldırarak bana gülümsediğini görmüştüm. Bütün kuvvetimi toplayarak bu hayalleri silkip atmağa çalıştım. Yanımda dua eden kadın ve çocuklarına baktım. Birdenbire onların derin imanı bana tesir etmiş olacak ki, yüksek sesle:
— Allahım, sen bu duaları kabul et, diye yalvardım.

Duası bittikten sonra kadın doğrularak, çocuğunun başucuna gitti. Hasta, sakin bir şekilde uyuyordu. Bunun üzerine annesi bana dönerek:
— Gördünüz mü? Allah duamızı kabul etti, dedi.

Söyleyecek söz bulamadım. Çocuk cankurtarana nakledilirken uyanmadı. Geçen yarım saat içinde, nefes alması ve nabzı normal hale girmişti. Kulübeden ayrılırken para çantamı, annenin avucuna sıkıştırdım. “Yarın gece gelirim” dedim.

Otomobilime doğru yürürken başımı kaldırıp göğe baktım. Sabah oluyordu. Hastaneye yaklaşırken hiç korkmuyordum. İçimden bir ses oğlumun bana bakarak gülümseyeceğini fısıldıyordu.

///////////////////////////////////////////////////

 

Dua Vakti 
Ziya AYDIN  

 


http://www.sizinti.com.tr/images/konular/234/271.jpg
Eşlerin de iştirakiyle minibüs doldu ve Karaburun’a doğru yol alındı. Yolda Tarık bir hayli durgun gözüküyordu. Şoförün güzel esprileri bile Tarık’ı güldürmeye yetmedi. Bir ara biyolojide olduğu kadar insanı anlamada da söz sahibi olan üniversite hocası Kerim Bey; Tarık’a, üniversitedeki akademik durumunun seyrini sordu. Çok sıkıntılı günler geçirdiğini anlatarak, derdinden söz açtı. Konuşa konuşa kampa varmışlardı bile. Çocuklar çevrenin cazibesine hemen kapılmış, şenlik havasına girivermişlerdi. Eşyalarını alan, kalacakları odaya koştu. Artık kimine göre tatil, kimine göre tefekkür, kimine göre de ilmi gezi başlamıştı...

Gökyüzünün maviliğiyle denizin göz alıcı rengi sanki bir olmuş, gözleri iyice kamaştırıyordu. Masmavi yuvarlak bir kürenin içerisinde, insan kendini yemyeşil zeminin üzerinde yuvarlanıyor hissediyordu. Çocuklar bu tabloda rengârenk çiçekler misali salınıyorlardı. Kimi saklambaç, kimi el topu oynuyor, kimi de kumsalda ev inşa ediyordu. Hanımlar otelin denize nazır geniş balkonunda ikindi çaylarını yudumlarken, beyler de otelin az ilerisinde, ihtiyar ama hâlâ dimdik ayakta duran zeytin ağacının gölgesi altında sohbeti derinleştiriyor, düşünce boyutunu genişletiyorlardı.

Sohbet bu güzelliğiyle devam etti. Vakit de epey ilerlemişti. Yelkovanla akrep ne de süratli çalışmışlardı. Bu beyin jimnastiğine ara verme ihtiyacı duyuldu. Namazlar kılındı; biraz tefekkür derken, arkasından spor yapmaya yönelindi. Kimi futbol, kimi basketbol oynarken, kimi de kendilerini deniz kıyısındaki küçük bir polyester botla denizin tatlı esintilerine bırakmışlardı.

Bunlardan en heyecanlısı futbol karşılaşmasıydı. Bu arada hava da hızla değişmeye başlamıştı. Kerim ve Mahmut Beylerin kaptanlığındaki takım kıyasıya mücadele etti. Tezahürat müthişti. Sonunda galip gelen, Kerim Bey’in takımı oldu. Önemli değildi; bu bir Avrupa Kupası karşılaşması değildi ya. Sağlık olsun temennilerinde bulunuluyordu ki, oradakiler duydukları sesle yerlerinde donakaldılar:

“Babaaa, babacığım!. Yetiş, n’olur yetiş! Çok uzaklaştılar, dönemiyorlar! N’olur babacığım yetiş!”Kerim Bey’in küçük kızının yankılanan feryadıydı duyulan. Feryat herkesin yüreğini ağzına getirmişti. Yüzler şaşkınlıkla gerilmiş ve gözler çocuğun işaret ettiği, yavaş yavaş uzaklaşan küçük bota odaklanmıştı:

Kimdi botta gidenler’? Tehlikeli ve fırtınalı havada denize açılmak kimin aklına gelmişti’?

Bu sorular ard arda sıralanırken, kızcağız korkudan tir tir titreyen küçük bedenini babasının kollarına bırakıverdi: “Babacığım, o amca ve teyze, çocuklarıyla beraber kayıktalar, ama çok çok uzaktalar, n’olur babacığım, kurtar onları!” Herkes kıyıya koşmuş, uzaklaşan küçük botu gözleriyle yakalamaya çalışıyordu.

Oranın yerlilerinden bir delikanlı, “Abi az sonra hava kararır…Böyle giderse, fırtına da iyice sökün edeceğe benzer. Allah korusun, bu durumda onları kaybedebiliriz. Daha geçenlerde bu civarlarda iki kişi hayatlarından oldular” dedi.

Sohbette bulunanlar kampın yerleşik insanlarıyla birlikte çabucak istişare ettiler, ne yapılacağını karara bağladılar. Şiddetli rüzgâr ise, bottakileri denizin ortasına doğru sürüklemeye devam ediyor, hava da yavaş yavaş kararıyordu. Ne yazık ki kampta, ne telefon ne de telsiz vardı! Sadece kamp yerine dokuz kilometre uzaklıktaki jandarma karakolunda telefon vardı. Kampta bir arabanın bulunması ise güzel bir şeydi. O akşam küheylan misali arabasıyla bütünleşen Mehmet Bey, bir o yana bir bu yana koşuşturmuştu. Koşuşturmuştu, çünkü koşar adım giden zamana fark atmalıydı. Yoksa O masumları kurtarmada geç kalınabilirdi. “Geç kalmak” ise, zihinlerde, affedilmeyecek büyük bir gaflet olarak ebediyen kalacaktı. Hayır, kimsenin bu duruma tahammülü yoktu. Herkes koşuyor, koşuşturuyordu.. Kimi arabasıyla, kimi motosikletiyle, kimi tabana kuvvet, kimileri de dualarıyla…

Kıyıda duran güler yüzlü bir çocuk, “Onları babam kurtarır O bu denizi çok iyi biliyor” deyiverdi. Mehmet Bey çocuğu kolundan kaptığı gibi arabaya koştu. Kerim Bey de onlara katıldı. Çocuğun babası ihtiyar balıkçı beş kilometre ötede bir kıyı köyünde kalıyordu. Balıkçı köyü de deniliyordu buraya. Süratle köye varıldı ve ihtiyar balıkçı arandı. O, uzaktan gelen misafirleriyle oturmuş, bahçede çay içiyordu. Hadise kendisine anlatılınca, misafirlere “müsaadenizle!” diyerek, yerinden ok gibi fırladı ve doğruca komşusunun motorlu teknesine koştu. O gün kendi teknesini bir arkadaşına ödünç vermişti. İhtiyar balıkçıyı bir anda soğuk terler basıverdi. Çünkü tekneyi çalıştıracak kol yoktu. Evine koştu, hiç kullanmadığı eski bir kol buldu. “Olsun, eski meski, ama Allah’ın izniyle çalıştırır!” diyerek tekrar tekneye döndü. Kerim ve Mehmet Beyler de onun arkasından hiç ayılmıyorlardı. İhtiyar balıkçı kolu motora taktı ve “Bismillah!” diyerek çevirmeye başladı. Birkaç defa tekleyen motor, ihtiyar balıkçının son bir gayretiyle harekete geçti, endişe içinde bekleyenlerin yüzünü güldürdü. Yanına üç yardımcı daha alan ihtiyar balıkçı süratle denize açıldı. Bu arada Mehmet Bey bununla da iktifa etmeyerek, doğruca jandarma karakoluna gitti. Buradan telefonla Çeşme’deki sahil güvenliğin harekete geçmesini sağladı...

Peki, kampta durumlar nasıldı? Endişeli, korkulu, ama ümitli bekleyiş devam ediyordu. Hanımlar, oturdukları balkonda yumak olmuş, dillerinde dualar, yakarışlar... Gözler kıpkırmızı, gözyaşlarının ardı arkası kesilmiyordu. En ufak hareket ve sese birden kalkılıyor; yavrusunu kaybetmiş ana misali, büyük endişe ve korkuyla soruyorlardı: “N’oldu, ne yapıyorsunuz? Ne diye duruyorsunuz?” Sonra da “Bir şeyler yapsanıza! N’olur kurtarın o masumları! Allah aşkına kurtarın onları!..” diyorlardı.

Bu haykırışlar etrafta yankılanırken. Kerim ve Mehmet Bey]er kampa dönmüşlerdi. Ancak hava iyice kararmaya yüz tutmuştu. Sanki engin denizin üstü siyah bir örtüye bürünmüş, o masumlar da çaresiz, denizle, karanlığın ortasında kalakalmışlardı. Onca kürek çekmeler, onca çaba ve gayret kurtulmaya, kıyıya geri dönmeye yetmiyordu, üstelik Tarık, kürek çekeyim derken ıskarmozu kırmış ve küreğin birini de denize düşürmüştü...

Ve korkulan şey başa gelmişti. Fırtına artık patlak vermiş, o garipleri iyice denizin ortalarına kadar sürüklemişti. Tek kürekle yapılan bütün gayretler boşa gidiyor, fındıkkabuğu gibi hafif bot, dalgaların üzerinde Ege Denizi’nin açıklarına doğru gözden kayboluyordu. Az ilerisi Yunanistan kıyılarıydı. Aslında sürüklenmekten çok alabora tehlikesi korkutuyordu onları. Çünkü ardı ardına gelen kocaman dalgalar arasında tek kürekle ve denizden anlamayan birisinin başa çıkması mümkün değildi. Her an tepetaklak alabora olabilirlerdi. Kayıkta dört can vardı: “Biz insanlar, verilen işe dört elle sarılmayı, itaatkâr davranmayı ve ancak izn-i İlâhi dairesinde hareket etmeyi bir bilebilsek!” diyen Tarık, eşi ve iki masum yavrucak...

Yorgunluk iyice çökmüş, takatler kesilmiş, fırtına ve karanlık birlikte yükleniyor. Öyle bir an yaşanıyordu ki, her yer kapkaranlık, azgın dalgaların ve yüzlere şamar gibi gelen şiddetli fırtınanın sesinden başka da bir ses duyulmuyordu. Kayık, dalgaların hızlı çarpışıyla gittikçe daha fazla sallanıyor, sanki ters gelecekmiş gibi oluyor ve yavaş yavaş suyla doluyordu. O dört yürek o akşam belki rekor çırpınışını gösteriyordu. Tarık sırılsıklam olmuş, tek kürekle hiç olmazsa azgın dalgaların hızını keseyim, alabora olmayalım diye son çabasını harcıyordu; dalgaların ise biri gidiyor, öbürü geliyordu...

Ağlamaklı bir sesle; “Allahım bizi kurtar, bizi kurtar Allahım!” diyen küçük kızın sesi, karanlığın sessizliğini bir anda bozdu. Neredeyse şuurunu kaybetme sınırına gelen anne, bu sesle yeniden canlandı; yavrularını şefkatli sinesine bastırdı. Allah daha şefkatli ve daha merhametliydi. Güçsüzlerin, zayıfların, masumların, çaresizlerin en yakın olanı ve yardımcısıydı. Bu masumlara da yardım edecekti elbette. Ümit kesilmemeliydi, dualar dinmemeliydi; fırtına dinmediği gibi...

Bütün sebeplerin durmuş gibi olduğu şu anda, Hz. Yunus (as) gibi: “Lâ ilâhe illâ, ente Sübhânek, jnni küntü minezzalimin!.” (Tesbih ve takdis ettiğim Allah’tan başka ilâh yoktur, muhakkak ki ben zalimlerden oldum.) sözlerini mırıldanıyordu. Hanımı da ona iştirak ediyordu. Belki o masumların etrafında pervane olan melekler de aynı tonda katılıyorlardı onlara... 

Gözyaşları içerisinde sahilde bekleyenler akşam namazım kılmış, buna hacet namazı da ilave edilmişti. Zihinler o masumlarla meşgul, gönüller Allah’a rabtolmuş, kulaklar kıyıya gelmesi beklenen motorlu teknenin sesine pür dikkat kesilmiş, diller gözyaşlarının eşliğinde hep aynı dua ve yakarışı mırıldanıyordu: “Lâ ilâhe illâ, ente Sübhânek, jnni küntü minezzalimin!.” Üst katta ümitle kenetlenmiş hanımlar da aynı duayı, aynı ton ve içtenlikte tekrarlıyorlardı: “Lâ ilâhe illâ, ente Sübhânek, jnni küntü minezzalimin!..” 

Öyle muhteşem bir manzaraydı ki, sanki kamp yerindekilerle denizin ortasındaki dört masum insan hemyürek, hemgönül, hemdil olmuş, aynı duayı mırıldanıyor, yalvarıyor, yakarıyorlardı.

Buğulu gözlerini denizin ötesindeki karanlığa dikmiş, kırışmış avuçlarını göğe yöneltmiş, muştulu haberin pırıltısını sezmeye çalışan ihtiyar bir teyze, “Ey yüce Allahım! Ben çok yaşlıyım. Faydam da olmuyor Şu evlatlarımın yerine beni al, onları vatana ve millete hağışla n’olur!” diye yalvarıyordu. Hâlbuki gönlü genç bu ihtiyarın o aileyle tanışması bir günlük mâziye bile dayanmıyordu. Halden anlayan bir insan örneğiydi.

Başını kayaya yaslamış kampın yerlilerinden bir kadın, sanki kayalar vasıtasıyla işaret almışçasına, yerinden ok gibi fırladı ve bir yandan kıyı boyunca koşuyor, bir yandan da; “Geliyorlar, geliyorlar! Kurtuldular! İşte geliyorlar!..” şeklinde avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Kimi elinde fener, kimisi de elinde battaniye ile kıyıya akın ediyordu. Herkesin dilinde aynı dua, daha bir yüksek sesle ve gönülden yankılanıyordu: “Lâ ilâhe illâ, ente Sübhânek, jnni küntü minezzalimin!..” 

Derken tekne kıyıya yanaştı. Kaybolan masumların sağ salim döndüklerini görenlerin gözlerini bu defa sevinç gözyaşları bürümüştü. Ve herkes hep bir ağızdan, “Elhamdülillüh! Şükürler olsun Yarabbi! Sayısız şükürler olsun Sana!” diyorlardı.

Soğuktan tir tir titreyen ıslanmış masum yavrular hemen battaniyeye sarılarak, tekneden alındı, sonra anne-baba indirildi. Tarık tekneden iner inmez, “Kader bizi nerelere götürdü, neler gösterdi, çekeceğimiz varmış...” derken, bir yandan da daha önceleri içtenlikle ve samimâne söylediği sözlerini hatırladı: “İntizamlı olmayı, itaatkâr davranmayı, verilen işe dört elle sarılmayı ve ancak izn-i ilahi dairesinde hareket etmeyi bilmeliyiz. O vakit hiç başımız ağrımaz!.” 

Felaketzedeler sıcak bir odaya götürülürken, Tarık, o anı sanki hala yaşıyormuşçasına, kısaca anlatmaya başladı: “Eğer ki tekne beş dakika daha gecikmiş olsaydı, çoktan denize gömülmüştük. O ona kadar gittikçe artan rüzgâr, son anlarda şiddetlenmiş, deniz iyiden iyiye kabarmıştı. Ben bir yandan tek kürekle dalgaların şiddetini kırmaya çalışırken, öbür yandan da çoluk çocuk hep beraber dua ediyor, yalvarıyor, yakarıyorduk. Dilimizden sürekli, “Lâ ilâhe illâ, ente Sübhânek, jnni küntü minezzalimin!..” duası dökülüyordu. Tam bu esnada karanlığın içinden motor sesini duydum. Duymamla beraber bir teknenin yanımıza yanaştığını ve birisinin “bana elinizi uzatın” çağrısını fark ettim. Allah onlardan razı olsun!” 

Bu arada fırtınada bir yumuşama olmuş, denizin dalgaları kıyıya bir başka vuruyordu. Kendine has diliyle bizlere bir şeyler duyurmaya çalışıyordu. O anlatadursun, bu gece herkes, hiçbir zaman unutamayacağı mesajı almıştı. 
 

////////////////////////////////////////////////////////

 

Akıl-Kalp Dualitesi Nereye Kadar? 
Mehmet SERDAR  

 



http://www.sizinti.com.tr/images/konular/236/343.jpgFethedilmiş Hayat 

Görülebildiği kadarıyla insan, hayat sahipleri arasında konumu en ayrıcalıklı olan bir varlıktır. Bu kanaat insanların ekserisi tarafından kabullenilen bir görüştür. Peki, onun bu konumu kazanılmış bir konum mudur, yoksa ilahi bir mevhibe midir? Ulaşılabilen (yani arkeolojiyle, paleontolojiyle, doğrudan yazılı metinlerle vb.) kaynaklarda ortaya çıkan sonuca göre insan hep insandı ve kompleks ve ayrıcalıklı vasıfları hep onun yanındaydı.

İnsanı değerli kılan özellikler pek çoktur. Fakat bunlar içerisinde artı değere en fazla sahip olan yanı ise her halde (Heidegger’e göre de) var olan olarak varlığının farkında olmasıdır. Evet, o, varlığının farkındadır; varlık ve yokluk arasında var olanların tarafında olduğunun şuurunda olarak varlığına değer katmaktadır. Üstelik varlığını tüm boyutlarıyla görebilecek bir şuura sahiptir ki, bu boyutları en kaba şekilde madde ve mana olarak isimlendirebiliriz. (Bu ayırım pratik açıdan bir ayırımdır; diğer türlü tamamen ayrı üniteler olarak inceleme konusu yapmak yazımızda da dile getirmeye çalışacağımız gibi isabetsizdir.) Ve insan şuurunda olduğu, önemini kavradığı veya önemine inandığı yönlerine yatırım yapar, üzerine titizlenir. Esas olan ise insanın kendisini bir bütün olarak ele alması ve değerlendirmesidir. Eğer cismaniyeti birinci derecede önemliler listesine alırsa, yatırımları ona göre olacaktır (ev, araba, iyi bir iş, toplumda seçkin bir yer, vb.), maneviyatı kıymetliler kategorisinde değerlendirirse yatırımı ona göre olacaktır (meşru alana ve faziletlere meyil).

İnsan için ruhi olarak varlığının farkında oluş, dolayısıyla şuurî uyanış çok önemlidir. Onun hayatı bedenle sınırlı yeknesak bir hayat olursa -aslında temelde hareketi arzulayan ruhumuz- kendisinde fanilikten (bir yönüyle ademden veya daha açık olarak varlığının bir başka varlığa dayanmak zorunda olmasından) kaynaklanan bir durağanlıkta karar kılabilir. Ve bu tip bir yaşantı, bir nevi adem hesabına bir yaşantıdır. Hz. Peygamber (s.a.s)’in, dualarında sık sık ataletten ve tembellikten Allah’a sığınmasının hikmetlerinden birisi de belki, vücuda, dolayısıyla hayra bakan bir ömrün en verimli bir şekilde bakiye dönüştürülmesine olan lüzumun ümmete ders verilmesidir. Demek ki temelde insan, elinde mevcut maddi- manevi bütün imkânları kullanarak hayatını en karlı şekilde değerlendirecektir.

Akıl ve Kalp Arası Yol 

Bu kısa girişten sonra bizim burada ele alacağımız husus meselenin daha çok manevi(ruhi) boyutudur. Tabii zihni durum da paralel ele alınacaktır. Çünkü ilmin mahalli Gazali’ye göre ruhtur. Maddi vücut ilme mahal olamaz. Dolayısıyla birisinde meydana gelecek müspet veya menfi herhangi bir durum diğerini de doğrudan etkileyecektir. (Aynı zamanda Descartes da ruh ile zihin arasında bir ayırım yapmıyordu. bkz. Cottingham, sh.273)

İnsan topluluklar halinde yaşar. İhtiyaçlar genelde kendiliğinden bir dağılımla pay edilir ve birey toplum içerisinde kendisine düşen yükümlülüğü karşılar. Fakat insanın yaşayışının özel bir bölümü vardır ki, bu vucudî varlığını devam ettirmenin ve yaşamı sadece bu yönüyle algılamanın ötesinde manevi alanıdır. Manevi cephesini ise; hisleri, latifeleri, vicdanı, ruhi hayatı vb. oluştururlar. İşte bu duyguların insani yönde geliştirilmesi, köreltilmemesi gerekir. İnsanın manevi cephesinin körelip körelmediği iç muhasebe ve müşahede ile anlaşılabilir. Bunun yolu da kendi yolculuğuna çıkması, kendini tanıması, bir yerde nefsini, tarafsızca, obje olması yönüyle süje olarak incelemesinden geçmektedir. Hastalık tespit edilirse elbette tedavi kolaylaşacak, müdahale gerçekleşebilecektir. Yoksa iptal-i hisle sadece maddi düzlemde bir hayat sürdürülebilir ve manevi dünyanın varlığı bütün bütün unutulmaya yüz tutar. Bu ise başta da değindiğimiz gibi hayat hanesine değil, adem hanesine kaydolacaktır. Ferdin iki günü birbirine eşit olmayacak, daima ‘insani’ dairenin sınırlarını bir adım daha genişletmenin imkânları zorlanacaktır.

İnsani daireden murat, vahiyle insana bildirilmiş olan emir ve nehiylerin hayata uygulanmasıdır. Yani Yaratıcı’nın hoşnutluğunu sağlayacak bir hayat tarzını tercih etmedir. Ve bu tercih ediş zahirin düzenlenmesi kadar batın’ın düzenlenmesini de zorunlu kılar. Müstakim bir niyet, doğru bir nazar, dolayısıyla iç âlemin gerektiği şekilde dengelenmesi hayata da istikamet kazandıracaktır.

Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye’nin Mukaddime’sinde, eserlerinin bir küçük fidanlığı gibi gördüğü bu eserinin (dolayısıyla Yeni Said dönemi eserleri için) tıpkı Mevlana, İmam Rabbani, İmam Gazali gibi akıl ve kalp ittifakına dayanan yeni bir yol açtığını ifade etmiştir. Bu yol, bireyin ayağını yere sağlam basmasına yardım eder.

Kendi Olarak insan 

İnsan, fert olarak, kendi türü içinde biricikliği ile öne çıkan bir varlıktır. O, doğumundan itibaren geçirdiği hayat tecrübesi ve serüveniyle bu biricikliğini, tekilliğini kazanır. Bu yüzden “hayvanların bir nevi, insanların bir ferdi gibidir” denmiştir. Mesela bir arı binlerce yıldır sevk-i İlahi ile tek tip kovan yaparken, insan, sayısız alternatif içerisinden kendi tercihini seçip ortaya koymuş ve bu ferdi farklarıyla ayırt edilmiştir. Onda, bütün insanların esastaki organları ve manevi duyguları vardır, ama insan sayısınca farklı insan olduğuna da şüphe yoktur.

İnsanın tabiatla ilişkisinin daha birebir ve dolaysız olduğu dönemlerde, ruhi ve zihni dengenin belki de daha iyi kurulmasından dolayı daha sıhhatli ve kendine has bireylere rastlanmaktaydı. Hayat serüvenine günümüzdeki imkânlar içinde yeniden başlanacak olsa, ancak global bir kültür elde edileceği ise aşikardır. Sıhhat konusunda ipucunu ise bize Ivan İllich veriyor: “Eskiden insanlardan kendini hasta hissedenler vardı, günümüzde ise kendini sağlıklı hissedenler var.” 

Dual Âlemde insan 

Felsefede, birbirine indirgenemeyen iki temel prensibin olduğunu öngörmeye dualizm(ikicilik) denir. Bu ikiciliğe pek çok yerde rastlayabiliriz: Eflatun’da madde-misal âlemi, Kant’ta nomen-fenomen olarak vb. En bilineni ise herhalde Descartes’in madde-ruh ayırımıdır. Konumuz akıl-kalp ikiciliğine dair bir yaklaşım olduğundan, felsefenin bu tarz ayırımlarına şimdilik ismen değinmekle yetinelim.

Tabiatla iç içe olmakla ilgili olarak, bundan hangi dönemin kastedilmeye çalışıldığı konusunu biraz açacak olursak; bu dönemle Batı’da 16 ve 17. yy. öncesi, Doğuda ise biraz daha yakın bir dönem öncesi kastedilmektedir. Bu dönemde yerleşik anlayış hem akla hem de inanca bağlıydı (burada amaçlanan bir dönemi temize çıkarmak veya yermek değildir; amaç bir vakıayı ortaya koymaktır). Anlayış Batı’da Thomas Aquinas’ın Aristo’nun görüşlerini Hıristiyanlık teolojisiyle uzlaştırmasıyla sorgulanamaz bir dogma olarak yerleşti.

İslam coğrafyasında ise o sıralarda kâinat didik didik ediliyordu. İslam’ın hem Kur’an’ı hem de kâinatı aynı türden deliller olarak sayması, bunun yanında ayırıcı bir özellik olarak da bu ikisi arasındaki uygunluğun araştırılmasına teşvik etmesi anlayışın yerleşmesinde etkili olmuştur. Ataullah Îskenderani’nin Hikmetler Kitabı’nda; “Varlıklar hakkında düşünmen için sana izin verdi. Fakat o varlıkların zatlarıyla birlikte durmana izin vermedi, ‘göklerde olana bakın’(10/101) diyerek sana anlayış kapılarını açtı. Yoksa sırf göklerde olan varlıkları göstermek için ‘göklere bakın’ demedi.” sözü meseleyi daha sağlıklı bir zemine oturtuyor. Kişi dindirilemeyen merak hissiyle varlıklar üzerinde yoğunlaşıp incelemelerini derinleştirdikçe kendisini daha iyi anlayacaktır. Bütün kitaplar nasıl tek bir Kitap’ın daha iyi anlaşılması için okunmalıysa, kâinat da insanın daha iyi anlaşılması, esas mevkisi neyse oraya oturtulması için tetkik edilmelidir. Temellendirme ise akıl ve kalp birlikteliği ile yapılmalıdır.

Akıl ve kalp birlikteliğine sahip bir ilmi anlayışın kazandıracaklarına basit bir örnek verecek olursak; güzel kokan, renkleri gözü okşayan bir çiçek incelendikçe, onun toprakla, havayla, suyla ve gün ışığıyla olan ilişkileri tespit edildikçe insan olmadan bunların bir anlamının olamayacağı, bütün bunlara değer katanın insan olduğu görülecektir. Dolayısıyla yerden göğe, gökten feleklere kadar varlıkların birbirleriyle ilişkilerinin bir örneğinden yola çıkılarak hem bilimsel bir ilerleme elde edilecek hem de paralel olarak manevi bir oluşum, yani ilmin hikemî boyutu kalbe bağlı sezgiyle hissedilecektir. Bu ise bilimi amorf bir duruma düşmekten koruyacaktır.

16 ve 17. yy’lara gelindiğinde Hıristiyanlık dogmatizmine karşı sorgulayıcı tavır alışın sesini yükseltmesiyle, Avrupa’da kıpırdanmalar başgösterir ve bu kıpırdanışın meyveleri de bir müddet sonra derilmeye başlanır; “Organik, canlı ve manevi bir evren kavramı yerini bir makine tarzındaki dünya anlayışına “ (Capra, s.52) bırakır. Hele Dünya’nın evrenin merkezinde yer almadığını söyleyen Copernicus’ten sonra Batı’da hâkim olan yaklaşık bin yıllık görüş temellerinden sarsıldı. Yani Dünya buna göre, kıyıda köşede kalmış milyonlarca gezegenden birisiydi.

Bacon’dan sonra ise tabiat artık hoyratça kullanıma açık, her türlü deneysel yöntemin 
çekinilmeden uygulanabileceği bir yer mesabesine inecektir.

İhmal mi, İntihar mı? 

Yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız kısımdan amaç, tehlikenin insanın bizzat kendisine yaklaşık 3–4 asır öteden gönderdiği yaralayıcı (belki de öldürücü) kalp-akıl ayırımını öngören okun yüksek tahrip gücüne sahip bir bombaya -ki bu bomba zihinde olduğu kadar ruhta da onulmaz yaralara sebep olabilir- dönüştüğünü dile getirmektir.

Neticede insan bilimde övünülecek mesafeler katetmiştir ama kendisini ihmal etmiştir, kendisinden uzaklaşmıştır. Aya nasıl gerçekleştireceğini düşünmüştür ama ruhunu, kalbini mekanikleşmenin cenderesinden nasıl kurtaracağını düşünmeyi ihmal etmiştir. Küçük bir nükte olarak diş çürüklerinin medeniyetin paralelinde ortaya çıktığını söyleyenlerin yanında, belki de ileride teknoloji ve enformasyonun zihnin ve maneviyatın çürümesine körelmesine yol açtığı söylenebilecektir. Buhar makinesinin icadına kadar insanın çok yakınında bulunan tabiat yavaş yavaş insani özden el etek çekmeye başladı. İnsan teknopolilerde makinelerle yatıp şaşı kalktı. Mesnevi’de Mevlana’nın güzel bir hikâyesi vardır: Ustanın birisi çırağından, çeşmeden şişeyle su getirmesini ister. Şaşı olan çırak şişeyi çift gördüğünden hangisiyle diye sorar. Usta, masada zaten bir tane şişe olduğunu söyledikçe, çırak da kendi görüşünde diretir. Öfkesine hâkim olamayan usta, şu halde şişelerden birisini kır ve diğeriyle su getir diye öfkeyle haykırır. Şişelerden sadece birisini alıp yere vurduğunu zanneden çırak neticede ortada hiç şişe kalmadığını görünce hatasını anlar.

Günümüzde şaşılık, ifadesini, maddi ve maneviyi birbirinden kesin ve keskin hatlarla ayırmakta buldu. Maddi ön planda revaçta, manevi ikinci derecede ve bir köşeye itilmiş. Güya maneviyattan sıyrılmış madde, kâinatın sırlarını bir bir ve hiç zorlanmadan aşacak, dolayısıyla el değmemiş alan, çözümlenememiş mesele kalmayacaktı. Laplace’ın ifadeleriyle anlatacak olursak: “Böylesine (üstün, M. S) bir zekâ evrendeki en büyük cisimlerin hareketleriyle en hafif atomların hareketlerini aynı formül içinde kucaklamaya muktedirdir; bu zekânın karşısında belirsizlik adında hiçbir şey yoktur; gözünden ne geçmişin ne de geleceğin kaçması mümkün değildir.” 

Sonuçta tahmin edilenin aksine kalpten ve ruhtan (yani başta işaret ettiğimiz insaniliğin önemli bir kısmından) sıyrılmış soğuk ve yüzeysel (belki çok net bir amacı olmayan) bir maddi gelişme yaşandı. Fakat bu gelişme uğruna özellikle Afrikalı siyahîlerin iş gücünün ve zengin maden yataklarına sahip bakir coğrafyaların kısa bir sürede nasıl sömürüldüğü daha terütaze zihinlerdedir. Bu dönem, medeniyet kuruyorum derken yaşanan bu gibi tatsızlıklar, akıl ile kalbi ayıran bir şaşılığa meyledilmeseydi belki de daha az acıyla atlatılabilirdi. Ve bu şaşılık tedavi edilmediği takdirde şimdiki ve gelecekteki menfi sonuçlarına da katlanmak icap edecek Bugün yaşam standartlarının yüksek olduğu yerlerde yaşanan manevi buhranla, psikolojik tedaviye ihtiyaç duyanların ve dahası intihar edenlerin sayısı artmaktadır. Teknoloji medeniyeti ve kalp medeniyeti kaynaştırılamamıştır. Son zamanlarda hükümetler bazında manevi teşviklerin artması bir uyanışın gerçekleştiğini göstermektedir, ama bu yeterli midir, tartışılır.

Global çapta yaşananlar bir yana, kalpten soyutlanmış bir medeniyet asıl, insanın biricikliğini yaralayacaktır. Ferdi toplumdan ayıran özellikler, ferdi zenginlikler törpülenecek, insanlar aynileşecek, neticede insan kendisine yabancılaşacaktır (alinasyon).

Alinasyonun güzel bir örneğini Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” isimli filminde buluruz. Fabrikaların, hayatın içinde iyice boy attığı dönemde büyük bir fabrikada iş başı yapan kahramanımız, çalıştığı fabrikanın -ki bu fabrikada sadece vida çevirmekle meşguldür. Ve işinin bütünlüğü hakkında hiçbir fikri yoktur. Mesai saatlerinde en yakınlarıyla bile görüştürülmez- olumsuz şartlarıyla mekanikleşir. Artık her gördüğü elbise düğmesine bile onu üç kere sağa çevirme iç dürtüsünün hâkim olduğu bir halette yaklaşır. Neticede insani yönleri dumura uğramış bir vaziyette yaşar.

Kalpten soyutlanan çağımızın manevi kirlenmesinin, alinasyonun dışında, yaygın dışa 
vurulmuş hastalıkları arasında stres ve depresyon da sayılabilir. Toplumlar üzerinde yapılan araştırma ve gözlemlerden ortaya çıkan istatistikler, durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Bunlardan, yaygınlaşan ruhsal dengesizliklerin ulaştığı boyutu çıkarmak yaklaşık olarak mümkün olmaktadır.

İnsanın maddi refah çizgisini yükseltmeye çalışması elbette gerekli ve önemlidir. Ama maddi varlığımıza gösterdiğimiz ihtimamı manevi varlığımıza da göstermemiz gerekir.

Unutulmaya Yüz Tutan Bir Kavram: Kalb-i Selîm 

Daha önce işaret ettiğimiz ve Bediüzzaman’ın da özellikle üzerinde durduğu ve vurguladığı akıl-kalp birlikteliğini sağlamak, ikisi arasında bir yol açmaya çalışmak zorunlu gözükmektedir. Birbirini destekleyecek böyle bir dayanışma insanlık için gerekli ve şarttır. Geçmişte, teknolojinin dünya ölçeğinde büyük tahriplerin yani I. ve II. dünya savaşlarının emrine verilmesi, özellikle son dönemde genetik mühendisliğinin ümit verici ve bir o kadar da endişelendirici gelişmeler kaydetmesi selîm akla olan ihtiyacın her zamankinden fazla olduğunu göstermektedir.

İşte akıl-kalp ittifakı aynı zamanda kalb-i selimi de sağlayacaktır. Geçmişte böyle bir deneyimimizin olması da işimizi kolaylaştıracaktır. A.Turan Alkan konuyla ilgili olarak bir yazısında şöyle söylemektedir:“İçinde debelendiğimiz şüphe hâli, ancak ‘kalb-i selim’ ile izale olunabilir; sadece sanat yapmak için değil, varlığın her cinsiyle yeniden aynı lisanı tekellüm edebilmek için evvela ‘kalb-i selim’e muhtacız.”

Hüseyin Nasr da bir kitabında, eskiden Müslüman talebelerin ilim tahsil ederken ibadet etmeyi terk etme ihtiyacı hissetmediklerini söyleyerek aynı noktaya vurgu yapmaktadır.

İşte bilimde veya daha geniş olarak bütün hayatında, insanın yitirdiği bazı şeyler vardır. Onlardan birisi akıl-kalp birlikteliğidir. Ve esas mesele de insanın kendine yeterince zaman ayırma alışkanlığını terk etmiş olmasıdır. Görünürde pek mesai harcanmadan hatta üzerinde hiç durulmadan anlaşılabilen bir varlık gibi algılanan insan, aslında çözümlenmesi ve anlaşılması çok zor bir problemler yumağıdır. Kendini anlamak için nefsini tanımaya çalışması lazımdır. Ve bunu en önce Müslüman’ın yapması gerekmektedir. Çünkü Bediüzzaman’ın da kaydettiği gibi; “Maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanisidir” (Muhakemat) 

KAYNAKLAR 
—Yeni Bir Düşünce, F. Capra, Ağaç yy., İstanbul 1992.
—Mesnevi-i Nuriye, B.S. Nursi, Sözler yayınevi, İstanbul 1990.
—Sanat ve Kalb-ı Selim, A. T. Alkan, İzlenim, Mart 1996.
—Kartezyen Dualizm: İlahiyat, Metafizik ve Bilim, J. Cottingham, Cogito Der., ay. 10.
—Felsefi Doktrinler Sözlüğü, S. H. Bolçay, Akçağ Yayınevi, Ankara 1996. 

//////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Dua 
Sızıntı   info@sizinti.com.tr


Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.
Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî plânında– onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı hâlde bulunmaktır.
Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belâgatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım Beni Sen’den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.”1 mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz Bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”2 buyurarak bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.
Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya onu muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle; işitmesi, kulaklar ötesi bir kulakla; diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbiyle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua, yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.
Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-manevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehâbet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun.”3 diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.
Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım, O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehâbet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın olduğunu ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini, rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.
Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..
Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye kâdir, her şeye hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi, meşîeti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:
Ey varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan–topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız...
Ey her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mâmur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!
Ey günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen, gönüllerimizi iman zevkiyle mâmur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zâyi olup gitmekten kurtulduk.
Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin– Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.
Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allahım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta. 
Dipnotlar 
1. Bakara sûresi, 2/186.
2. Mü’min sûresi, 40/60.
3. A’râf sûresi, 7/55.

Bu yazı Sızıntı dergisinin Nisan 2000 tarihli 255. sayısından alınmıştır.

////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve Dua Ufku 
Selman Ünlü


 

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dua ikliminden bahsederken şöyle diyor:

Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Resûlullah'ın hayatına baksın! Baksın ve insanlık, duânın ne demek olduğunu, duâ etmenin âdâbını ve duânın, insana maddî-manevî kazandırdıklarını görsün, görsün ve ibret alsın. 
Allah Resûlü, duâlarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştür. Duâ, O'nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efganıydı. O, bir an dahi duâsız olmamış, dudaklarını ıslatan bu kevser dolu kadeh, hiçbir zaman elinden düşmemişti. Aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı; fakat ibadet ve duâda da eşi-menendi yoktu. 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'i bize böyle anlatan Muhterem M. Fethullah Gülen'in kendisinin de herhalde başka türlü olması beklenemez. Onu yakından tanıyanların anlattığına göre o; gece-gündüz münâcaatla inleyen, dudaklarından duanın eksik olmadığı örnek bir insandır. 

Ona göre "Duâ, bir ibadettir, duâ kulluğun özüdür, duâ Rabb'e dönüş ve yönelişin adıdır. Kulluktan bahsedilen bir yerde, duâdan bahsetmemek mümkün değildir. Zaten, Allah (cc) da Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var! (Furkan, 25/77) buyurmuyor mu? ve Duâ edin kabul edeyim. (Mü'min, 40/60) diyen de bizzat Kendisi değil mi?
"Duâ, Allah (c.c.) ile kul arasında kuvvetli bir bağdır. Başka bir ifade ile, kulun düşüncesinin Rabb'e takdim edilmesi şeklidir duâ. Kul erişemeyeceği ve iktidarıyla elde edemeyeceği her şeyini, mutlak iktidar sahibi olan Kadîr-i Mutlak'tan ister; işte bu isteğin adıdır duâ. O, helezonlar hâlinde kuldan Rabb'e yücelen tatlı bir nağmedir ta Arş'a kadar..."

Hocaefendi, duaya ciddî bir şekilde inanan ve hayatının her anında yaşayan bir insandır. Onun her anının dua ile içice olduğunu gösteren hâdiselerden birisi şöyledir: "... İşte, iki büklüm koltuğundan kalkıyor. Odasına girecek.. kapı koluna tutunuyor, başını duvara koyuyor, bir kere daha o neş'eli çocuklara bakıyor.. "Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin şu mahlûkun ve masnûun ve abdin, hem âsî, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem musin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatını itiraf ediyor." cümlelerini söylüyor; söylerken de bir çocuk masumiyetiyle ağlıyor, gözyaşlarını gizleyebileceği yere, odasına giriyor." (Kırık Testi,. s.19)

"DUA UFKU"

Hayatında duaya büyük önem veren Hocaefendi, Peygamber Efendimiz aleyhisselâm'ın öğrettiği dualarla dua etme üzerinde özellikle durmaktadır. Kendisi bu dualarla dua ettiği gibi, başkaları da bu dualardan istifade etsin diye, Efendimizden rivayet edilen duaları, "Mecmuatü'l-Ed'iyyeti'l-Me'sûre" isimli bir kitapta bir araya toplamıştır. Defalarca baskı yapan bu dua kitabına bakanlar da göreceklerdir ki, duâda dahi Allah Resûlü'ne ulaşmak mümkün değildir. Sanki O, hayatının her ânını duâ ile geçirmiş gibidir. Bir insan, başka hiçbir iş yapmasa ve sadece duâ etse, onun bir ömrü dolduran duâsı, ancak Allah Resûlü'nden mervî duâlar kadar olabilir. Hocaefendi, Peygamber Efendimiz'in dua yanını dikkat nazarımıza vererek, bizi duada da O'na benzemeye teşvik etmektedir.

Kur ân, Bir Dua Mecmuasıdır

Öncelikli okunacak duaların başında, Kur ân'da zikredilen duaların olması gerektiğini söyleyen Hocaefendi, Kur ân'ı açık-kapalı, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bir dua mecmuasına benzetmektedir. Daha sonra da Kur ân'da zikredilen dua âyetlerine misaller vermektedir. (Sızıntı, "Dua Zamanı" 1, Kasım 2002)

Dua, Tazarru ve Niyaz Sultanı Efendimiz (s.a.s.)

Dua ederken, Kur ân'daki dualardan sonra ikinci sırada tercih edeceğimiz dualar; Peygamber Efendimiz aleyhisselâmın hadislerinde rivayet edilen dualardır. Çünkü dua, tazarru ve niyaz sultanı Efendimiz'in hayat-ı seniyyeleri, âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelâsı mahiyetindedir. (a.y.)

Dua, Hem Bir Miraç, Hem de Bir Paratonerdir

Muhterem Gülen, duayı hem bir miraca, hem de bir paratonere benzetmektedir. Zira insan dua ile merdiven merdiven Hakk'a yücelir. Ayrıca dua, Allah'ın gazabını ve öfkesini def edecek müessir bir ubûdiyettir. (Sonsuz Nur, 2/502)


Allah'tan Öncelikle Ne İstemeli

Çoklarımız dua ederken hakkımızda hayırlı mıdır, değil midir bilmeden bir şeyler isteriz. Hocaefendi'ye göre doğru olan, "hakkımızda hayırlı ise ver" demek ve Allah'tan rızâsı istikametindeki işlerde bizleri muvaffak kılması için dua etmektir. Ayrıca, ihlas ve yakîn isteme de katiyyen ihmal edilmemelidir. Hocaefendi, "Duada 'Yâ Rabb! Bunu ver, bunu ver" mi demelidir?" şeklinde sorulan bir soruya verdiği cevapta bu konuyu geniş bir şekilde ele almaktadır. (Fasıldan Fasıla, 1/54, 91)

Zikir ve Dualarda Öncelikli Olanlar

Hocaefendiye göre, Allah'ı zikir, evrâd u ezkâr ve dualarda öncelikle okunması gerekenler; Kur ân'da ve Sevgili Peygamberimiz aleyhissalât u vesselâm'ın duaları arasında zikredilen dualardır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'in duâ mevzûu üzerinde ısrarla durması ve yapılacak duâları Efendimiz'e bizzat ta'lim buyurması, mes'elenin ehemmiyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. Bize istemeyi veren Zât, o duâlarda nasıl isteyeceğimizi de öğretmektedir. Kendisine en güzel ve en müessir duâlar öğretilen de, hiç şüphesiz Allah Resûlü'dür. Zira, duâ ile kapısı çalınan Zât'ı en iyi bilip tanıyan O'dur. (Sonsuz Nur, 2,502; Kırık Testi, s.380)

Me'sur Duaların Hedef Tayin Ediciliği

Kur ân ve hadîs-i şeriflerde bizlere nasıl dua edeceğimiz öğretildiği gibi, Hocaefendi'ye göre bu duaların bize bakan iki önemli yönü vardır: "1. Bu dualar, mü'minlere hedef tayin eder. 2. Gösterilen bu hedefe yürümek için tazarru ve niyazın yanında iradeleri devreye sokarak bi'l-fiil çalışmamız gerekir..." (Fasıldan Fasıla, 3/61)

Allah Rasûlü'nün Öğretme Makamında Yaptığı Dualar

Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm'ın bazı duaları vardır ki, yanlış anlamalara sebebiyet verebilir; meselâ O'nun (s.a.s.), küfürden sabah-akşam Allah'a sığınması gibi. Aslında O'nun böyle bir şeyden korkmaması gerekir, çünkü peygamberler korunmuşlardır. Öyleyse bu ve benzeri duaları nasıl anlamak gerekir? Bu konuda Hocaefendi önemli izahlarda bulunmaktadır. (Kırık Testi, s.145)

Fiilî ve Kavlî Duâ ile Cenâb-ı Hakk'a (c.c.) İlticâ 

Bir yönüyle duâ, fiilî ve kavlî olmak üzere iki şekildedir. Hocaefendi'ye göre, fiilî duâ yapılacak, yani, sebepler dairesinde elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî duâ için eller açılacaktır. O, duanın bu iki çeşidini misalleriyle geniş bir şekilde anlatır. (İnancın Gölgesinde, 1/163)

Hâlî Dua

Hocaefendi, fiilî ve kavlî duadan başka bir de hâlî duadan bahseder. Bu çeşit duada kul, sadece halini Rabbine arzeder ve O'ndan çoğu zaman hiçbir şey istemez. Çünkü kul bilir ki, Rabbi onun her haline nigehbandır.("Dua", Sızıntı, Nisan 2000; Sonsuz Nur, 2/502)

Her Duaya Cevap Var, Ama... 

Dua eden herkes, istediği şeyin kendisine hemen ve istediği gibi verilmesini ister. Fakat Allah Teâlâ, kullarına çok şefkat ve merhametli olduğu için, istedikleri şeyleri belki hemen ve istedikleri gibi vermez de, onlar için daha hayırlı bir zamanda ve daha hayırlı olacak bir şekilde verir. Bu bakımdan bize düşen şey, hakkımızda hayırlı olanı istemektir ve sadakatla O'nun kapısından ayrılmamaktır. ("Dua", Sızıntı, Nisan 2000; İnancın Gölgesinde, 1/163; Fasıldan Fasıla, 3/146; Sonsuz Nur, 2/502)

Duada İhlâs

Kul olarak ibadetlerimizi, riyadan uzak ve ihlasla yapmak mecburiyetindeyiz. Fakat maalesef bunu her zaman hakkıyla başaramayız. Dua da, riya, sum'a gibi duygulardan uzak, ihlas ve samimiyet içinde yapmamız gereken bir ibadet türüdür. Böyle yapılan dua, insanda meyelân-ı hayra kuvvet verir. İnsan, ilk zamanlar ihlâs ile duaya muvaffak olamasa bile, zorlamayla, zamanla bu noktayı yakalayabilir.(Prizma, 1/170)

Duada Israr

Kur ân'a göre insan aceleci yaratılmıştır. Aynı şekilde dualarının kabulünde de acele ederek, dua ettiği şeyin hemen yerine gelmesini ister, istediği şey olmayınca da duadan vazgeçer. İşte bu noktada Hocaefendi, duada ısrar edilmesini, hattâ bazı şeyler için otuz-kırk sene bıkıp usanmadan dua edilmesini tavsiye eder: "O'nu anarken kendimize göre değil, O'nun büyüklüğüne, enginliğine göre anmak için kendimizi zorlamalıyız. Otuz sene, kırk sene demeden ısrarlı olmalıyız. Kendi darlığımızla değil, o tecellî-yi ilahîyi kendi enginliği içinde anlamalıyız." (Kırık Testi, s.44) Ayrıca, duaya riya, süm'a ve benzeri duygu ve düşünceler asla karışmamalıdır. (a.g.e., s: 164)
Rica ederim, biz O'nun kapısında sular gibi çağladık, Eyyub Nebi gibi ağladık da kapı açılmadı mı, yüzümüze bakılmadı mı? Gönlümüzden bir yanık kokusu yayıldı da "bu da nedir?" diye sorulmadı mı?" Ben İslâm dünyasında O'na ilticayı görmüyorum; ama, belki de ben göremiyorumdur; belki dertliler, yüreği çatlarcasına O'na el açanlar vardır da ben göremiyorum..." (Kırık Testi, s.279) 

Aslolan Tazarrudur, Şekle Takılıp Kalmamalı

İslâm âlimleri duanın kabul şartlarını sayarken, genellikle, duanın kabul edileceğine inanarak dua etmek gerektiğini söylemişlerdir. Muhterem Gülen de bu konuda şöyle demektedir: "Duada esas olan onun kabulüne inanmak ve güvenmektir. Duada elleri açmak bir yana, insan asıl gönlünü açmalıdır." (Kırık Testi, s.28) "Bu arada, el kaldırma, kıbleye dönme, dilenciliğimizi ve üst elin üstünlüğünü hatırlamak içindir. Yoksa asıl olan içteki tazarrudur. Gel gör ki, bizler şekle takılıp kalmışız." (Fasıldan Fasıla, 1,79)

Şuurlu Dua Etmek ve Heyecan 

Kur ân okurken, evrâd u ezkâr ve dua ile meşgul olurken, önemli olan bunları şuurlu yapmaktır. Her kelimeyi duya duya okuma, kendimizi verebilmedir. Fakat bununla beraber, bunda muvaffak olamadım diye bırakmama da önemlidir. Zira şeytan, bizim ne Kur ân okumamızı ister, ne de dua etmemizi. Ama şeytanın bütün kötü telkinlerine rağmen biz devam edersek, bu defa da bizi okurken meşgul eder, aklımıza hayalimize gelmeyecek şeyleri hatırlatır. Biz de bu işi şuurlu yapamıyoruz diye bırakırsak, şeytanın oyununa gelmiş oluruz. (Kırık Testi, s.45)

Dua ve Evrâd ü Ezkârda Paylaşım

Hocaefendi, Müslümanlar arasında çok yaygın olmayan bir hususun üzerinde duruyor ve tavsiyede bulunuyor: 

Birbirini tanıyan, bilen insanlar değişik gruplar halinde dua okuyabilirler. Meselâ, Büyük Cevşen'i birkaç kişi paylaşıp okuyabilir. Paylaşıldıktan sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için gerekli olur. Yani "Allah'ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım." diyen insan, üzerine bir sorumluluk almış olur ve bu sorumluluğu yerine getirmesi artık zarurîdir. İsteyenler Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar kendi başlarına da okuyabilirler. Fakat, bir heyet halinde okuyunca, herkesin defter-i a'mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır. Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince herkes, bütünün okuduğu kadar okumuş olur..." (Kırık Testi, s.164)

Cemaatle ve Izdırapla Yapılan Dualar

Herkes yaptığı duanın kabul edilmesini ister. Fakat duaların kabul edilmesi için bazı şartlar vardır. Dua ile ilgili kitaplarda bunlar tafsilatıyla zikredilir. Muhterem Gülen, duanın kabul şartlarından birisinin de cemaatle yapılan dualar olduğunu söylüyor. Birçok insan, genellikle sadece Müslümanların yaptığı duaların kabul edildiğini düşünür. Ama Hocaefendiye göre, ehl-i dalâlet bile cemaat halinde dua etse, Allah onların da dualarını kabul eder. 

Hocaefendi, bu noktada cami cemaatinin, bazen birlikte dua etmelerini tavsiye eder. Çünkü birlikte yapılan dualar, kabûle karindir: "Bazen de, meselâ aynı camide namaz kılan insanlar birbirlerine 'Gelin selef-i salihînden rivayet edilen şu duaları okuyalım. Meselâ, bir gece kalkalım, iki-üç saat sürse de 19 defa Fetih Sûresini okuyalım.' diyebilirler. Ama herkes içinden gelerek katılmalıdır böyle bir dua şirketine. Fırlamalı, kalkmalı yerinden.. bir hâcet namazı kılmalı, Büyük Cevşen'i, Evrâd-ı Kudsiye'yi, Sekîne'yi... okumalı.. arkadaşlarıyla beraber on beş yirmi dakika okuyorsa, sonra da kimsenin görmeyeceği, aklına herhangi bir mülâhazanın gelmeyeceği bir yere gitmeli, bir yarım saat de orada okumalı." (Kırık Testi, s.164, 279)
Duaların kabul edilmesinde önemli sebeplerden birisi de, ızdıraptır. Gülen'e göre, muzdaribin yaptığı duaya, bazen mübarek yerlerde yapılan dualar bile yetişemez. (İnancın Gölgesinde, 2/173; Sonsuz Nur, 2/227)

Müslümanların Birbirlerine Dua Etmeleri

Hocaefendi, Müslümanların birbirlerine dua etmelerini tavsiye etmekte, kendisinin de her gün dua ettiğini söylemektedir. Ayrıca bunu söylerken, hem kendimiz, hem de onlar için ne istememiz gerektiğini de öğretmektedir. Değişik hususlarda olduğu gibi, söylediği şeyi önce kendi nefsinde yapmakta, daha sonra başkalarına da tavsiye etmektedir. (a.g.e., s.181)

Kur'ân Hizmetinde Bulunan Herkese Dua Etme

Muhterem Gülen, Kur ân hizmetinde bulunan herkese; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, esnaf-memur, tüccar-talebe, hatta toplumun bütün katmanlarını tek tek sayarak dua ettiğini, dua ederken de hiçbir kesimi dışarıda bırakmamaya özen gösterdiğini, yer yer, zaman zaman, belde belde, ülke ülke, isimler zikrettiğini söylüyor. Tabii böyle dua etmeyi de herkese tavsiye ediyor. (Fasıldan Fasıla, 3/153)

Dua Âdâbı

Belki herkes kendine göre dua eder. Ama duada usûl, edep nedir çoğumuz bilmeyiz. Onun için hem Kur ân, hem de hadîs-i şeriflerde bize nasıl dua edeceğimiz misalleriyle öğretilmiştir. Hocaefendi de, bazı yazılarında bu edebi talim etmektedir. Bu çerçevede, duaya başlar başlamaz hemen Allah'tan bir şeyler istemeye geçmemeli, önce Allah'ın bize verdiği nimetleri birer birer saymalı, ardından günahlarımızı itiraf edip, istiğfarda bulunmalı, kapısına geldiğimizi, başka gidilecek kapının olmadığın dile getirmeli... ve daha sonra isteyeceğimiz şeyleri istemeliyiz. ("Dua", Sızıntı, Nisan 2000; "Münacat Yerine", Sızıntı, Haziran 2001)

Duada Tevessül ve Dikkat Edilmesi Gereken Husus

İslâm âlimleri arasında bazıları tevessülü kabul etmez ve onun bir nevi şirk olduğunu söylerler. Hocaefendi, bu münasebetle sorulan bir soruya cevap verirken, tevessülün câiz olduğunu kabul etmekle birlikte, bu konuda dua ederken de çok dikkatli davranılması gerektiği hususuna parmak basar. Çünkü bu hususta ciddî hatalar yapılmaktadır. (Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/16)

Dua Vakti Olarak Yağmur ve En Önemli Dua

Hocaefendi, sohbetlerde sözün dönüp dolaşıp yine Allah'a gelmesini ister. Meselâ, dışarıda yağmur yağıyor. Herkes çok değişik tedaîler içine girebilir. Ama onun düşüncelerinden geçen şey ise; yağmur, insanımızın ifadesiyle rahmet'tir. Rahmet'in yere indiği an ki, hadis-i şeriflerden bildiğimize göre her bir yağmur tanesini bir melek indirmektedir. İşte böyle bir ânı, duaların kabul edildiği ânı değerlendirip dua etme. Bir diğer önemli şey ise, kendimiz için mal, mülk, çoluk-çocuk vs. isteme değil, en önemli şeyi isteme. Nedir o? Allah'ın Yüce adının dünyanın dört bir tarafında duyulması. (a.g.e., s.177)

Dua Vakti Geceler

Dinimizin güzelliklerinden birisi de, isteyen istediği yerde ve zamanda, istediği şekilde dua edebilir. Fakat âlimlerimiz, Kur ân ve hadislerden hareketle duanın kabûle karîn olduğu zamanlar içinde özellikle geceleri birinci sırada sayarlar. Muhterem Gülen de, geceleri vâridata açık yamaçlar olarak ve yapılan duaları da Dost'a kavuşma veya dostla halvet vesilesi ve şekli olarak görür. ("Dua ve Yarakıştaki Güç", Zamanın Altın Dilimi, s. 71)

Duanın Kabul Vakitleri

Duanın kabul edileceği ümit edilen vakitler sadece geceler değildir. Bunlara ilaveten Hocaefendi, başka vakitler de saymaktadır. ("Dua Zamanı 1", Sızıntı, Kasım 2002)

Duanın Dünyevî Faydaları

Dünya, hizmet yeri, âhiret de mükâfat yeridir. Onun için bu dünyada ibadet ederiz ve mükâfatımızı âhirette alacağımıza inanırız. Aslında, ibadetin özü olan dua için de aynı şey geçerlidir. Fakat Allah'ın bir lütfu olarak dualarımızın, dünyada da bir takım faydalarını görebiliriz. Hocaefendi'ye göre duanın dünyamıza bakan bir takım mânevî faydaları da vardır. ("Dua ve Yakarıştaki Güç," Zamanın Altın Dilimi, s. 71)

Dua ve Maddî Hastalıkların İyileşmesi

Maddî hastalıkların, dua ile iyileşip iyileşmeyeceği tartışılmaktadır. Bazılarına göre dua ile hastalıkların iyileşmesi mümkün değildir, böyle bir şey olamaz. Fakat bizzat Kur ân, mü'minler için şifa olduğunu beyan etmektedir. Hadis-i şeriflerde de Efendimiz aleyhisselâm, hem kendi hastalıkları için dua ediyor, hem de hasta olan ashâbına dua öğretiyor. Ayrıca sahabeleri arasında, dua ile iyileşenleri görüyoruz. Bütün bunlardan hareketle muhterem Gülen de, dua ile bazı hastalıkların iyileşebileceğini, özellikle hastanın psikolojik durumunun dua ile düzeleceğini, moral bulacağını, bunun da hastalığına müspet yönde tesir edeceğini belirtiyor. Fakat denge insanı olan Hocaefendi, sebepler dünyasında yaşadığımızı özellikle vurgulayarak, doktora gitmenize ve ilaç kullanmanıza lüzum yok, dua edin geçer de demiyor. Kendisi de hastalıkları için dua dua yalvardığı ve başkasından dua talep ettiği gibi, hem doktora gidiyor, hem de ilaç kullanıyor. Zira ona göre, doktorların müdahaleleri ve ilaç kullanma ile dua etme birbirine aykırı olmayıp, birbirini tamamlayan unsurlardır; hattâ doktora gidip ilaç kullanma da fiilî bir duadır. (Prizma, 2/109, 116)

Dua ve Psikolojik-Nörolojik-Psikiyatrik Hastalıklar 

Maddî hastalıklar bile bazen dua ile iyileşiyorsa, elbette ki psikolojik hastalıklar da dualarla iyileşir. Özellikle sar'a ve cinlerin musallat olduğu bazı hastalıklarda duanın tesiri büyüktür. Bu hususta Hocaefendi, ileriye yönelik bazı hedefler göstererek, mânevî hastalıkların tedavisinde duanın önemine dikkat çekmektedir.(İnancın Gölgesinde,1,153, 159-162)

Bu noktada, cinler hastalığa sebep olabilirler mi gibi bir soru akla gelebilir. Bu hususta da Hocaefendi'nin söyledikleri gerçekten önemlidir. (İnancın Gölgesinde, 1/159-162)

Şeytanlardan Korunma ve Dua

Şeytanların da şerrinden korunmak için dua en büyük dayanaklarımızdandır. Hocaefendi, Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) öğrettiği dualarla şeytanların şerrinden ve vesveselerinden korunabileceğimizi söylemektedir. (Prizma, 1/159; Fasıldan Fasıla, 2/335)

Duanın Belâları Geri Çevirmesi 

Hakkında hüküm verilmiş ve gelmekte olan belâlar, duruma göre sadaka ve dua ile geri çevrilebilir. Bunlar, tabiî ki, Levh-i Mahfuz'a değil, Levh-ı Mahv ve İspat'a ait hükümlerdir. Biz, zamanın hakikatı olan bu "Levh"de yaşadığımız için, sadaka ve dualarla gelmekte olan belâlaları savabiliriz. (Prizma, 2/109) 

Herkesin Günlük Evrad u Ezkârı Olmalı

"...Netice itibariyle, bir kere daha hatırlatmalıyım ki; mutlaka herkesin evrâd u ezkâra ayıracağı bir zamanı olmalı ve o, bu konuda hiçbir mazeret ileri sürmemelidir." (Fasıldan Fasıla, 3/25)

Dinî Heyecanın Devamı ve Evrâd u Ezkâr 

Bir Müslüman'ın dinî hayatının canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi için evrâd u ezkâr çok önemlidir. Yoksa insan zamanla inhiraflara, sürçüp düşmelere maruz kalıp ayağı kayabilir. İşte bu noktada Muhterem Gülen, Kur ân, Peygamber Efendimiz ve Selef-i sâlihin'den öğrendiğimizi duaları okumamızı salıklıyor. (a.g.e., s.177)

Evrâd ü Ezkârın Terki Ciddî Zaafa Sebeptir

Allah'ı zikir ve O'na dua edip yalvarma, önemine binaen, Hocaefendi tarafından hemen her ibadetin damarlarında cereyan eden kan'a benzetilir. Kansız insanın yaşaması mümkün olmadığı gibi, evrâd u ezkârsız ve duasız da yaşamak mümkün değildir. Yoksa, insanın mânevî ve ruhî hayatında ciddi zaaflar meydana gelir ve Allah ile münasebetlerinde gevşeme olur. (a.g.e., s.376)

En Namüsait Anlarda Bile Evrâdı Terketmeme

Hocaefendi, Hz. Ali efendimizin Nehrevan savaşı günü bile günlük evrâdını terk etmediği hatırlatarak, en zor şartlarda bile evrâd u ezkârın bırakılmaması üzerinde ısrarla durur. (a.g.e., s.174)

Üstad ve Evrâd u Ezkâr

Hocaefendi, başta Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm olmak üzere, O'nun sahabesi ve daha sonraki asırlarda gelen selef-i salihînin en zor şartlarda bile evrâd u ezkâr ve dualarını terketmediklerini söylerken, bu büyük zatlara misal olarak asrımızdan da Üstad Bedîüzzaman'ı zikreder. Zikreder de, onun evrâd u ezkâr ve dua ile ne kadar meşgul olduğunu âdeta bir manzara halinde gözlerimizin önünde canlandırır. (a.g.e., s.376)

Tebliğ ve İrşadda Müessiriyet ve Evrâd u Ezkâr Münasebeti

Bazı insanlar, gece-gündüz Allah'ın dinini anlatmakla meşgul olduklarını ve evrâd u ezkâra yeterince veya hiç vakit bulamadıklarını söyler ve bu tembelliklerine mâzeret olarak da yaptıkları hizmetleri gösterirler. Böyle kimseler, belki kendilerine göre haklı olabilirler. Fakat Hocaefendi, böyle kimselerin yaptıkları işte muvaffak olabilmelerinin, onların evrâd u ezkârda kusur yapmamalarına bağlı olduğu görüşündedir. Çünkü ona göre, tebliğ ve irşad ne kadar önemliyse, onda müessir olmak ve yapılan işin bereketli olması için evrâd u ezkâr ve dua da o kadar önemlidir. Her hususta rehberimiz olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu meselede de hüsn-ü misaldir. (a.g.e., s. 377-380; İrşad Ekseni, s. 150)

Hocaefendi'nin Dünyası ve Beddua

Hocaefendi'nin temel düşünce yapısı ve karakteri itibariyle, onun dünyasında tel'in ve bedduaya yer yoktur. Bu sebeple o, inanmayanlar için hidayet, inananlar için istikamet diler. Ona göre, insanın iyiliğine yapılan dua, kabul görmesi açısından bedduadan daha üstündür. Dolayısıyla o, kendisine zulmedenlerin, hidayete ulaşmaları halinde bütün haklarını hemen helâl edeceğini söyler. Ayrıca yapılan zulüm, tahkir ve tezyifler, bizzat Müslümanların şahıslarına ise, elden geldiğince affedici olmalı; yok doğrudan dine ve Müslümanlara dinlerinden dolayı ise, bir de bu zulüm ve tahkirler, Müslümanlara ve dine hücumu âdeta meslek edinmişlerden geliyor ve böylelerinin artık imana kabiliyetleri de görünmüyorsa, bu takdirde Allah'a havale edilmelidirler. (Yeşeren Düşünceler, s. 1-6; Prizma, 2/128)

Son Söz

Hocaefendi'nin dua yönünü gereğince anlamaktan ve anlatılan hakikatleri azamî derecede değerlendirmekten cidden âciziz. Dolayısıyla bu kısa çalışmamız, onun, kalp ve ruh hayatı, zühdü, takvası ve de dua dünyası adına olsa olsa küçük bir ayna olabilir. Daha fazla istifade için, bu çalışmada zikrettiğimiz kaynaklara bakılmalıdır.

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Besmele Bir Dua ve Anahtardır 
Dr. M. Selim Arık


 

Besmele; bütün mevcudatın lisan-ı haliyle ve kavliyle dillerinde devamlı tekrar edilen dua, zikir ve anahtardır. Böylece Allah a uzanan manevî bir hat ve irtibattır. Bu duaya insanlar, hayvanlar ve bitkilerden tutun, cansız varlıklara kadar her şey iştirak etmektedir. Zira Kur'ân-ı Kerîm deki O nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihini anlamazsınız (İsrâ sûresi, 17/44) âyeti, bu hususu ortaya koymaktadır. Sahâbîlerin önde gelen isimlerinden Abdullah b. Mesûd un (r.a): Biz Hz. Peygamber in yanında yemek yerken yemeğin Allah ı tesbih ettiğini işitirdik (Buharî, Menakıb , 25) şeklindeki haberi de, buradaki ayetin açık bir tefsiridir. 19. asırda Almanya nın yetiştirdiği filozoflardan Fechner (ö.1305/1887), mazhar olduğu nuranî bir müşahede ile tabiatın hayat sahibi olduğunu söylemiş ve ileride de herkesin bu fikri benimseyeceğini haber vermiştir. (Çantay, 2:506) Günümüzde de tüm varlıkların canlı olduğunu deneyle ispatlayan Japon bilim adamı Prof. Dr. Masaru Emoto nun bu konudaki bir araştırması ise şöyledir: Su cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Yanında güzel sözlerle dua edildiğinde su, berrak ve estetik bir yapıya bürünür. Kötü sözler veya şeytan ifadeleri kullanıldığında kristaller kaotik ve karışık bir biçime dönüşmektedir. Bir başka deneyde ise iki kavanozun içine pirinç konmuş, birine teşekkür , diğerine aptal yazılmış. Bir ay boyunca bu sözler şişelere söylenmiş, sonuçta aptal denen kavanozun içindeki pirinçler siyahlaşmış ve kötü koku saçmış, diğerinde ise; pirinç beyaz kalıp, hoş bir koku salgılamıştır. (Senih, Sızıntı , s: 287) Demek ki varlıklar, Allah ın adıyla can ve hayat bulmakta, O nun ismiyle huzura ve sükuna kavuşmaktadır. 

Besmele, dinî açıdan da İslâm nişanını gösteren bir definenin anahtarıdır. Çünkü Rahman ve Rahîm olan Allah ın adıyla başlarım diyerek, yapacağımız işlerin gerçek faili, yaratanı olmadığımızı, bizi de fiillerimizi de yaratan bir güç ve kudrete bağlı bulunduğumuzu, ancak O nun müsaadesiyle işe başlayabileceğimizi, yapacağımız her şeyi O nun için yapmamız gerektiğini ilan ederiz. Dolayısıyla zahiri sebepler neticesiyle gelen nimetleri de o esbâp hesabına almamız doğru olmaz. Çünkü o sebepler, (meselâ ağaçların meyve vermesi, hayvanların süt vermesi v.s.gibi) doğrudan doğruya o nimeti Allah hesabına ve O nun müsaadesiyle, yaratmasıyla ürettikleri aşikârdır. Böylece biz de bu nimetleri alır, onlardan istifade ederken, Allah adına (besmele ile) almamız ve yapmamız gerekmektedir. 
Besmeledeki bir başka sır da kısaca şöyle özetlenebilir: Besmelenin başındaki be cer edatı beraberlik veya yardım dileme manâsında bağlayıcı bir edattır, yani bağlaçtır. Dolayısıyla, başla, oku veya başlıyorum, okuyorum.. gibi hazfolunmuş takdiri bir fiile işaret eder. Allah ismi ise gerçek İlâh ın özel adıdır. Bütün sıfat-ı kemâliyeye sahip bulunan varlığı zaruri olan Zât ın ismidir. Oysa tanrı ve hudâ isimleri Allah gibi birer özel isim değildir. Ayrıca İlâh, Rab, Ma bud gibi genel anlam ifade eden isimler de böyledir. Zira İlâh ın çoğulu âlihe, Rabb ın çoğulu erbâb, hudâ nın çoğulu hudâyân ve tanrı nın çoğulu tanrılar şeklinde kullanılırken, hâlbuki Allah için Allahlar denemez, kullanılamaz. Bundan dolayı, meselâ Süleyman Çelebi Mevlidine Allah adıyla başlamış, Tanrı adı dememiş, o bahrin sonunda da Birdir Allah, andan artık tanrı yok diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında tam yerinde kullanmıştır. 

Yine Allah kelimesinde şu nükte de vardır: kelimesinin baştaki hemzesi kaldırılırsa geriye lâh kalır ki yükselme ve gizlenme fiilinden mastar ve ilâh anlamında bir isim olur. Şayet lâh da kaldırılırsa geriye Hû şeklinde zamir kalır ki, bu da Allah a râcî olan bir isme delâlet etmektedir. Görüldüğü gibi buradaki harfler bile tek başına Allah a işaret etmekte ve O nu göstermektedir. Besmeledeki er-Rahmân kelimesi de yüce Allah a mahsus bir isim, çok merhametli, çok rahmet sahibi manâsına bir isim-sıfattır. er-Rahîm kelimesi de, çok merhamet edici manâsında Allah ın sıfatlarından biridir veya yine bir isim-sıfattır. Rahmân ve Rahîm ikisi de rahmet masdarından mübalağalı birer sıfattır. Aralarındaki nüans inceliği ise; Allah ın Rahmân oluşu ezele, Rahîm oluşu ebede ve haşre işaret etmektedir. Bundan dolayı mahlukât, Allah ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahîm olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Böylece Allah dünyada Rahman oluşuyla hem mü minlere, hem de kâfirlere acımakta ve nimetlerini vermektedir. Ahirette Rahîm oluşuyla da yalnız mü minlere merhametli olacağını göstermektedir (Yazır, 1:38-49). Kainattaki canlı ve cansız bütünündeki yardımlaşma ve dayanışma da Allah ın rahmetine bakmaktadır. Meselâ ağaçlar ve nebatâtların gıda anbarı, hayvanların süt çeşmesi, güneşin de bir lamba gibi insanların emrinde olmaları, bu nimetlere kaynaklık eden varlıkların insanın ihtiyaçlarını bilmesinden değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet sahibi bir Rahman ın olmasından dolayıdır. Bunun için önce Rahmaniyete sonra Rahimiyete bağlanarak işlere başlanılır. Böylece besmele dünyadaki manevi kapıları açan bir anahtar ve Allah ile irtibatı sağlayan manevi bir bağ ve duadır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu konuya işareten, Besmele ile başlanmayan önemli işler güdüktür (gerçek ve müspet manâda sonuçsuzluğa mahkûmdur) (Süyuti, 2:322) buyururken, bir başka hadislerinde Besmele her kitabın (önemli işin) anahtarıdır buyurmuşlardır (a.g.e., 2:4). Böylece hayvanı keserken çektiğimiz besmeleden tutun, sabah evden çıkarken çektiğimiz besmelelere kadar, her işimizde Allah la manen irtibatlı olduğumuzu göstermektedir. Dolayısıyla yaptıklarımızı Allah için yapabilmeli, Allah için verebilmeli ve Allah için alabilmeliyiz ki, amellerimiz ahirette de kıymet kazansın ve sevap olsun.

Besmeleye devam etmek ve ona karşı hürmet ve saygı göstermek, kişinin dünyevî ve uhrevî yükselmesine vesiledir. Meselâ ilk devir sûfîlerinden olan ve yalınayak manâsına gelen ismi kendisine, O (Allah) yeryüzünü size bir döşek kıldı (el-Bakara, 2/22) âyetinden hareketle Allah tarafından döşenmiş bir yerde ayakkabı ile gezilmez diyerek yalınayak gezmeyi tercih etmesinden dolayı verildiği rivâyet olunan (Kara, Bişr el-Hâfî D.İ.A. 6:221) Bişr el-Hâfî nin (ö.227/841) seyr u sülûku ve seyr u sülûktaki mertebesi şu hadiseye dayanmaktadır: O, yolda bulduğu ve üzerinde Besmele yazılı bir kâğıdı itina ile temizledikten sonra levha haline getirerek muhafaza etmiş, bunun üzerine rüyada bir ses kendisine, besmeleye karşı bu hürmetinden dolayı adının dünya ve ahirette saygın kılındığını bildirmiş, böylece Bişr, zühd ve takvada zirveye ulaşmıştır (Ebu Nuaym, 8:336). Bişr el-Hafî, kaç asır sonra günümüzde bile bilinen, hayır ve sena ile anılan evliyâdandır.

Besmele ile ilgili olarak şöyle bir hikâye de anlatılır: Dindar bir kadın ağzından besmeleyi hiç düşürmezmiş. Bir şey alırken ya da koyarken mutlaka besmele çekermiş. Kadının bu hâlinden hoşlanmayan kocası onu denemek ve mahcup etmek için kendisine bir kese altın vermiş ve saklamasını söylemiş. Kadın keseyi besmele ile sandığa koymuş. Kocası, gizlice sandıktan keseyi alıp kuyuya atmış. Sonra da kadından keseyi istemiş. Kadın besmele ile sandığı açmış ve sular sızan altın kesesini kocasına vermiş. Besmelenin bereketi hürmetine Allah, kadını mahcup etmemiş ve kocasının da aklı başına gelmiştir.

Netice olarak besmele, dünyevi kapıları açan, âdetleri ibadete çeviren (yemek yerken, su içerken v.s de çekilen besmeleler gibi) sihirli bir anahtardır. Besmele, aynı zamanda Allah ile kul arasındaki irtibatı sağlayan manevi bir bağ ve duadır. 


Kaynaklar
- Buhârî, el-Cami es-Sahih.
- Çantay, Hasan Basri, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm. 
- Ebû Nuaym, Hılyetü l-Evliyâ.
- Kara, Mustafa, Bişr el-Hâfî D.İ.A. c:6.
- Senih, Saffet, Sızıntı Dergisi, Sy. 287. 
- Suyûtî, el-Fethu l-Kebîr.
- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur ân Dili, Azim Neşr.

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Kur'ân'da 40 Yaş Duası 
Doç.Dr. Ali Akpınar


 

Dua 

Dua, kulun Rabbine çağrısı, O na yakarması, O nunla konuşması, O na içini dökmesi, O nu yardıma çağırması, O ndan yardım dilemesi, O na muhtaç olduğunun itirafı, O nun erişilmez güç ve kudret sahibi olduğunun şuuruyla O nun her şeye yeteceğinin teslimidir. Dua, aracısız olarak Yüce Rab ile iletişim kurmak, O nunla söyleşmektir. 

Dua, Rab ile kul arasında kurulan bir nevi canlı bağlantıdır. Aracısız olarak kulun Rabbisine içini döküşü, sızlanışı ve yakarışıdır. Dua Rabb e çağrı, ya da Rabb i yardıma çağrıdır. Dua kulluğun en kestirme yoludur. Rabbena (=Rabbimiz), Allâhhümme (=Allâhım) sözleriyle başlayan dua, kulun Rabbisi ile diyalogudur. Kulun Rabb ini hatırlamasıdır, O nu zikridir. Bunun için dualara ezkâr(=zikirler) denmiştir. Yine dua, kulun Rabbisine sığınmasıdır. 

Kur ân-ı Kerîm, Fatiha duasıyla başlar ve Felak-Nâs dualarıyla sona erer. Dua ile başlayıp dua ile sona eren kitabımızda, duanın gereğini ve önemini bildiren âyetler vardır. Yine Kur ân, pek çok dua örneği ile doludur. Yüce Allah (c.c.), kendisinden nasıl isteneceği hakkında bilgi vermek için pek çok peygamber ve salih kulunun yaptıkları duaları bize anlatır. Bu dualar kabul olmuş, anlamlı ve özlü dualardır. 

Dua, hayatımızı kuşatan/kuşatması gereken bir gerçektir. Tıpkı Kitabımızın dua ile başlayıp dua ile sona erdiği gibi, insan da doğumundan ölümüne kadarki süreçte dua ile hep iç içedir. Anne-babamız Allah ın emri ve Peygamberin kavliyle diyerek girdiler dünya evine.. Besmeleyle yoğruldu hamurumuz. Ve sonra biz dünyaya geldik. Daha doğar doğmaz kulaklarımıza ezan/kamet okundu dua niyetiyle. 

Geldiğimiz bu dünya sınav salonunda Yüce Yaratıcı nın bizim için uygun görüp belirlediği bir süre ömür süreceğiz. Sınav süresi sona erince ayrılacağız dünyadan. Ardımızdan yine dua niyetiyle namaz kılınacak ve dualar edilecek. 

Önemli olan ise bu iki dua demetinin arasını, diğer dua demetleriyle süsleyip, hayatı bir güzel dua buketine dönüştürebilmektir. 

Duadan en ileri düzeyde sonuç alabilmek için, dua şuurunun oluşması gerekir. Bunun için de kimden, neyi, ne zaman ve nasıl isteyeceğimiz son derece önemlidir. Bu bilincin oluşması için öncelikle bir dua örgüsü olan Kur ân ı çokça okumak, sonra da ağzı dualı bir insan olan Peygamberimizi tanımak gerekir. Kısaca Yüce Allah ın ve Hz. Peygamber in bizlere sunduğu dua örneklerinden faydalanmak gerekir. Kırk Yaş Duası 

İşte Kitabımızın bize sunduğu dua örneklerinden birisi de insanın özellikle kırk yaşına basınca yapması gereken şu duadır: 

Biz insana, anne ve babasına güzel muamele etmesini emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve nice güçlüklerle doğurmuştur. Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet insan, gücünü kuvvetini bulup daha sonra kırk yaşına girince, Ya Rabbî! der. Gerek bana, gerek anneme babama lütfettiğin nimetlerine şükür yoluna beni sevket. Senin razı olacağın makbul ve güzel iş yapmaya beni yönelt ve bana salih, dine bağlı, makbul nesil nasib eyle! Rabbim! Senin kapına döndüm, ben sana teslim olanlardanım. Işte Biz, onların yaptıkları en güzel işlerini, taatlerini kabul edip, günahlarını affedeceğiz. Bunlar cennetlikler arasındadırlar. Bu, onlara söz verilen gerçek bir vaaddir. 

Fakat bir de öyleleri var ki, kendisini imana dâvet eden anne ve babasına: Öf be! Yetti artık! Benden önce nice nesiller ölüp de geri dönmediği hâlde, siz beni mezarımdan dirilip çıkarılmakla mı korkutuyorsunuz! derken, onlar: Allah a sığınıp yalvararak oğullarına: Yazık ediyorsun kendine! derler, imana gel, Allah ın vâdi elbette gerçektir. O ise yine de: Bu âhiret inancı eskilerin masallarından başka bir şey değildir diye diretir. Işte onlar, kendilerinden önce insanlardan ve cinlerden gelmiş geçmiş topluluklar içinde, haklarında azap hükmü kesinleşmiş olanlardır. Çünkü onlar hüsrana uğramış kimselerdir. 

Herkesin, yaptığı işlere göre dereceleri vardır. Sonuçta Allah onlara işlerinin karşılığını tam tamına ödeyecek, onlar asla haksızlığa mâruz kalmayacaklardır. (Ahkâf/46: 15-19) 

Âyetlerde iki evlâat tipinin karşılaştırılması yapılmaktadır. Bunlardan biri hayırlı, diğeri ise hayırsız evlâttır. Önce nimetlere şükreden, kendine, anne-babasına ve nesline dua eden, tevbe eden Müslüman evlât tiplemesi yapılarak, insanlar ona yönlendirilmekte, ardından da hayata gelmesine sebep olan anne-babası ile bile iyi geçinemeyen, onları incitip üzen, Diriliş/Hesap Günü nü imkânsız gören ve Allah ın uyarılarına eskilerin masalları diyen kötü ve hayırsız evlât portresi çizilerek, böyle olmama konusunda insan uyarılmaktadır. 

Âyette geçen ve özellikle kırk yaşında okunması tavsiye edilen, âlimlerin, bilhassa çocuğu haylaz ve yaramaz olan anne-babalara çokça okumayı tavsiye ettikleri bu (Kurtubî, el-Câmi , 16:194) duanın metni şöyledir: 
وَوَصَّيْنَا الإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاَثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

Kırk Yaşın Önemi 

Kırk yaş, sinn-i kemal, yani olgunluk yaşıdır. Insan, kırkına basınca maddî ve manevî, aklî ve bedenî birikim ve donanıma sahip olarak kemale erer. Peygamberimiz başta olmak üzere pek çok peygambere peygamberlik vazifesi kırk yaşında verilmiştir. Pek çok ilim adamı, kırk yaşından sonra eser yazmaya başlamıştır. Dua ille de kırk yaşa gelince yapılacak diye bir şey yok, ama kırk yaşa özellikle vurgu yapılmıştır. Zaten âyette rüşd çağında da bu duanın yapılması gereği vurgulanmıştır. Rüşd çağının, 13, 18, 25, 33 yahut 40 yaş olabileceği konusunda görüşler vardır (Razî, Tefsir, 28:16). 

Kırk yaş, ortalama insan ömrünün ortasıdır. Insan, bu çağda geçmişindeki birikimlerinden hareketle geleceğe dönük hazırlıklara daha yoğun bir biçimde yönelir. Bazılarında bu çağdaki bu sorgulama ve kararsızlık çeşitli bunalımlara sebep olabilmektedir. Bu yüzden kırk yaş sendromu, kırkından sonra azma literatürümüzde meşhurdur. 

İnsan, genellikle kırk yaşına basınca çocukları yetişmiş olur ve acısı tatlısıyla anne baba olmanın ne demek olduğunu daha iyi anlamaya başlar. 

Kırk sayısının daha başka özel sebepleri de olabilir. Nitekim kültürde kırk rakamına çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Kur ân da kırk sayısı üç yerde, biri Hz. Musa nın Tûr da geçirdiği kırk gece ile ilgili olarak (Bakara, 2/51); ikincisi, Israiloğullarının kırk yıl çölde perişan bir hâlde dolaşması anlatılırken (Maide, 5/26); bir yerde ise yazımızın konusu olan dua ile ilgili olarak (Neml, 27/19) geçer. Duadaki Mesajlar 

Rabbimiz, hem bizi dua etmeye yönlendiriyor hem de bize dua öğretiyor. O nun öğrettiği dualar, son derece anlamlı, kapsamlı ve yerli yerince kelime ve cümlelerden oluşmuştur. Ilâhî kaynaklı dualar kabul edilmeye lâyık ve en yakın dualardır. Bu yüzden onlardan çokça yararlanılmalıdır. Zaten aynı dua, Kur ân da az bir farkla Hz. Süleyman ın duası olarak da bizlere sunulur (Neml/27: 19). 

Duada önce, Yüce Allah ın üzerimizdeki nimetleri hatırlanıyor, o nimetlere gereği gibi şükretme imkânı isteniyor. Senin nimetin denilerek nimetin gerçek sahibine dikkat çekiliyor. Gerçek şükür, nimetin nimet olduğunu bilmek, nimetin asıl sahibini tanımak, nimeti asıl sahibinin ölçüleri doğrultusunda kullanmak, nimet sahibine dilimizle teşekkür etmek, nimetin elimizden alınıvereceğini düşünmek, lâyıkıyla şükredebilmek için Yüce Allah tan yardım istemekle olur. 

İkinci olarak duada, anne-babamıza bahşedilen nimetler hatırlanıyor ve onlara da lâyıkıyla şükredebilme arzusu dile getiriliyor. Anne babamız da nimetlerin en büyüğü, evlât olarak biz de onlar için büyük nimetleriz. Bu nimetlere şükredebilmek için ise, anne babanın kıymeti bilinmeli, onların haklarına riayet edilmeli, onlara öf bile denmemeli, her bakımdan onlara kol kanat germeli, onlara yaraşır evlât olmalı ve nihayet onlara dua etmeli. 

Üçüncü olarak, Cenab-ı Allah ın hoşnut olacağı salih amel işleyebilme konusunda O nun yardımı isteniyor. Her zaman ve her yerde salih davranışların insanı olmak son derece önemlidir. Salih amel, hem kişinin kendisine, hem de başkalarına yararı olan ve Yüce Allah ın razı ve hoşnut olacağı tüm davranışlardır. Allah ın ve kulların haklarına riayet edilerek yapılan tüm davranışlar bu kavramın içerisine girer. Salih davranış, sulh ve ıslah merkezli her harekettir. Onunla kişi hem kendini, hem de başkalarını ıslaha çalışır. Toplumda salih davranışların yaygınlaşması, iç barışın, esenliğin, ıslahın yaygınlaşması demektir. 

Dördüncü olarak, bana salih, dine bağlı, makbul nesil nasib eyle; zürriyetimi benim için ıslah eyle isteği geliyor. Çoluk çocuğumuzun iyi olması için yapılması gerekenleri yaptıktan sonra dua etmeli. Neslimizin salihlerden olması önemli, ama onların salihliğinden bizim de yararlanmamız daha da önemli ve güzel. Nice dindar evlâtlar vardır, anne babalarına hayrı yok, onlara dargındır. Yahut anne baba, çocuğu doğru yola gelmeden, salih davranışlarınadamı olmadan dünyadan göç etmiştir. Duada, evlatlarımız salih olsun, onların bu güzelliklerinin bilhassa ahirette bize de yararı olsun , deniyor. 

Beşinci olarak tevbe geliyor. Tevbe, kulun Allah a dönmesi, günahı bırakıp O na itaata yönelmesi, günahı için O ndan af dilemesidir. Kişi, insan olması hasebiyle her zaman olduğu gibi, anne-baba olurken, çocuklarını yetiştirirken de yapması gerekenleri yapmamış, yahut eksik yapmış olabilir. Işte tüm bu eksikliklerden dolayı tevbe. Işlediğim günahlarımın affı için tevbe, işleme ihtimali olan günahlara düşmeme konusunda Allah ın yardımı için tevbe. 

Son olarak Müslüman olduğumuzu teyit ve te kid ediyoruz. O na teslim olduğumuzu, her şeyimizle O nun olduğumuzu ilan ediyoruz. Zira Müslüman yaşamak kadar, Müslüman olarak dünyadan göç etmek de önemlidir. Onun için canımı iyiler safında Müslüman olarak al, beni salihlerin arasına kat! diye duada bulunmalı, bu duaları dilimizden hiç eksik etmemeliyiz. 

Sonraki âyetlerde ise hayırsız evlât ve onun özellikleri anlatılıyor.. Bu âyette hayırlı evlât portresi çizildi, ardından hayırsız evlât profili çiziliyor. Karşılaştırmalı olarak iki tip sunularak, hayırlı evlât olmaya yönlendiriliyor. Sonuçta her insan, birilerinin evlâdıdır. Buna göre her evlât iyi olsa, herkes iyi olacaktır. Toplumun iyi olması, evlâtların iyi olmasına bağlıdır. 

O hâlde Rabbimizin bize sunduğu bu anlamlı duayı kuşanalım, onu dilimizden ve gönlümüzden hiç düşürmeyelim. Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kudsî iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk a karşı gelmiş sayılır. Onları hırpalayan er-geç

hırpalanmaya maruz kalır.

* * *

İnsan, daha küçük bir canlı halinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep anne-babanın 

omuzlarında ve onlara bâr olarak gelişir. Bu hususta ne peder ve vâlidenin çocuklarına karşı olan 

şefkatlerinin derinliğini tâyine, ne de onların 

çektikleri sıkıntıların sınırını tesbite imkân yoktur. Bu itibarla, onlara hürmet ve saygı, hem bir insanlık borcu hem de bir vazifedir.

* * *

Ebeveynin kadrini bilip; onları,

Hakk ın rahmetine ulaşmaya vesîle sayanlar, bu dünyada da, öteler ötesinde de en talihlilerdendir. Onların varlıklarını istiskâl edip, hayatlarına karşı bıkkınlık gösterenler ise, sürüm sürüm olmaya namzet bir kısım uğursuzlardır.

* * *

İnsan, peder ve vâlidesine karşı hürmeti nisbetinde, Yaratıcısına karşı da hürmetkâr sayılır. Onlara hürmeti olmayanın, Allah a (c.c.) da hürmet ve 

saygısı yoktur. Günümüzde, ne garip tecellilerdendir ki, sâdece Allah a karşı saygısız olanlar değil, O nu sevdiğini iddia edenler bile, anne ve babalarına 

isyandan geri kalmamaktadırlar..!

* * *

Evlât, anne ve babasına fevkalâde hürmetli

ve itaatli; onlar da, en az onun cismaniyetine 

verdikleri ehemmiyet kadar kalbîve ruhîhayatına da ehemmiyet verip, onu bir an evvel en maharetli 

hekimlerin terbiyesine teslim etmelidirler. 

çocuğunun, kalb ve rûhunu unutan anne-baba ne câhil, böyle bir görgüsüzlüğe kurban giden çocuk, ne tâlihsizdir..!

* * *

Anne-babanın hukukunu hiçe sayan ve onlara

isyan eden evlât insan bozması bir canavar , 

çocuğun mânevîhayatını garanti etme gayretinden mahrum ebeveyn de merhametsiz birer 

gaddardırlar. Ve hele, çocuk yolunu bulup 

kanatlandıktan sonra onu felç eden

anne ve babalar..! 

/////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Ubudiyetin Ruhu: Duâ ve Sırları 
Burhan Kutluboğa


 

Giriş

Kudreti sonsuz Yüce Yaratıcı ya iman ve teslimiyetle, kulluk şuuru içinde, acz ve zaafını hissederek, fakr ve ihtiyaçlarını arz etmeye duâ denilir. Duâ hakkında söylenen sözler incelendiğinde iman, kulluk, acz ve fakr hususlarının açık ve zımnî her duâ tanımında bulunduğu görülür. Duâ, imanın neticesidir. Duânın yerine getirilişi ibadettir. Duânın kaynağı insandaki acz ve zaaf halidir. Fakr ve ihtiyaçlar ise duânın söze ve fiile dökülüp ifade edilişine vesile olur. 

Bir çok İslâm mütefekkiri gibi Bediüzzaman hazretleri de duâ üzerinde önemle durmuş, duâyı yalnızca irade sahibi varlıkların sesli yakarışı şeklinde değil kainattaki bütün varlıkların ortak lisanı olarak görmüştür. Bediüzzaman a göre Cenab-ı Hakk a ulaştıran en güvenilir yol acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoludur. Duâ konusunu da bu dört esas çerçevesinde ele almış, bazı mutasavvıfların aşk a dayalı yol ve duâlarına karşılık acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolunu tercih edişini, Cenab-ı Hakk a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur ân dan alınmıştır. Fakat tariklerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kâsır fehmimle Kur ân dan istifade ettiğim ‘acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarikidir. sözleriyle dile getirir. Zira aczin insanı, kulluk yoluyla mahbubiyete ulaştırması, fakr ın da Rahmân ismine kavuşturması aşk yolundan daha kolay ve daha tehlikesizdir (26. Söz, Zeyl). 

Cenab-ı Hakk karşısında acz ve fakrını hissetmek, duânın esasıdır. Fıtrattaki acz ve fakr duygularının harekete geçirilmesi duânın gayesi olduğu gibi, insanı duâya sevk eden de acz ve fakrdır. Bediüzzaman hazretlerine göre duânın ilk ve en önemli delili, Cenab-ı Hakk a imandır. Duâ, hem imana ulaştıran bir vesile hem de imanın sonucudur. Duânın ikinci delili insanın fıtraten âciz ve muhtaç olmasıdır. Üçüncü delili ise, Cenab-ı Hakk ın hitabı ve Duâ edin! emridir. Duânın ibadet olması Kur ân-ı Kerim in emri olması cihetiyledir. Emirler kayıtlanmadıkları sürece vücub ifade ettiklerinden dolayı bütün inananlara duâ etmek vaciptir. O, bu hususu şöyle dile getirir: İman, duâyı bir vesile-i kat iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, De ki: Duânız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki? (Furkân sûresi, 25/77) ferman ediyor. Hem Bana duâ edin ki size karşılık vereyim (Mü min sûresi, 40/60) emrediyor (23. Söz, 1. Mebhas). 

Duâ ubudiyetin en büyük sırrıdır. İnsan, acz ve fakrını duâ ile Rabbine arz eder. Bu yönüyle duâ hadis-i şerifte buyrulduğu gibi ibadetin özüdür (Tirmizî, Duâ , 1). Bediüzzaman hazretleri, Duâ bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, duâ ile O na iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. (23. Söz, 1. Mebhas) diyerek duânın, kulluk sırrı olduğunu ifade eder. Bir başka yerde Duâ bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir. diyerek, duânın ibadetin özü olduğunu bildiren hadise işarette bulunur (24. Mektup, 1. Zeyl). Ruh bulunmadığında yalnızca cansız ceset kaldığı gibi ibadetleri tam bir teslimiyet, acz ve fakr duygusu içinde Cenab-ı Allah a arz etme düşüncesi bulunmadığı zaman ibadetten geriye yalnızca şekil kalacaktır. Nitekim ünlü hekim Alexis Carrel, Duâ, durumunu arzetme ve isteklerini sıralamanın çok üstünde, yücelere varan bir şeydir. İnsan, duâyla her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah a O nu sevdiğini, O nun nimetlerine şükrettiğini ve O nun iradesi doğrultusunda her zaman hareket etmeye hazır olduğunu gösterir. (Duâ 1999, s. 36) diyerek, duânın ubudiyet yönüne dikkat çekmiştir. 



İmanın Vesile ve Neticesi Duâdır

Duâ, insana samimi ve katışıksız tevhid inancı kazandırır. Bediüzzaman ın ifadesiyle: Duâ eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder. (23. Söz, 5. Nokta). Aslında duâlarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimize kulluğumuzu arz eder, O na olan saygımızı, güvenimizi ve O nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de †esbâba tevessül mülâhazası mahfuz†her şeyi O ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân/ Duâ, kapı kullarından miskince bir beyan.. manâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. İnanan bir insan ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez (Gülen 2000, s. 251, 55). 

Duâ, aynı zamanda gerçek tevhid inancının bir neticesidir. Duâ konusuna tahsis ettiği 24. Mektub un birinci Zeyl inde Bediüzzaman şöyle yazar: Duâ ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü duâ eden adam duâsıyla gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir. En uzak maksudlarımı yapabilir. Benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyleyse, bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum . İşte, duânın verdiği hâlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın halâvet ve sâfiliğine bak, De ki: Duânız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki? (Furkân sûresi, 25/77) sırrını anla ve Rabbiniz buyurdu ki: Bana duâ edin, size karşılık vereyim. (Mü min sûresi, 40/60) fermanını dinle. Yine aynı bahiste duâ ile elde edilen sonuçları latîf, leziz ve hazır bir meyveye benzeterek Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. diyerek Cenab-ı Hakk ın onun bütün hallerini bildiği gibi, keremiyle bütün ihtiyaçlarını da yerine getireceğini vurgular. Böylece insan, kendini Cenab-ı Hakk ın huzurunda tasavvur ederek, tam bir teslimiyet ve gönül rahatlığıyla O na tevekkül eder. 

Bediüzzaman, yağmur namazında yapılan duânın imanın hakikatini, çocukların dahi anlamasına vesile olduğunu söyler ve şöyle der: Yağmur namazının zahir neticesi yağmurun gelmesidir; fakat asıl hakikî, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun tayınını veren babası, hanesi, dükkânı değil; belki onun tayınını ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zat, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da, daima aç olduğu vakit validesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duâsında, küçücük fikrinde büyük ve geniş bu manâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir Zat, hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyleyse O na yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur (Risale-i Nur Külliyatı, Emirdağ Lâhikası, II, 1688-9).

İnanan insanın esas vazifesi duâdır. Bediüzzaman ın ifadesiyle İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duâdır. Duâ fıtratın gereğidir. İnsan fıtratı ilim, duâ ve ubudiyet ile tekemmül eder. Bediüzzaman, mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyi ilme bağlar; gerçek ilimlerin kaynağının da Allah ı bilmek ve O na iman etmek olduğunu söyler. İnsan, yaratılış gayesi olan iman hakikatine ise duâ ile ulaşır. Kimin merhametiyle böyle hikmetli idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle şefkatle terbiye ediliyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nezaket ve ihtimamla besleniyor ve idare ediliyorum? sorularının cevapları, insanı esas vazifesi olan imana ulaştırır. İnsan, binde birisini dahi yerine getirmekten âciz kaldığı ihtiyaçlarını, bütün ihtiyaçları yerine getiren Zat tan acz ve fakr lisanıyla yalvararak ister. İnsanın esas vazifesi, Aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubudiyete uçmaktır. Demek, insan bu âleme ilim ve duâ vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. (23. Söz, 4. Nokta). 

Duâ insanı iman hakikatine ulaştırdığı gibi duâların kabulü ve kabul keyfiyeti de Cenab-ı Hakk ın varlığının delillerindendir. Tohumların ve benzeri maddelerin istidatlarıyla, hayvanların fıtrî ihtiyaçlarıyla ve zorda kalanların ıztırar lisanıyla yaptıkları duâların kabul edilmesi O nun varlığının delilerindendir. Bediüzzaman, İşte, bu nihayetsiz duâların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu, büyük bir mikyasta, bilbedâhe, bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerîm ve Mücîbe delâlet eder ve baktırır. diyerek, duânın kabulünün tevhid delillerinden olduğunu ifade eder (33. Söz, 4. Pencere). 


Ubudiyetin Ruhu Duâdır

Bir hadislerinde Peygamberimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, Allah, kendisinden bir şey istenilmesini sever. İbadetin en faziletlisi, insanın (duâ edip de duâsının neticesinde) sıkıntıdan kurtuluşu beklemesidir. (Taberânî, II, 795); yine başka bir hadislerinde: Duâ ibadettir. buyurmuş ve sonra Rabbiniz buyurdu ki : ‘Bana duâ edin ki size karşılık vereyim. Zira bana ibadet, yani duâ etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak Cehennem e gireceklerdir. (Mü min Sûresi, 40/60) âyetini okumuştur (Tirmizî, Duâ , 1). Duânın ubudiyet olması, hadis-i şerifte işaret buyurulduğu gibi Cenab-ı Hakk ın emri olmasından dolayıdır. Dünyevi, uhrevi bir çok fayda ve hikmetlerinin yanı sıra duâ, edası bizatihi sevap kazandıran bir ibadettir. Zira Cenab-ı Hak, kullarına kendisine duâ etmelerini emretmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, duânın ibadet oluşunu, 23. Söz ün Birinci Mebhas ında şöyle delillendirir: Hem duâ bir ubudiyettir. Ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi duâ ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil. Meselâ, yağmur namazı ve duâsı bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o duâ, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. 

Duâ, ibadet olduğu için istenilen maksatlar, bazen aynıyla yerine getirilmediği gibi bazen de insana sebepler üstü bir keyfiyette lütuflar ihsan edilebilir. duâda Rabbimiz den istediğimiz şeylerle O nun veriş keyfiyeti arasında sebep-sonuç mülahazasına göre bir münasebet yoktur. Müsebbibü l-esbab ve Kâdiu l-hâcat olan Cenab-ı Allah, O ndan güven ve itimat ederek istenildiğinde, sebeplerle tartıldığında bizim istek ve yakarışlarımızla ortaya çıkması imkânsız neticeleri, hatta bazen herhangi bir sebebe iktiran ettirmeksizin verdiği görülür (Gülen, 2002, s. 131). Bediüzzaman, bazen olması sebepler dairesinde kesin gibi gözüken bazen de olması imkânsız şeyler için duâ edilmesinin sırrını izah ederken duânın ibadet olduğunu söyler ve Abd, kendi aczini ve fakrını duâ ile ilân eder. Zâhirî maksatlar ise, o duânın ve o ibadet-i duâiyenin vakitleridir; hakikî faydaları değil. İbadetin faydası âhirete bakar. Dünyevî maksatlar hâsıl olmazsa, ‘O duâ kabul olmadı denilmez. Belki ‘Daha duânın vakti bitmedi denilir. diyerek, dünyevi maksatların duâda esas alınmaması gerektiğini vurgular (24. Mektup, Birinci Zeyl). Duânın dünyevi fayda ve maksatlarının duâya vakit olduğunu, duânın tam karşılığının âhirette verileceğini ifade eder: Duâ bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görülür. Dünyevî maksatlar ise, namaz vakitleri gibi, duâ ibadeti için birer vakittirler. duâların semeresi değillerdir. Bediüzzaman a göre, Zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî duâlara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o duâlar yapılır. Duânın dünyevi maksatları ise duâların neticesi değil, mukaddimesidir (Külliyat, Mesnevi-i Nuriye, II, 1359). 

Bediüzzaman Hazretleri, yağmur duâlarının bazen kabul edilmemesinin hikmetini izah ederken Yağmursuzluk, bu çeşit duâ ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf ve husuf namazı kılınır ve güneşin gurubuyla akşam namazı kılınır; öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duâsının vaktidir. İbadet ve duânın sebebi ve neticesi emir ve rıza-i İlâhîdir, faydası uhrevîdir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur. Meselâ, akşam namazı güneşin batmaması için ve husuf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevi ibadet, yağmuru getirmek için kılınsa yanlış olur. Yağmuru vermek Cenab-ı Hakk ın vazifesidir. Biz vazifemizi yaptık; Onun vazifesine karışmayız. der (Külliyat, Emirdağ Lâhikası, II, 1688).

Acze Karşı İstinat Noktası Duâdır

İnsan, fıtraten zayıf ve âcizdir. İnsanın zayıflığına bir çok yazar dikkat çekmiştir. Fransızların ünlü yazarlarından Montaigne, Ne kadar bilge olmak istesek de sonuçta insanız. İnsandan daha dayanıksız, daha sefil ve daha hiç ne var ki? diyerek, insandaki zayıflık halinin fıtriliğini vurgular (Sponville, s. 183). İnsanın kendi güçsüzlüğünü ve zaafını bilmesi büyük bir erdemdir. Kibirlenme ise bilgisizlikten kaynaklanır. Kendini bilen, alçakgönüllü ve mütevazıdır. Yaratıcısına karşı kibirlenen insan ise ya O nu bilmiyordur ya da kendini (Sponville, s. 184).

Bediüzzaman, insanın benlik ve iktidarının gerçekte yaratıcı hiçbir gücü bulunmadığını, her şeyin acz, ihtiyaç, samimî istemek ve fiilî duâ ya dayandığını söyler. Ona göre dış âlemde tabiat fikri insanların sapmalarına nasıl sebebiyet veriyorsa iç âlemde de ben/ene duygusunun bütün sapmaların menşei olduğunu şöyle ifade eder: Zaten ben, nasıl tabiatı icad itibarıyla inkâr ediyorum ve Risale-i Nur bunu kat î ispat etmiş. Öyle de, beşeri gurura, enaniyete, firavunluğa sevk eden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum der. Konunun devamında, Kur ân ın feyzi ve Risale-i Nur un delilleriyle evvelâ kendi nefsinde, sonra da herkesteki benlik ve iktidarın Cenab- Hakk ın icad, ihsan ve tevfikinin yalnızca bir perdesi olduklarını aynelyakîn gibi kesin olarak bildiğini söyler (a.g.e., EL . II, 1874). Böylece insan tabiatında asıl olanın acz ve zaaf olduğunu belirten Bediüzzaman, Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duânın menbaıdır. (a.g.e., Mesnevi, II, 1320) diyerek, duâ ve yakarışın kaynağının da bu sürekli ve değişmez acz hali olduğunu vurgular.

İnsandaki bu zayıflık hali Yaratıcı nın karşısında hissedildiğinde bir mâna ifade eder. Aksi halde ümitsizlik, ye s ve kederin kaynağıdır. Bu sebeple acz, başkalarına halini şikayete değil duâya vesile olmalıdır. Bu takdirde acz, büyük bir güç olur. Bediüzzaman, insanın acz ve zayıflığındaki bu gücü anlatmak için nazlı bir çocuk örneğini verir. Çocuğun zaafında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtisiyle, aşr-ı mişarına (yüzde birine) muvaffak olamaz. Çocuk ağladığı zaman istediği kendisine hemen verilir. Kendisinden çok daha kuvvetli anne-babası ise çocuk ağladığı zaman âdeta onun emrine girerler. Çocuk, kendi kuvvetiyle elde edemeyeceği bir çok şeyi ağlamasıyla kolaylıkla elde eder. Demek ki, saltanat-ı insaniyet, celb ve gasp etmekle ve galip olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi, şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki, eşyayı insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşarata mağlûp olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânîdir. Yoksa netice-i iktidarı değildir. (Külliyat, Mesnevi-i Nuriye, II, 1386). 

Bediüzzaman, 23. Söz ün birinci Mebhas ında duânın insana kazandırdığı kuvveti açıklarken İnsan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra duâdır der. Duâ ise ubudiyetin esasıdır. Nasıl ki bir çocuk, eli yetişmediği meramını ya da arzusunu elde etmek için acz lisanıyla ya ağlayarak fiilî ya da isteyerek kavlî bir duâ etse maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü r-Rahîm in dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmesi gerekir ki fıtratındaki eksiklikleri kuvvete çevirebilsin. 

Acz ve zaaf, Allah-u Tealâ nın isim ve sıfatlarının tecelli etmelerine sebep oldukları için insanı güçlü kılar ve insanın sürekli ibadet halinde olmasını temin eder: Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlâhiye ye iltica edip niyaz etsin, duâ etsin (25. Lem a, 12. Deva). İnsanın fıtratındaki acz ve fakr, O nun Rahmet hazinelerine açılan iki küçük pencere gibidirler. Bu pencereler vasıtasıyla Hak Teâla nın isim ve sıfatlarının insan üzerinde tecelli edişi hakkında Bediüzzaman, Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiye ye bu suretle ayinedarlık ediyor der (33. Söz, 31. Pencere). 

Acz ve zaaf, duânın makbul ve tesirli olması için en önemli vesilelerdir. Bu sebeple hastaların, elden ayaktan düşmüş ihtiyarların ve çaresizlerin duâlarının makbul olduğu bildirilmiştir. Oruçlunun duâsının kabul edilmesinin bir sebebi de oruç esnasında açlığın getirdiği acz ve zaaftır. Bediüzzaman hazretleri, Bu Ramazan-ı Şerifte acz ve zaafı ve fakr ve ihtiyacı tam hissedip Cenab-ı Hakka iltica etmek, bu surette intibah ve heyecan ve şuur ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerifte şimdi okuduğum münacatların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zaten musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcâtda şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmî ve ruhsuz olmuyor. diyerek Ramazan da yapılan duâların kabul edilmesinin sebebini izah eder. İçinde yaşadıkları ortamda manâsını tam hissederek tesbih ve zikirleri yaptıkları için sahabe-i kiram efendilerimizin ibadet ve duâlarına yetişilemediğini ifade eder (Külliyat, BL , II, 1525). 


Fakra Karşı İstimdat Noktası Duâdır

İnsanın bir çok şeye ihtiyacı vardır. İhtiyaçlar insanın hayallerinin ulaştığı yere kadar uzanır. Bediüzzaman ın ifadesiyle: İnsan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cennet i dahi müştakane sever. Kâinatla bu derece alâkalı olan insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyârat dahi taht-ı emrindedir. Müminler için makbul bir duâ olduğu hadis-i şerifte bildirilen (Taberânî, II, 838) Hazret-i Yunus Aleyhisselâm ın, balığın karnında yaptığı (Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı:) Ya Rabbî! Sensin yegâne İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim! (Enbiyâ Sûresi, 21/87) duâ ve münacatı, sebeplerin sukût ettiği yerde, onları da yaratan Cenab-ı Hakk a halis teveccühten dolayı kabul görmüştür. O halde biz de aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı semâvat ve arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek. Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak -hâşâ- Zât-ı Vâcibü l-Vücud dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr olamaz (1. Lem a).

İnsanın ihtiyaçlarını yalnızca Cenab-ı Allah karşılayabileceği gibi, elem ve kederlerini da yine O giderir. Zira insan ruhu Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a dânın hücumuna hedeftir. Allah a iman, ona bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını açar ve bütün a dâsının şerrinden emin edecek bir Kudret-i Mutlaka nın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Böylece insan ruhu kuvvetli bir dayanak ve medet isteme mercii bularak kalbi, vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtularak , bitip tükenmeyen bir ferah ve sürekli bir sevinç kazanır (20. Mektup, 1. Makam). İnsanın bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onu sürekli mutlu edebilecek yalnızca Allah Teâlâ dır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, Allah tan kusurlarınızı örtmesini, korkularınızdan emin kılmasını isteyin. (Taberânî, II, 787) buyurmuştur. Bu sebeple Bediüzzaman tam bir teslimiyet içinde şöyle seslenir: Hiçbir şeyi duâlarıma, taleplerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmaya ve şems ve kamerin yerleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücudun şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sakin kılmaya kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelâle duâlarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, her şeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır. Ve keza, kalbime vaki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi, akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeye kâdir olan Zât-ı Akdes den maada kimseye ibadet etmiyorum (Külliyat, MN , II, 1322). 

Acz ve fakrın duânın iki önemli esası olduğunu sürekli vurgulayan Bediüzzaman Hazretleri, Ey Said! Gurur ve enaniyeti bırak. Dergâh-ı ulûhiyetinde, acz ve zaafını, fakr ve fâkatını istimdat ve lisan-ı tazarru ve ubudiyetle ve duâyla ilân et. (a.g.e. 1386) diyerek, duâda acz ve fakrın kulluk şuurunun yerleşmesinde ne derece önemli olduğuna dikkat çekmiş ve duâlarında şöyle yakarmıştır: Yâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım duâlarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Af eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin. (a.g.e., II, 1320). 


Sonuç

Yalnızlık, çaresizlik, sıkıntı, ümitsizlik ve gelecek korkusu gibi çağımız insanının problemlerinin aşılması insan fıtratının tanınmasıyla mümkündür. Yaratılışın tesadüflere havale edilmesi, insanın başıboş ve gayesiz tasavvur edilmesi sonucunda ortaya çıkan psikolojik ve vicdani problemleri aşmanın yegane yolu insanın tanınmasıdır. Dahilerin, dünya nimetlerinden en üst seviyede istifade eden mal ve makam sahiplerinin iç sıkıntıları ve buhranlarını aşamadıkları, hattâ bu kabil problemlerle en fazla onların karşılaştığı müşahede edilmektedir. Halbuki insanın Cenab-ı Hakk a kul olduğunu kabul ederek, tam bir iman ile O na teslim olması durumunda geçmiş, şimdi ve gelecek anlam kazanmakta ve aydınlanmaktadır. Bunun sonucunda gelecek endişesi ve şimdiki halin sıkıntılarından kurtulan insan, tam bir hürriyet kazanarak hayatın anlamını idrak etmesi mümkün olmaktadır. 

Hak Teâlâ ya teslimiyetin ve kulluğun en halis şekillerinden birisi duâdır. Duâ, sebeplerin bitip de insanın çaresiz kaldığı durumlarda bile her şeyi Allah tan bekleme ve O na sığınma duygusuyla insanı çaresizlikten kurtarmakta, ona önünde daima açık bir kapı bulunduğunu hatırlatmaktadır. Mevlanâ Câmi nin Bir i iste, başkaları istenmeye değmiyor; Bir i çağır başkaları imdada gelmiyor (17. Söz, 2. Makam) sözleriyle ifade ettiği her duâyı duyan, her ihtiyaca cevap veren bir Rabb-i Rahimimiz bulunduğu gerçeğine inanmak, her dönemde insan oğlunun en büyük dayanağı ve ümit kaynağıdır. 

Ubudiyetin her an hissedilmesi ve hayatın kulluk şuuruyla tanzim edilmesi, böylece hayatın anlam kazanması ancak duâ ile mümkündür. İnsan, kendi fıtratını ve hayatın anlamını pratik olarak yalnızca duâ ile keşfedebilir. Nitekim ünlü hekim Alexis Carrel, Duâ ortamında insan kendini olduğu gibi görür, kendine gelir. Hırsını, hatalarını, eğri düşüncelerini, kibir ve gururunu belirleyerek ahlâki görevlerini yerine getirmeye hazır bir duruma ulaşır. (s. 45) diyerek duânın ahlâkın güzelleştirilmesindeki önemini vurgulamıştır. Ahlâk, duâ ile tekamül eder. Bediüzzaman bu hususu Duâ ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar. (26. Söz, İkinci Mebhas) ifadeleriyle belirtir. İnsanın cüzî iradesinin yaratıcılık gücü yoktur. Matüridîlere göre insan iradesi yalnızca hayra ya da şerre meyledebilir. İnsanın hayra meyletmesinde duânın ciddi tesiri vardır. Bu meyelanın ortaya çıkmasında da Cenab-ı Hakk ın irade ve kudretinin aslî rolü çok önemlidir. 

Bediüzzaman hazretleri, duâ ve ibadetlerin yerine getirilmesinde aşk yerine acz ve fakrı hareket noktası almıştır. Zira o, Cenab-ı Hakk a olan ihtiyaçların hissedilmesinin insanı kademe kademe Hak Teâlâ nın esma ve sıfatlarına ulaştıracağını, acz ve fakrın şuurunda olarak yapılan duâ ve ibadetlerin aşkı da içine alan bir yol olduğunu vurgulamıştır. İnsanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan, binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiye ye, her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. sözleriyle bu gerçeği ifade eder. Yani ihtiyaçlar insanı iştiyaka, katmerli iştiyak muhabbete, katmerli muhabbet ise aşka götürür. O, bu gerçeği bir başka yerde şöyle açıklar: Bazen insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacât noktasında esmâya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ, sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zayıf ve muhtaç mahlûkata karşı âcizâne istimdat ihtiyacını hissettiğin halde biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in âm edici ünvanı ve kerîm ismi ne kadar senin hoşuna gider; ne kadar o zâtı o ünvanla seversin. Öyle de, yalnız Cenâb-ı Hakk ın Rahmân ve Rahîm isimlerini düşün ki, sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin envâıyla ve Cennet te envâ-ı lezâizle ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes ud ettiği cihette o Rahmân ismi ve Rahîm ünvanı ne kadar sevilmeye lâyıktırlar; ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin (32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Mebhas).

Bediüzzaman hazretlerinin 32. Söz ün sonundaki şu münâcâtı onun duâ konusundaki fikirlerinin özeti gibidir: Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zâtın sarayca menus sadâsıyla çalar, tâ ona açılsın. Öyle de, bîçare ben dahi, Senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys el-Karânî nin nidâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç: 

İlâhî ente Rabbî ve ene l-abd ve ente l-Hâliku ve ene l-mahlûk ve ente r-Rezzâku ve ene l-merzûk ve ente l-Mâliku ve ene l-memlûk ve ente l-Azîzu ve ene z-zelîl ve ente l-Ganiyyü ve ene l-fakîr. (Mecmûatü l-Ahzâb, Evrâd-ı Şâzelî, s. 323-324).

* Araştırmacı -Yazar 
bkutluboga@yeniumit.com.tr

Kaynaklar

- Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, I-II, Nesil yayınları, İstanbul 2001. 
- Carrel, Alexis, Duâ, (çev. Ali Erçetin), İstanbul 1999. 
- Gülen, M. Fethullah, Duâ , Işığın Göründüğü Ufuk un içinde, s. 251-257, İstanbul 2000. 
- Gülen, Kırık Testi, İstanbul 2002. 
- Gülen, Duâ Zamanı , Örnekleri Kendinden Bir Hareket in içinde, s. 132-155, İstanbul 2004. 
- Gümüşhanevî, Ahmed Ziyaüddîn, Mecmûatü l-Ahzâb, Evrâd-ı Şâzelî cildi. 
- Huxley, Aldous, Kalıcı Felsefe, (çev. Latif Boyacı), İstanbul 2003. 
- Sponville, Andre Comte, Büyük Erdemler Risalesi, (çev. Işık Ergüden), İstanbul 2004. 
- Taberânî, Kitâbu d-Duâ, I-III, Beyrut 1987. 

//////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Gökyüzü ve Yeryüzünün Nuru: Dua 
Burhan Kutluboğa


 

Duâ kelimesi sözlükte, seslenme (nida), isimlendirme ve bir şeyi sevk etme anlamlarındadır. 
Arap dilinde, uzaktakine seslenmek için nidâ, yakındakine seslenmek için ise duâ kullanılmıştır. Cenab-ı Hakk’a seslenme, ondan bir şeyler istemeyi ifade etmek için “duâ” kelimesi daha uygundur. Zira Cenab-ı Hakk, “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icabet ederim” (Bakara suresi, 2/186) buyurarak, kullarına yakın olduğunu, kısık bir sesle seslenseler (duâ) de onları duyacağını bildirmiştir. Duâ, Kur’ân-ı Kerim’de “Allah-u Teâlâ’ya yönelme, kulluk, yardım isteme, istek, söz, seslenme (nida) ve isimlendirme” gibi farklı anlamlarda kullanılmıştır. (Ebu’l-Bekâ, s. 447) Duâ terimini, bu makalede konunun ele alınışına esas teşkil edecek şekilde şöyle tanımlamak mümkündür: “Duâ; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semâlar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Duâ, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arzıhâlde bulunmaktır” (Gülen, “Duâ”, s. 251). 

Duâ, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin temel konularından birisidir. İslâm âlimleri, duânın faydaları, önemi, faziletli duâlar ve hangi duânın ne zaman okunacağı gibi hususlar üzerinde durmuşlar, bu konularla ilgili bir çok eser telif etmişlerdir. Bazı mutasavvıflar, duânın hikmetleri ve sırlarından bahsetmişlerdir. Asrımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur adlı külliyatında duânın hem kabul şartları gibi konulara temas etmiş hem de mahiyeti/hakikati ve sırlarına ilişkin açıklamalar yapmıştır. Duânın kabulü ve sırlarına ilişkin görüşleri başka bir makale çalışmasına bırakılarak, duânın mahiyeti ve çeşitlerine ilişkin tespitleri bu makalede ele alınmaya çalışılacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri, en sıkıntılı zamanlarında bile duâya vakit ayırmış, evrad-ü ezkarını asla ihmal etmemiştir. Risaleler’in bir çok yerinde duânın ehemmiyeti üzerinde durmuş, talebelerini özellikle cemaat halinde duâ okumaya teşvik etmiştir. Duânın topluca yapılmasını “küllî duâ” diye nitelendirmiştir. Onun “küllî duâ”ya ilişkin görüşleri de ayrıca üzerinde durulmaya değer önemdedir. Bir çok risalede duâ konusuna temas etmiş, 23. Söz’ün Birinci Mebhası’nın 5. noktası ve 24. Mektub’un Birinci Zeyl’inde ise duânın mahiyeti ve hikmetlerini tafsilatlı bir şekilde anlatmıştır. 

Bediüzzaman Hazretleri, duâyı yalnızca bir yakarış olarak değerlendirmemiş, duâ ile tefekkür ederek, dini hakikatleri anlama ve tespitte duâlardan yararlanmıştır. 3. Şu’a olan Münâcât risalesini, tesbih, tahmid, senâ ve duâ ile ilgili yaklaşık 700 âyet-i kerimeden istifade ederek yazmıştır (Fihrist Risalesi). Bu münâcât onun duâ ile tefekkürü nasıl mezc ettiğinin harikulade bir örneğidir. Dine inanmayan bir kısım kimselerin Münâcât Risalesi’nin telifi sebebiyle telaşlanıp, bu risalenin neşrini engellemeye çalıştıklarını söyleyerek, inanç esaslarının ispatında duânın ne kadar tesirli olabileceğini göstermiştir (EL: s. 1860). Münâcât Risalesi’nin telif sebebini, risalenin girişinde “Bu Risale-i Münâcât, hem vücûb-u vücud, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haşmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret, hem vüs’at-i rahmet, hem umumiyet-i hâkimiyet, hem ihata-i ilim, hem şümul-ü hikmet gibi en mühim esasat-ı imaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir kat’iyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile ispat eder. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir” şeklinde ifade eder. Yalnızca Münâcât Risalesi’ni telifle yetinmemiş, bu risaleyi kendisi de sık sık tefekkür maksadıyla okumuştur. Duâ ile yaptığı bu tefekkür ona yeni hakikatler ilham etmiştir: “Evet, şimdi Siracü’n-Nur başındaki Münâcât’ı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor gördüm.” (EL. s. 1860). Dini hakikatleri tam anlayabilmek ve hissedebilmek için ülfetten kurtulmak gerektiğini ise şöyle ifade eder: “İşte, kardeşlerim, hakikaten bugün, Siracü’n-Nur’un başındaki Münâcât’ı tashih niyetiyle okudum. Kuvve-i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakikatlerine karşı, güya seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmişim gibi, birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o malûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevkle tam istifade edip okudum. Pek harika gördüm” (EL. s. 1860). Haşrin ispatında zikrettiği delillerden birisi de Peygamber-i Zîşan -aleyhi ekmelü’t-tehâya ve’s-selâm- Efendimiz’in duâsıdır. Haşir Risalesi’nin 5. Hakikatin’de “Resul-i Ekrem -aleyhissalâtü vesselâm-, nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vusûlüdür. Onun gibi, ubudiyetiyle ve duâsıyla o saadetin sebeb-i vücûdu ve Cennetin vesile-i îcadıdır” diyerek, haşri onun duâsıyla irtibatlandırır. 

Duânın tevhid delili olması, kâinattaki canlı cansız bütün varlıkların duâ ettiklerinin ispat edilmesiyle yakından alakalıdır. Bediüzzaman’a göre duâ bütün varlık âlemini kuşatmış fıtrî bir kanun gibidir. Varlıkların bütünü dikkate alınarak duânın tabakalarını basitten mürekkebe doğru şöyle sıralar: “Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan budur ki: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duâdır: (1) Ya istidat lisanıyladır-bütün nebâtat ve hayvânâtın duâları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlak’tan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. (2) Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır-bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için duâlarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlak’tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. (3) Veya lisan-ı ıztırariyle bir duâdır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile duâ eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmi’ne teveccüh eder. Bu üç nevi duâ, bir mâni olmazsa, daima makbuldür. (4) Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kâlîdir. Meselâ, esbaba teşebbüs, bir duâ -yı fiilîdir… İkinci kısım, lisanla, kalble duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir (23. Söz, 1. Mebhas).

1. Varlık Âleminin Duâsı: İstidat Lisanıyla Duâ
Canlı ve cansız bütün varlıklar Cenab-ı Hakk’ı tesbih ederler. “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih ve tenzih eder. Hâkimiyet O’nundur. Bütün hamdler ve övgüler O’na mahsustur. O her şeye kadîrdir” (Tegâbûn Suresi, 64/1). Şuursuz varlıklar, Cenab-ı hakk’ı hem tesbih ederler hem de O’na duâ ederler. “Baksana göklerde olan, yerde olan herkes, kanatlarını çarparak uçan dizi dizi kuşlar, hep Allah’ı tesbih ederler. Onlardan her biri kendi duâsını ve tesbihini pek iyi bellemiştir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilir” (Nur sûresi, 24/41) Hatta bir başka âyet-i kerimede, canlı cansız bütün varlıkların Cenab-ı Hakk’a secde halinde ibadet ettikleri bildirilmiştir: “Görmez (bilmez) misin ki göklerde ve yerde bulunan kimseler, hatta güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar bütün canlılar ve insanların da bir çoğu Allah’ın yüceliğine secde ediyorlar” (Hac sûresi, 22/18). Son iki âyet-i kerimede doğrudan Peygamber Efendimize -sallallahu aleyhi ve sellem- hitap edilmiştir. Bu hitap şeklinden onun bu varlıkların duâ ve secdelerini gördüğü/bildiği anlaşılmaktadır. Böylece Cenab-ı Hak, her varlığın sadece Allah’a secde ettiğine Peygambermiz’i -sallallahu aleyhi ve sellem- şahit etmiştir (İbn Arabî, s. 48). 

Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve selem-, “Duâ, müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yeryüzünün nurudur” buyurmuşlardır (Hâkim, I, 492). Duânın, göklerin ve yeryüzünün nuru olması, bütün varlıkların duâyla bir ilişkisi bulunduğunu göstermesi açısından manidar bir teşbihtir. Varlıklar, kendileri duâ ettikleri gibi yapılan duâlardan da etkilenmektedirler. Bediüzzaman, bu hakikatı “bütün mahlûkat, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duâsına iştirak ederek “Evet ya Rabbenâ! İstediğini ver; biz de onun istediğini istiyoruz” diyorlar” (11. Şu’a, 7. Mesele) sözleriyle ifade etmiştir. Nitekim kâinatın insanla alakası âyet-i kerimede “Onların perişan hallerine gök de ağlamadı, yer de ağlamadı” (Duhân, 44/29) şeklinde dile getirilmiştir. 

Duânın ilk basamağı “Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin, lisan-ı istidatla hissedilen istidadî duâlarıdır. Evet, herşey Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a duâ eder” (MN. s. 1362) Aslında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na duâ ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur (Gülen, “Duâ”, s. 252). Bediüzzaman Hazretleri, bütün varlıkların istidat lisanıyla tesbih ve duâ ettiklerini kalbine Farsça olarak gelen bir şiirde şöyle ifade eder: “Çünkü, bütün eşya Lâ ilâhe illâ Hû deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar. Vakit-be-vakit, lisan-ı istidat ile, Cenâb-ı Hak’tan hukuk-u hayatını “Yâ Hak” deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da, hayata mazhariyetleri lisanıyla “Yâ Hayy” ismini zikrediyorlar” (17. Söz, 2. Makam). Bu nev’i duâda “bütün hububat, tohumlar, lisan-ı istidatla Fâtır-ı Hakîm’e duâ ederler ki, “Senin nukûş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşvünemâ ver. Küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir” (24. Mektup, 1. Zeyl) diye duâ ederler. Bitkilerin istidat lisanıyla duâlarını ise şöyle tasvir eder: “Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir taifesi, lisan-ı hal ve istidat diliyle Fâtır-ı Hakîmden sual ediyorlar, duâ ediyorlar ki, “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle saltanat-ı rububiyetini lisanımızla ilân edelim. Ve rû-yi arz mescidinin herbir köşesinde Sana ibadet etmek için bize tevfik ver. Ve meşhergâh-ı arzın herbir tarafında Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını, Senin bedî ve antika san’atlarını kendi lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver” derler. Fâtır-ı Hakîm, onların mânevî duâlarını kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar, taifeleri namına esmâ-i İlâhiyeyi okutturuyorlar (ekser dikenli nebâtat ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi)” (24. Söz, 4. Dal).

***
 

İstidat lisanıyla yapılan duâlardan birisi de sebeplerin bir araya gelerek müssebbeb olan neticenin yaratılması için sebeplerin Hâlik’ı olan Cenab-ı Hakk’a yaptıkları duâdır. Ona göre “Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Hak’tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır” (23. Söz, Birinci Mebhas). Bu konuyu başka bir yerde şöyle açıklar: “Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duâdır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden duâ eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duâdır ki, “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız” derler. Çünkü, o mucize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duâdır”. (24. Mektup, Birinci Zeyl). 

Fizikçiler, sebebi, “bir olayın meydana gelmesi için gerekli doğrudan şart” şeklinde tanımlamışlardır. Ancak unutulmamaması gerekir ki, sebep de bir olaydır (Bolay, s. 17). Bu durumda onun meydana gelmesi için de sebepler gerekmektedir ki bu durumda her halükarda bir ilk Yaratıcı’nın varlığı kabul edilmek zorunda kalınır. Kâinatı yaratan bir yaratıcının var olduğu kabul edilince O’nun varlığın her kademesindeki yaratılışı başka şeylere bıraktığını varsaymak O’nun ilim ve kudretini itham etmek anlamı taşır. Şüphesiz ki en büyük şeyle en küçük şeyin yaratıcısı aynı Zat’tır. Zira büyük olsun küçük olsun her şey kâinatta cari İlahi kanunlara tabi oldukları gibi bazen küçük bir şey büyüklerden çok daha sanatlı ve harika olabilmektedir. 

Cenab-ı Hakk’ın izzet ve azameti basit işlerde Kudret-i ilahiyenin mübaşeretinin görünmesini dilemediği için sebepleri bir perde yapmıştır. İlaçlar hastalıkların iyileşmesi için gerçek sebepler değildir. Cenab-ı Hak, o ilaçla şifa arasında bir iktiran (örtüşme) hasıl etmiştir. Gerçekte şifayı veren Hazreti Şâfî’dir (Gülen, 2002, s. 132). Sebeplerin de gerçekte duâ ettiklerini kabul ettiğimizde en küçük bir şeyden en büyüğe kadar her şeyin Allah’tan istenmesi ve O’na yalvarılması gerektiği ortaya çıkar. Bu hakikati idrak edemeyen felsefecilere ve onlardan etkilenenlere hayatının muhasebesini yaptığı İhtiyarlar Risalesi’nin 11. Rica’sında şöyle seslenir: “En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyleyse, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütün esbab-ı maddiyeye taksim edilecek, veyahut bütünü birden birtek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâciptir. Çünkü birtek zâta, yani, bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihata ediyor. Ve madem ilminde herşeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem, bilmüşahede, her vakit hiçten, nihayetsiz suhûletle, nihayetsiz san’atlı masnular vücuda geliyor… Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor. Elhasıl, herşeyin nihayet derecede hem san’atlı, hem suhuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüz bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp imtinâ dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır. 
Varlığı yaratırken potansiyel olarak tabiatına koyduğu istidata uygun rızıkları ona vermesi Cenab-ı Hakk’ın adalet ve hikmetini gösterir: “Her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekasının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir. Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor” (10. Söz, 3. Hakikat). İstidat lisanıyla yapılan duâların makbul olmasının sebeplerinden birisi de bu tür duâları yapan varlıkların teslimiyetidir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, “Demek Cenâb-ı Hakk’a itimat edip Süleyman Aleyhisselâmın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenâb-ı Hak’tan istese ve kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfik-i hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir” (20. Söz) diyerek istidat diliyle yapılan duâların makbuliyetini, isteyenlerin teslimiyetine bağlar. 

2. Canlı Varlıkların Duâsı: İhtiyaç Lisanıyla Duâ
Bütün canlı varlıkların hayatlarını devam ettirebilmek için rızka ihtiyacı vardır. Canlıların rızk talepleri fıtrî ihtiyaç lisanıyla yapılan bir duâdır. Canlı varlıkların rızıklarının verilmesinin duâ olduğunu ve bu tür duâların kabul edilmesinin sebeplerini şöyle açıklar: “(İkinci tür duâ) İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîm’den bir nevi duâdır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, duâ neticesidir. Elhasıl, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan, bir duâdır. Esbab olanlar, müsebbebâtı Allah’tan isterler. (24. Mektup, Birinci Zeyl). Tohumlar, istidat lisanıyla büyümek, ağaç ve çicek olmak istediği gibi ağaçlar ve diğer bitkiler de ihtiyaç lisanıyla hayatlarını devam ettirmek için gerekli şeyleri isterler. “Nebatat ve eşcarın, bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları” duâlar “ihtiyacî duâlardır” (MN. s. 1362). Keza başka bir yerde hayvanlar ve nebatlara bakıldığında “Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsas eden mânevî ve kerîmâne bir muamele, bir muarefe ve lisan-ı hal ile ve dostâne bir mükâleme ve duâlarına rahîmâne bir mukabele görünüyor” (4. Şu’a) diyerek, Cenab-ı Hakk’ın istidat ve ihtiyaç diliyle yapılan duâları nasıl kabul ettiğini anlatır.

Fatiha suresindeki “İyyake na’büdü ve iyyake neste’în” (Yalnızca sana ibadet eder yalnızca senden yardım dileriz) âyetini izah ederken kendisiyle birlikte kâinattaki bütün varlıkların duâ ettiklerini müşahede ettiğini söyler ve bunun hikmetini şöyle açıklar: “Evvelâ: Biz gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde, dehşetli ve daimî bir faaliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rububiyet-i mutlaka, hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kâlen istimdatlarına ve duâlarına kemâl-i hikmet ve inayetle imdat ve her birine fiilen cevap vermek tezahürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir mâbudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ı selim ve iman gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar.

Saniyen: “na’büdü” nûn’unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemaatten herbiri ve umumu, beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibadetlerle meşgul olmaları, şeksiz, bedahetle bir mâbudiyete karşı şâkirâne bir mukabele ve bir Mâbud-u Mukaddesin mevcudiyetine hadsiz ve şüphesiz bir şehadettir. Ve “neste’în” nûn’unun remziyle, mezkûr üç cemaatin, yani mecmû-u kâinattan tâ bir cesetteki zerrelerin cemaatinden her bir taifenin, her bir ferdin fiilî ve halî istianeleri ve duâları var. Ve onların muavenetlerine koşan ve duâlarına kabul ile cevap veren bir şefkatli Müdebbire, şüphesiz şehadet eder. Meselâ, Yirmi Üçüncü Sözün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkatın üç nevi duâları pek harika ve ümidin haricinde kabul olması, bir Rabb-i Rahîm ve Mucîbe kat’î şehadet eder.

Evet, tohumlar ve çekirdekler, istidat lisanıyla, her biri birer ağaç ve birer sümbüle olmayı Hâlıkın’dan isteyip duâları gözümüz önünde kabul olması gibi, bütün hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matluplarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabul eden ve imdatlarına acip ve şuursuz mahlûkatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hâlık-ı Kerîm’e zâhir şehadet eder” (15. Şu’a, 2. Kelime). 

3. Şuurlu Varlıkların Cebri Duâları: Zorda Kalanların Duâsı
İhtiyaç dairesinde zîşuurların ıztırar derecesindeki duâları makbuldür. Çaresizlerin ve zorda kalanların duâsının makbul olduğu naslarda bildirilmiştir. Çaresiz/muztar denilince ilk akla gelen, kurtuluş çaresi olmayan, sebepler açısından kurtulma imkanı bulunmayanlardır. Halbuki Bediüzzaman bu kavramın çerçevesini genişletmiş, olumlu çaresizlikleri de bu kavramın içinde değerlendirmiştir. İnsanın yapabileceği her şeyi yaptığı halde beşeri ölçüler içinde ulaşamadığı ulaşması imkansız maksatları bazen Cenab-ı Hakk, mümin olsun kafir olsun beşere ilham ve ihsan etmiştir. Sebeplerin sukût ettiği noktada Allah-ü Teâlâ, istenilen maksadı umulmadık bir şekilde lütfetmiştir. Bu gibi durumlarda insan elini kaldırıp duâ etmese bile içinde bulunduğu durumda çaresizliğini hissetmesi en tesirli bir duâ yerine geçer ve maksadı kendisine musahhar edilir. Nitekim bu hususta Bediüzzaman Hazretleri “Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve muti olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir mâsumun duâsı hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek duâlara cevap veren Zat, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlık’tır” der (MN. s. 1308). 

Zorda kalanın duâsının kabul edilmesinin yanında bir şeyi ısrarla isteyen ve istediği şeye çok önem veren kişilerin duâlarının kabul edileceği de hadis-i şeriflerde bildirilmiştir (Taberânî, II, 817). Duâ eden kişinin isteğini canı gönülden istemesi ve ona olan ihtiyacını derinden hissetmesi duânın kabulünü kolaylaştırmaktadır. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, duâ ile talep edilen, “eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür” diyerek, bu tür duâların kabul edileceğini ifade etmiştir. Hatta ona göre, “Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi duâ neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir duâ neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan duâlar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler” (24. Mektup,1. Zeyl). 
 

4. Şuurlu Varlıkların İradi Duâları: Maruf Duâ
Şuurlu varlıkların duâlarını Bediüzzaman, iki kısma ayırır. Birinci kısım, fiil ve hal ile yapılan duâdır. İkinci kısım ise kalp ve söz ile yapılan duâdır. Birinci kısım duâyı yukarıda zikri geçen duâlarla birlikte değerlendirerek, bu tür duâların genelde kabul edildiğini söyler. Zira sebeplerin bir araya gelmesi ve hal ve fiille yapılan duâlar “Cevâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır” (23. Söz, Birinci Mebhas) diyerek, bu tür duâların kabul edilmesinin gerçek sebebinin, duânın Cenab-ı Hakk’ın belirli bir isim veya isimlerine bakması olduğunu ifade eder. 

a. Fiil ve hal ile yapılan duâ 
Fiil ve hal ile yapılan duâlar makbuldür. Zira fiilî duâ, işin gerçekleşmesi için bir arada bulunması gereken sebepleri yerine getirmektir. Sebeplerin bir araya gelmesi yukarıda istidat lisanıyla yapılan duâda olduğu gibi ekseriyet itibarıyla makbul bir duâdır. Sebeplerin iradî olarak bir araya getirilmesi için yapılan çalışmaları Bediüzzaman, “fiilî duâ” diye nitelendirmektedir: “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi duâ-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir” der (23. Söz, 3. Nokta; MN, s. 1396). Bediüzzaman’a göre sebepler, Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki isim ve sıfatlarının tecellileri; sebeplerin tabi olduğu kanunlar da o isim ve sıfatların ünvanlarıdırlar. Sebepleri yerine getirme Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına müracaat etme anlamı taşıdığı için makbuldür. Nitekim çift sürmenin rahmet hazinelerinin kapısını çalmak anlamına geldiğini, “Çift sürmek fiilî bir duâdır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı sabanla çalar” (24. Mektup, 1. Zeyl) sözleriyle ifade eder. 

Hal diliyle yapılan duâ da fiilî duânın bir nev’idir. İnsan fiilî duâda olduğu gibi müşahhas bir işi yerine getirmemiş de olsa hal dili çoğu zaman insanın iç dünyasını yansıtan bir ayna; çaresizliğin davranışlara yansımasıdır. Mesela hasta insanların hastalık esnasındaki çaresizlikleri hal diliyle yapılmış bir duâdır. Hastalar Risalesi’nin 12. devasında “Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsas eder. O aczin lisanıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kâlen bir duâ ettirir” der ve hastanın hal diliyle yaptığı duânın samimi olduğu için makbul olacağını söyler. İhtiyaç lisanıyla yapılan duâlarla hal diliyle yapılan duâlar birbirine benzer. Canlı varlıkların ihtiyaç halini almamış, istekleri ve arzuları da hal diliyle yapılmış bir duâdır. Mesela insanın midesi hal diliyle canlılığını devam ettirmek ister, onu bu duâsına Cenab-ı Hakk, lezzetli, harikulade yiyecekler yaratarak fiilen cevap verir (11. Şua, 8. Mesele). Duâlar bazen âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerden alınan mübarek kudsi kelimelerle yapılabileceği gibi bazen “O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesi” ile de gerçekleştirilebilir. Bu tür duâ da hal diliyle yapılmış bir duânın makbuliyetini içinde taşır. Hatta “bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belâgatlı sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arzıhâl sayılır”. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duâda sözden daha ziyade öz önemlidir. “Bu itibarla, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz bana duâ edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim” buyurarak, bizi duâya teşvik etmekte ve duâ etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır” (Gülen, “Duâ”, s. 251, 52). 

Allah’ın veli kullarının hal ve davranışlarının insanları etkilemesi hal diliyle yapılmış duâlardandır. Zira gerçekte hidayeti veren yalnızca Allah’tır:“Velîlerin himmetleri, imdatları, mânevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır” (MN, s. 1365). O Allah dostunun hali insanları irşad için Cenab-ı Hakk’a yapılmış bir duâdır. Hal ve fiille yapılan duâlar, fıtrî ve samimiyetle yapıldıkları için daha makbul olduklarından sözlü duâ sayılan sözlü tebliğ ve irşaddan daha etkilidirler.

Duâ yalnızca inanan insanlara mahsus değildir. Kâinattaki bütün varlıklar duâ ettikleri gibi mümin kafir bütün insanlar da iradî gayr-ı iradî duâ etmektedirler. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri “İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim” sözleriyle ifade eder (MN, s. 1365, 66). Manevi keşifler duâ ile gerçekleştiği gibi maddi keşif ve icatların altında da bir nevi duânın bulunduğunu söyler. Mesela yüz binlerce harikaları ihtiva eden hava zerrelerindeki ilahi kanunu Allah Teâlâ, insanların istifadesine sunmak için, onların fiilî duâlarına karşılık ilham ederek radyo dalgalarının havada intikalini keşfetmelerini sağlamıştır. İnsanlar, bu keşfin dayandığı hava zerresindeki mucizelere, ilahi kanunlara dikkat etmeden radyoyu filan, elektriği falan keşfetti diye aciz insanlara olağanüstü kuvvetler atfetmektedirler. İnsanların radyoyu keşfetmek için yaptığı çalışmalar bir nevi fiilî duâ hükmüne geçmiş, Cenab-ı Hak, bu konuda çalışan insanlara, insanoğlunun faydalanması için, bazı şeyleri ilham ederek bu keşfi yapmalarını temin etmiştir. Bediüzzaman, bu meseleyi şöyle izah eder: “Cenab-ı Hak bu kâinatı, insana lâzım ve lâyık her şeyi içinde halk etmiş bir misafirhanedir; ziyafetler nevinde bazı zaman ve asırlarda gizli kalmış nimetlerini duâ-yı fiilî olan telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyat neticesinde ellerine ihsan eder. Buna karşı şükretmek lâzım gelirken, bir küfran-ı nimet nevinden, âdi, âciz bir insanın icadı, hüneri nazarıyla bakıp, sonra o küllî bir şuur ve ilim ve irade ve rahmet ve ihsanın neticesi olan o harikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip, şuursuz tesadüfe, tabiata ve câmid maddelere havale edip, ahsen-i takvimde olan insaniyetin mahiyetine zıt bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır”. (EL. s. 1862)

b. Kalp ve sözle yapılan duâ
Sözlü duâ, dille yapılabileceği gibi kalple yönelme ve niyetle de gerçekleşir. Bediüzzaman’a göre şuurlu varlıkların kalp ve dille yaptıkları duâların yanı sıra diğer bazı canlıların ses çıkararak yaptıkları yakarışlar da kavlî/sözlü duâdır: “Savt ve sadâlı hayvanatın, meselâ acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır” (MN. s. 1362). Kalbî ve lisanî duâların, istenilen matluba göre değişen bir çok çeşidi vardır. Tevbe ve istiğfar günahların bağışlanması için Cenab-ı Hakk’tan af talebidir; korunma/istiaze, kötülerden ve kötülüklerden O’na sığınma talebidir; münâcât, sıkıntı ve kederden kurtulmak için O’ndan necat/kurtuluş talebidir; ezkâr, O’nun isim ve sıfatlarını anarak, duânın esası olan huzurda olma ve murakabe duygusunun insanın gönlüne yerleştirilmesidir; nihayet gizli-açık, küçük-büyük her hacetimizi Ondan isteme duânın değişik şekilleri ve dereceleridirler. 
Cenab-ı Hakk, kullarının duâlarına fiilen cevap verip istediklerini onlara ikram ettiği gibi bazen veli kullarına ilhamlarla cevap verir. Bediüzzaman Hazretleri, “İbâdının duâlarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir. Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır” (7. Şua) diyerek, ilhamın hikmetlerinden birisinin de duâlara karşılık vermek olduğunu söyler. 
Sonuç Yerine 
Kâinatta her şeyin Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiğini, O’na hamd ile yakardığını “Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm, Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle Seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek hamd ü senâ ederim” (3. Şu’a) şeklinde duâ üslubuyla ifade eder. Kâinatta her varlık Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettikleri gibi kendi mahiyetlerine uygun bir şekilde O’na duâ ederler. Zira her şey varoluşunu ve varlıklarının devamını Hay ve Kayyum olan Allah Teâlâ’ya borçludur. Eşyanın varlığını devam ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu şeyleri onlara veren ise kuşkusuz Hak Teâlâ’dır. Varlıklar, ihtiyaç duydukları şeyleri O Zat-ı Kerim’e ya istidat lisanıyla ya ihtiyaç lisanıyla ya hal ve fiilleriyle ya da sözleriyle bildirirler. Eşya ile Yaratıcı Zat arasındaki alakanın duâ eksenli bu açıklaması bir anda her şeyi anlamlı kılmakta, adeta hadis-i şerifte bildirildiği gibi duâ, bütün kâinatı aynı anda nurlandırmaktadır. 

Teberrüken Münâcât Risalesi’nin bitiş duâsıyla makaleyi bitirelim: “Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Aradîn, yâ Halıkî ve yâ Halık-ı Külli Şey, Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlubumu bana musahhar kıl. Kur’ân’a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nûr’a musahhar yap. Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nûr’a kalbleri ve akılları musahhar kıl. Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mes’ut kıl. Âmin, âmin, âmin…”.


İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
* Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, I-II, Nesil yayınları, İstanbul 2001. 
* Bebek, Adil, Din ve Düşünce Açısından Duâ, İstanbul 1998. 
* Bolay, Süleyman Hayri, E: Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989. 
* Ebu’l-Bekâ, el-Külliyât, Beyrut 1993. 
* Gülen, M. Fethullah, “Duâ”, Işığın Göründüğü Ufuk, ss. 251-257, İstanbul 2000. 
----, Kırık Testi, İstanbul 2002. 
----, “Duâ Zamanı”, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, ss. 132-155, İstanbul 2004. 
* Huxley, Aldous, Kalıcı Felsefe, çev. Latif Boyacı, İstanbul 2003. 
* Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, Beyrut ts. 
* İbn Arabî, İlâhî Aşk, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 1988. 
* Taberânî, Kitâbu’d-Duâ, I-III, Beyrut 1987. 

//////////////////////////////////////////////////


EFENDİMİZ(s.a.v)'in Dua Günlüğü 
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce


 

Kulun yaratıcısı karşısında takındığı tavra, yani O'nun karşısındaki duruşuna ubudiyet denir. Kur’ân buna tesbih, hamd ve secde gibi isimler vermektedir. (Ra'd, 13/13, İsra, 17/44, Nur, 24/41) Bunlar, duanın çeşitleridir. Hatta namaz ibadetini karşılamak üzere kullanılan salât tabirinin anlamı da duadır.(1) Her güzel özellikte olduğu gibi ibâdet ve dua burcunun zirvesindeki Zat (s.a.s.)’ın ifadesiyle ibadetin özü duadır.(2) Diğer bir deyişle, bütün ibadetlerin irca edileceği öz, duadır.
Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz'a yönelip, hâlini arz etmesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi'ne karşı iman, güven ve itimadının bir gereğidir.
Dua sadece bir şeyler istemek demek değildir. Bizi yaratan ve yaşatan Sonsuz Kudret’in sahibi önünde, kendi aczimizi ve hiçliğimizi anlamak, kendi kendimize yeterli olmadığımızı bilmektir. Bizi en iyi bilen Rabbimizin huzurunda iç dünyamızı şerhetmektir.
Dua, dudaktaki sesler ve kelimeler değil, kalpteki iniltiler ile ruhtaki sızılardır. "Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin, muhakkak ki Allah, haddi aşanları sevmez. O'na korkarak ve umarak dua edin." (A'raf, 7/55–56). Ve dua insanın değer ölçüsüdür: "De ki, eğer duanız olmasaydı Rabb'im size değer verir miydi?" (Furkan, 25/77).
Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük lâzımıdır. Aslında yaşadığımız hayat, baştan sona duadan ibarettir. Dua, Rıza-i İlâhî’nin ve cennet yurdunun anahtarıdır. Yine dua, kuldan Rabbe yükselen kulluk nişanı, Rab’den kula inen rahmet simgesidir.(3) Daha doğrusu o, Allah’la kul arasındaki münasebetin tam odak noktasıdır. Dua, imkân âlemi ile lâhut âlemini birleştiren ulvî bir miraçtır. Onun için de en makbul dua mü’minin miracı olan secdede yapılan duadır.(4) Ayrıca dua ve tevekkül hayra meyletmeye büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi şerre meyletmenin önünü keser, tecavüzünü kırar.
Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir. Yani dua, gazabın da paratoneridir. Beşer imkânının tükendiği noktada dua şuuru başlar. Aslında, ona başlangıç ve bitiş noktası tesbit etmek de imkânsızdır. Çünkü insanın duadan müstağni olacak bir anı bulunmamaktadır. O hâlde kul, kendisinden tecellileriyle bir an dûr olmayan Rabb’ine, duadan bir ân dûr olmamalıdır.
Kula bakan yönüyle dua, istemektir. Ne var ki, çoğu zaman istenilecek şeyi isteme şeklini bilemez de, istemede sû-i edepte bulunur. Daha açık bir ifade ile O’nun mutlak iradesini, kendi cüz’î iradesinin -haşa- uydusu olarak görmek ister. Şüphesiz bu tavır ve niyetle yapılan dualar, Allah’la kul arasında râbıta olmaktan uzaktır. 
Her konuda olduğu gibi bu hususta da ona en büyük yardımcı Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i şeriflerdir. Çünkü bize istemeyi veren Zât, nasıl isteyeceğimizi de öğretmiştir. Kendisine en güzel ve en müessir dualar öğretilen kul ise şüphesiz Allah Resulü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’dır. Dua mecmualarına bakıldığında, duada dahi O’na ulaşmanın mümkün olmadığı görülmektedir.(5) Öyle ise O’nun nasıl dua ettiğine bakılmalıdır.
Bundan sonraki satırlarda Efendimizin bir günlük dualarından seçmelerde bulunacağız. Daha geniş dua hazineleri ile karşılaşmak, duanın adabı, çeşitleri, icabet saatleri, büyük şahsiyetlerin duaları, duanın fizik ve metafizik dünyaya nasıl bir tesirinin olduğu vb. birçok konuyu öğrenmek için dua mecmualarına müracaat edilmelidir.

Sabah Kalkınca
Sabah olunca O şu duayı okurdu: 
اللَّهُمَّ إِنِّي أَصْبَحْتُ أُشْهِدُكَ وَأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ وَمَلَائِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ 
“Allah’ım! Ben, şunu ikrar ederek sabahladım: Seni, arşının hamelelerini, meleklerini ve bütün mahlûkatı şahit tutuyorum ki, Sen kendisinden başka ilâh olmayan Allah’sın ve Muhammed Senin kulun ve resûlündür.”(6)
Efendimiz, bütün varlığı, özellikle Allah’a en yakın olan melekleri ve varlığa nezaret eden sekene-i semavatı kendisine şahit tutmakta ve Cenâb-ı Hakk’a arz edeceği hamdini, onların soluklarına katıp öyle arz etmektedir. Efendimizin bu tavrından şu anlaşılıyor: Büyüklerin kapıları çalınırken, evvela tokmağa dokunacak bir el aranmalıdır. O’nun içindir ki Hz. Ömer (r.a.), Medine’de kıtlık olunca, Hz. Abbas (r.a.)’ı elinden tutup bir tepeye çıkarmış, o elleri havaya kaldırarak dua etmiş ve şöyle yalvarmıştı: “Allah’ım! Şu Sana kalkan eller, Sen’in Habibinin amcasının elleridir. Bu el hürmetine yağmur ver!” Ve daha el aşağıya inmeden yağmur yağmaya başlamıştı.”(7) Bu bir Ömer (r.a.) ferasetidir ve dersini, Efendimizin duasına ve yakarışlarına meleklerin soluklarını katmasından almıştır.
Allah Resûlü’nün sabah yaptığı dualar arasında şu da vardır: “Ey semâvât ve yeri yaratan, gayb ve şahâdet âlemini bilen, celâl ve ikram sahibi Allah’ım! Sana şu dünya hayatında bağlılığımı ilân ediyor ve Sen’i buna şahit tutuyorum, Sen şahit olarak yetersin.”(8)
Bu duada Esma-i İlahî’den ‘Fâtır’ isminin kullanılması anlamlıdır. Sanki şöyle denilmektedir: “Gökleri ve yeri fıtrata göre yaratan, onları fıtrat kanunlarına açık hâle getiren Sensin. Bu fıtrat kanunları içinde, tıbbın, fiziğin, kimyanın, astrofiziğin, astronominin kendilerine göre kanunları vardır. Sanki her sabah bu kanunlar yenileniyor ve varlığa açık hale geliyorlar. Bunlara, bu düzeni ve bu temiz çehreyi veren Sensin!”

Elbise Giyerken ve Yemek Yerken
‘Biz’ dâhil bizim zannettiğimiz her şeyin gerçek sahibi şüphesiz Allah’tır. O’nun yardım ve ‘atâ’sı olmadan hiçbir şey kazanmamız mümkün olmayacağı gibi ne nefes alabilir, ne yemek yiyebilir, ne de yürüyebiliriz. Fakat nedense insan ‘benim ve O’nun’ der Allah’ın mülküne ortak olmak ister ve “Ben kazandım, ben elde ettim, ben başardım, şu benim…” diyerek büyük bir gurur, gaflet ve bazen şirk içine düşer. İşte insanlığı böyle bir tehlikeden kurtarmak isteyen Hz. Peygamber (s.a.s.), her nimet karşısında ona uygun bir şekilde dua eder ve tevhidi her çeşidiyle tonlu bir şekilde vurgulardı. Mesela güzel bir elbise giyerken veya yemek yerken şu dualarına şahit olunmaktadır:
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي كَسَانِي هَذَا الثَّوْبَ وَرَزَقَنِيهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّي وَلَا قُوَّةٍ 
"O Allah'a hamdolsun ki, benden herhangi bir havl ve kuvvet olmaksızın bu elbiseyi bana giydirdi ve (bunu) bana rızık olarak verdi."(9)

Yemek Duası
Yemek duası üç kelime ile özetlenebilir: Zikir, fikir, şükür. Yani yemek yemeğe başlamadan "bismillah" der; yemek esnasında kendisine bu nimetleri veren Rezzak-ı Kerimin nimet ve fazlını tefekkür eder, yemekten sonra da şu duayı okur: 
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَطْعَمَنَا وَسَقَانَا وَجَعَلَنَا مُسْلِمِينَ 
"Bizi nimetleriyle yediren, içiren ve bizi Müslüman kılan Allah'a hamd olsun."(10)

Ezandan Sonra
Ezan, günde beş defa okunan ve içeriği İslâm’ın temellerini anlatan; bütün Müslüman topluluklarda aynı cümlelerle okunan adeta semavî bir sofraya yapılan İlahî bir davettir. Bu çağrıyı bize talim eden Kâinatın Efendisi’dir. Öbür tarafta elimizden tutacak da O’dur. Bu noktaya vurgu yapan ve ezandan sonra okunacak şu duayı da yine O bize talim etmiştir:
اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ 
“Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın rabbi olan Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e Vesile’yi ve Fazilet’i lütfet ve O’nu kendisine vadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır.”(11)

Eve Girerken / Çıkarken
Ev hayatının insan için çok önemli bir yeri vardır. Hayatımızın büyük bir kısmı evde geçmektedir. Sadece ihtiyaç nispetinde dışarı çıkar ve sonra tekrar oraya döneriz. Ev halkının yanı sıra, melekler, diğer ruhanîler, gözle gördüğümüz veya göremediğimiz birçok varlık bu mekânı bizimle paylaşır. Ev dinlenme yeri, eğitim yuvası ve mahremiyetler ocağıdır. Orada olup biten şeylerin hep iyilik ve güzellik kuşağında olması bütün toplum hatta insanlık için hayatî öneme sahiptir. Öyle ise her işimizde olduğu gibi eve girerken de Rabbimize sığınmalı ve O’na dayanmalıyız. Efendimiz (s.a.s.) eve girip çıkarken bu muhtevayı taşıyan dualar okurdu. İki tanesini vermekle yetiniyoruz: 
Eve girerken:
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ خَيْرَ الْمَوْلَجِ وَخَيْرَ الْمَخْرَجِ بِسْمِ اللَّهِ وَلَجْنَا وَبِسْمِ اللَّهِ خَرَجْنَا وَعَلَى اللَّهِ رَبِّنَا تَوَكَّلْنَا ثُمَّ لِيُسَلِّمْ عَلَى أَهْلِهِ 
“Allah’ım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. Allah'ın adıyla evimize girer, Allah'ın adıyla çıkarız ve sadece Rabbimize dayanıp güveniriz. Sonra da ev halkına selam versin"(12)
Evden çıkarken:
بِسْمِ اللَّهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ 
"Allah'ın adını anarak (evimden çıkıyorum) ben, Allah'a dayanıp tevekkül ettim. (Her türlü bela, musibet ve olumsuzluklardan uzaklaşmak; hayır ve güzelliklere nail olmak ancak Yüce ve azamet sahibi) Allah’ın havl ve kuvvetiyledir. "(13)

Helâya Girerken
Helâ, banyo, hamam vb. yerler necaset ve pis kokuların bulunduğu mekânlardır. Eskiye nazaran günümüzde temizlik malzemeleri daha çok gelişmiş olmasına rağmen bu mekânların evin diğer yerleri kadar temiz tutulmaları mümkün görünmemektedir. En azından psikolojik açıdan yeterince temiz olmadıkları duygusu hep hâkimdir. Ve insanlara psikolojik açıdan zarar veren, başta cinler olmak üzere, şer ruhlar bu tür yerlerde daha çok bulunurlar, buralar onların hâkimiyet sahasıdır. Hatta bazılarının gıdası necis şeylerdir ve pis kokulardan hoşlanırlar.
İşte bu yerlere girerken zarar görmeden çıkabilmek için Efendimiz (s.a.s.) şu duaları okur ve ümmetine talim buyururdu: 
اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ الْخُبُثِ وَالْخَبَائِثِ 
“Allah’ım! Her türlü pislikten ve pis olan şeylerden (bütün şeytanların şerrinden) sana sığınırım."(14)
Helâdan çıkarken ise şu duayı okurdu:
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنِّي الْأَذَى وَعَافَانِي 
“Benden eziyeti gideren ve afiyet ihsan eden Allah’a hamdolsun.”(15)

Yola Çıkarken
Ne kadar konforlu olursa olsun, her yolculuk beraberinde bazı sıkıntılar taşımaktadır. Her ayrılık acıdır, ister evdeki kediden olsun ister canandan… Ayrıca yolculuklar sürprizlere gebedir, yabancı diyarlarda ne ile karşılaşacağımızı bilemeyiz, gidip dönmemek de var… Geride kalanlar için de ayrılık her zaman acıdır. Hele yolculuğa çıkan evin reisi baba veya temel direği anne ya da evin ciğerpareleri evlatlar ise… Bu ve benzeri durumlardan ötürü her yolculuk bir dua vaktidir. Onun için Efendimiz (s.a.s.) yola çıkmadan dua ettiği gibi, yolculuk boyunca veya oraya vardıktan sonra ya da nahoş bir durumla karşılaşınca, hatta bir yüksekliğe çıktığında veya indiğinde çeşitli dualar etmiştir. Biz sadece yolculuğa çıkmadan yaptığı dualardan birini kaydetmek istiyoruz: “Üç defa ‘elhamdülillah’, üç defa ‘Allahu ekber’ der sonra şu dua ayetini okur: 
َ سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُون 
“Bu (vasıtayı) bizim hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir, yoksa biz buna takat getiremez, güç yetiremezdik. Biz elbette Rabbimize dönmekteyiz.” (Zuhruf, 43/13–14) 
اللَّهُمَّ أَنْتَ الصَّاحِبُ فِي السَّفَرِ وَالْخَلِيفَةُ فِي الْأَهْلِ اللَّهُمَّ ازْوِ لَنَا الْأَرْضَ وَهَوِّنْ عَلَيْنَا السَّفَرَ 
“Allah'ın adıyla. Allah’ım! Yolculukta arkadaş, ailede vekil Sensin. Allah’ım! Bu seferimizde Senden birr u takva ve razı olduğun ameller istiyoruz. Allah’ım! Bu yolculuğun uzaklığını bize yaklaştır ve onu kolaylaştır.”(16)


 

EFENDİMİZ(s.a.v)'in Dua Günlüğü 
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce


 

Aksırma / Hapşırma Esnasında
Tabiatımız icabı karşılaştığımız olaylardan biri de hapşırmadır. Yalnızken veya başkasının yanında, ya da başkası bizim yanımızda böyle bir durumla karşılaşabilir ve kaçınılmaz olarak sesli olduğundan etraftakiler duyar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu durumda hapşıranın nasıl dua edeceğini ve yanındakilerin ona nasıl mukabelede bulunacağını uygulamalı bir şekilde göstermiş, bu şekilde davranmayanları da ikaz etmiştir. Dua ve cevabı kısaca şu şekildedir: 
Aksıran kimsenin; ‘Elhamdulilllah’ "Allah'a hamd olsun" demesi, onu işiten kimsenin de: ‘Yerhamukellah’ "Allah sana merhamet etsin" demesi gerekir. Aksıran kişi, kendisine ‘Yerhamukeallah’ denildiğini duyunca: ‘yehdiyekumullah ve yüslihu balekum’ "Allah bize ve size hidayet versin" veya "Yehdikumullahu ve yuslihu balekum" "Allah, size hidayet etsin ve işlerinizi düzeltsin" demelidir.(17)

Namazdan Sonra / Tesbihât
Duanın kabule en yakın olduğu zaman dilimlerinin ilk sıralarında, farz namazların hemen arkasında yer alan vakit yer almaktadır. Zira kişi dinin direği olan namazla günahlarından arınmış, secdeleriyle Rabbine en yakın yere ulaşmış, duygu yüklü bir ruh atmosferine girmiş ve henüz günah işlemeye fırsat bulamamıştır. Bu durumu elbette iyi değerlendirmek gerekir. Yapılacak en güzel şey, değer ölçümüz olan duaya sarılmak ve evrensel koroya katılıp Rabbimizi tesbih etmektir. İşte ilk dönemlerden günümüze kadar uygulanan namaz tesbihâtı, tesbih, hamd, tekbir, salâvat, esma-i hüsna gibi dua ve zikrin değişik şekil ve unsurlarının yanında, başlı başına bağımsız bir dua kısmını da ihtiva etmesiyle yapılacak bu en güzel işin tanzim edilmiş şeklidir. Tesbihat genelde bilindiği ve konuyla ilgili mecmualar tertip edildiği için fazla teferruata girmek istemiyoruz. 

Akşam Olduğunda
Güneş doğarken, sabahın ilk vakitlerini değişik dualarla taçlandıran Allah Resulü, güneş batarken ve ortalığa karanlık çökerken de dua ederdi. Adetâ bu dualar O’nun gündüzünün ve gecesinin kandilleri olurdu. Ve O, kandilleri yakmayı hiç ihmal etmezdi. Ezcümle şöyle derdi:
اللَّهُمَّ إِنِّي أَصْبَحْتُ أُشْهِدُكَ وَأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ وَمَلَائِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ 
“Allah’ım! Sen’den başka ilah olmadığına, birliğine ve şerikin olmadığına ve Muhammed’in Sen’in kulun ve Rasulün olduğuna, Sen’i, hamele-i arşını, meleklerini ve bütün mahlukâtını şahit tutarak akşamladım.”(18)

Uykudan Önce
Uyku ölümün küçük kardeşidir.(19) İnsan uykuya girerken bu şuur içinde girmelidir. Zira bu göz kapayış, onun için dünyaya ait bir son olabilir. Öyle ise yatağa gafletle değil, uyanık bir şuur ve dikkatle girmelidir.
Allah Resulü (s.a.s.) yatağa girmeden evvel çoğu zaman şunları okurdu: Bakara sûresinin baş kısmı ve son üç âyeti (amenerrasulü)(20), Âyet’el-Kürsî(21), Yâsîn sûresi(22), Secde sûresi(23) ve Mülk sûresi.(24) Ardından üçer defa olmak üzere İhlas ve Muavvizeteyn sûrelerini ve bir defa da Kâfirûn sûresini okur(25); sonra da ellerini birleştirerek avucuna üfürür ve ellerini vücudunun ulaşabildiği her noktaya sürerdi.(26) Başka dualar da okuduğu hadis kitaplarında rivayet edilmektedir.
Yatağına girdikten sonra da 33 defa ‘Sübhanallah’, 33 defa ‘Elhamdülillah’ ve 33 (bir rivayette 34) defa ‘Allahu ekber’ der ardından da birçok dua okurlardı.(27) Bu dualardan birisi de şudur:
اَللَّهُمَّ أَسْلَمْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ لَا مَلْجَأَ وَلَا مَنْجَا مِنْكَ إِلَّا إِلَيْكَ اللَّهُمَّ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ
"Yüzümü Sana çeviriyor ve işlerimi Sana havale ediyorum. Hem korkarak hem de ümit ederek sırtımı Sana dayıyorum. Senden ancak yine Sana sığınılır, başka sığınak yoktur. Allah’ım! İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin Nebî’ye îmân ettim.”(28)

Gece ve Seher Vakti
Dua, hemen her yer, zaman ve pozisyonda yapılabilir. Ancak Kur’ân ve hadiste, seher vakitlerinde dua ve istiğfarda bulunulması tavsiye ve teşvik edilmiştir. Cennet ehli ve öte dünya nimetlerine nail olanlar anlatılırken bu durum, özellikle hatırlatılmıştır. "Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için (mallarını) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri (Allah görmektedir)" (Al-i İmran, 3/17) "(Cennetlikler) geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi." (Zariyat, 51/17–18) 
Seherlerin dua için tercih edilmeleri bazı sebeplere dayanmaktadır. Sükûnet ve müsbet duygu yoğunluğunun yanı sıra, o saatlerde Rabb'in dünya semasına nüzûl buyurması ve her gece var olan icabet saati, tercih edici faktörlerin başında gelmektedir. Gecenin belli bir saatinden sonra, uyku ve rahatını terk edip namaz kılan, Kur’ân okuyan ve günahlarına gözyaşı döken mü'minin kalbi yumuşamış ve dua fırsatını yakalamıştır. Nitekim Rahmet nebisi, "Kalbiniz merhametle yumuşadığı zaman dua etme fırsatını kaçırmayın. Çünkü kalp yumuşaklığı Allah'ın rahmetindendir"(29) buyurmaktadır. Zaten insana düşen, İlahî rahmet ve merhamete davetiye çıkarmak, rahmet kapısını çalmak, yani dua etmektir. Şems-i Tebrizî (645/1247) şöyle diyor: "Rahmet deryası daima coşmak, dalgalanmak ister. Bunu yapacak olan da senin yalvarman, ağlayıp feryad etmendir. Senin gamının bulutları gelmeyince İlahî marifetin deryası dalgalanmaz, coşup köpürmez."(30) İşte gece ibadetini takip eden seher vakti, böyle bir fırsatın doğduğu an, yani rahmet kapısını çalmanın tam zamanıdır. 
Peygamber Efendimiz teheccüd namazı için kalkışını şu duâ ile süslerdi:
اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ قَيِّمُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ 
“Allah’ım! Sana hamdolsun. Sen semâları, yeri ve içindekileri ayakta tutan ‘Kayyûm’sun. Sana hamdolsun. Sen semâların, yerin ve içindekilerin hakiki sahibi olan Melik’sin. Sana hamdolsun, Sen semâların, yerin ve içindekilerin Nûrusun….”(31)
Geceleri, gıyaplarında, ashabına dua etmeyi de ihmal etmezdi. Gıyabında başkası için yapılan dua kişiye günahsız dille dua etme şeklinde nitelendirilmiştir. Günah işleyen kimseye gıyabında dua edilirse, o kimse günahsız bir dille dua etmiş olur. Çünkü dua eden, işlenen günahtan sorumlu değildir. Ebû Said el-Hudrî (r.a.), "Bir gün, akşamdan sabah fecir doğuncaya kadar Resülullah (s.a.s.)'ın gece ibadetini gözledim. "Allah'ım! Osman b. Affan... Ben ondan razıyım." diye dua ettiğini gördüm," diyor.(32) Enes b. Malik de geceleri birbirlerine şöyle dua ettiklerini söyler: "Allah size iyi kişilerin namazını ihsan etsin. Onlar ki, gece ibadet eder, gündüz oruç tutar ve günah işlemezler."(33)

Sonuç
Bu kısımda Peygamber Efendimiz (s.a.s.) in günün her saatine yayılan ve bazen sayıları yüzleri aşan tevbe ve istiğfarlarından söz etmek istiyoruz. Bilindiği gibi -eğer varsa- O’nun gelmiş geçmiş bütün günahları affedilmişti (Fetih, 48/2). Buna rağmen gün içinde sık sık tevbe istiğfar eder ve “Allah’ım! Bana mağfiret ve merhamet et, şüphesiz Sen merhametlilerin en merhametlisisin” derdi. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Gerçek şu ki, bazen kalbime bulanıklık çöküyor. Ve şüphesiz ki ben, Allah'a günde yüz defa istiğfar ederim."(34) Bu hadis-i şerif şu şekilde yorumlanmıştır:
1. Efendimiz (s.a.s.) manevî derecelerinde devamlı yükselmekteydi; bir makamdan daha üst makamlara yükseldikçe, evvelki makamdan ötürü istiğfar ederdi. 
2. Kul ubudiyet makamlarından hangisinde bulunursa bulunsun, onun bu hali, Allah'ın kibriya ve celaliyle karşılaştırıldığında yeterli değildir. İşte Cenab-ı Hakk’ın Efendimize hitaben "Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve hem kendi günahların hem de mümin erkek ve mümin kadınların günahları için istiğfar et!" (Muhammed, 47/19) buyurmasındaki sır da budur. Zira Efendimizin makamları ne kadar yüksek olsa da, kendisine devamlı olarak daha yüksek makamlar gösterilmekte ve O, önceki makamların Allah’a karşı lâyık bir kulluk makamı olmadığını anlayarak devamlı istiğfar etmekteydi. 
Efendimizin bu durumu bizleri tevbe ve istiğfara teşvik etmenin yanında O’nun müstesna konumuna uygun bir şekilde yorumlanması gerekir.
* Y. Y. Ü İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
ayuce@yeniumit.com.tr



DİPNOTLAR
1. Cürcanî, Ta'rifat, Tesbih md.
2. Tirmizî, Daavat, 1.
3. Deylemî, el-Firdevs, II, 224.
4. Müslim, Salat, 215; Nesaî, Mevakit, 35.
5. F. Gülen, Sosuz Nur, II, 252. 
6. Ebû Davud, Edep, 101; Tirmizî, Daavat, 79.
7. Kenzu’l-Ummal, XIII, 504. 
8. Müsned, I, 412.
9. Ebu Davud, L;bas, 11.
10. Ebû Davud, At'ime:15.
11. Buharî, Ezân, 8.
12. Ebû Davud, Edeb, 112.
13. Tirmizî, Daavat, 34.
14. İbn Mace, Taharet, 9.
15. İbn Mace, Taharet, 10.
16. Müslim, Hacc, 425; Tirmizî, Daavat, 41.
17. Buharî, Edep, 125.
18. Ebû Davud, Edep, 101.
19. Ebû Nuaym Hilye, VII, 90.
20. Darimî, Fezailu’l-Kur’an, 14.
21. Tirmizî, Fezailu’l-Kur’an, 2.
22. Mecmau’z-Zevaid, VII, 97. 
23. Tirmizî, Fezailu’l-Kur’an, 8.
24. Tirmizî, Fezailu’l-Kur’an, 8.
25. Ebû Davud, Edep, 108; Tirmizî, Daavat, 22.
26. Tirmizî, Daavat, 21.
27. Buharî, Daavat, 11; Müslim, Zikir, 80.
28. Buharî, Daavat, 6–7; Tirmizî, Daavat, 16.
29. Aclûnî, Keşfu'l- Hafa, I, 149; Ayrıca bkz. Sühreverdî, Avarifu'l- Maarif, 22. bab, s. 224.
30. Şems-i Tebrizî, Makalat, I, 351:
31. Buharî, Teheccüd, 1; Müsned, I, 358.
32. Ebû Ca'fer Ahmet et- Taberî, er-Riyadu'n- Nedire fi Menakibi'l- Aşere, III, 29.
33. Ebû Nuaym, Hilye, II, 34.
34. Müslim, Zikir: 41; Ebû Davud, Vitr: 26. 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

DUÂ'NIN FAZİLETİ 
Prof. Dr. Davut Aydüz


 


 

DUANIN FAZİLETİ
Davut Aydüz

İbadetin özü olan duanın, yeri ve zamanı olmadığı için, her yerde ve her zaman duâ etme.. Sokakta, otomobilde, trende, büroda, okulda, fabrikada, evde, camide, Ka'be'de vs. duâ etme.. Devamlı dua etme ve bunu i'tiyat haline getirme... Fakat duâda mühim olan, kulun kendisine düşen vazifeyi yaptıktan sonra Allah'tan istemesidir. Yani duâ edip birşeyler isterken eli kolu bağlı durmama. Sebeblere mürâcaat etme. Zira Allah, tembele değil, canla başla çalışana, ısrarla isteyene verir. Hz.Peygamber (s.a.v.)'in; "Cennette kendisiyle komşu olmak isteyen kimseye: Çok secde etmekle bana yardımcı ol" demesinde bunu görebiliriz.
Ayrıca, duâ ederken uyanık bir gönül ile duâ etme... Söylenen her kelimenin kalpte yerini bulması... Himmeti âlî tutup Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için de duâ etme... -İnsan, kendi çocuğu suya düştüğü ve boğulmak üzere iken, nasıl heyecan ve hafakanlar içinde kalıyorsa- aynen öyle , dünyanın dört bir tarafında garip, çilekeş ve mazlum Ummet-i Muhammed (s.a.v.) için de öyle duâ etme... duaların kabûlüne vesile olacaktır.

DUA İBADETTİR:
Nu'man b. Beşîr'in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Duâ ibâdettir" buyurdular ve sonra da şu âyeti okudular:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
"Rabbiniz buyurdu ki: Bana duâ edin, duânıza icâbet edeyim. Kibirlerinden Bana ibâdet etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 40/60) (1).
Başka bir rivâyete göre; "Duâ ibâdetin özüdür"'(2), Allah yanında duâdan daha değerli birşey yoktur. Çünkü "duâ, dinin direği, semâvât ve arzın nûru ve mü'minin silâhıdır" (3). "Duâ eden bir kimse helak olmaz" (4). Allah kendisine duâ edilmesi ve duâda ısrar edilmesinden hoşlanır, "Kendisine duâ etmeyene de gazâb eder' (5).
Allah Teâlâ'nın, Yûnus aleyhisselam hakkında Kur'an'da bahsettiği de buna benzemektedir. Yûnus (a.s.), anlatmış olduğu şeyleri kavmi dinlemediği için, kavmine kızarak onların arasından Rabb'inin izni olmadan çıktı ve yüklü bir gemiye bindi. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tesbîti için gemidekiler kur'a çektiler. Kur'an'ın ifâdesiyle, "Kur'a çekti, (kur'a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu" (Sâffât, 37/141). 
"(Yûnus (a.s.) Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize atıldı) balık onu yuttu" (Sâffât, 37/142). Cenâb-ı Hak Yûnus (a.s.)'ı, bu izinsiz çıkışından dolayı şiddetli bir gazab ile levmetti (kınadı). Çünkü Yûnus (a.s.)'ın, kavminin ezâlarına karşı sabretmesi gerekiyordu.
Yûnus (a.s.), iç içe üç karanlık içinde Rabbine duâ etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı. Yûnus (a.s.) duâsında; 
لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
"Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum" (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı. Allah Teâlâ da;
"Biz de onun duâsını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte Biz, inananları böyle kurtarırız" (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yûnus (a.s.)'ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah'ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi:
"Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı" (Sâffât, 37/143-144).
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir hadislerinde; "Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yûnus gibi duâ ederse, Allah onun duasına cevap verir. O duâ da 
لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ duâsıdır" (6). 
Öyleyse, "sıkıntılı anında Allah'ın, duâsını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah'a çok duâ etsin" (7).
"Bir müslüman, istediği şey günah olmamak ve sıla-ı rahmi kesmeyi istememek şartıyla duâ ederse, kendisi için üç haslet meydana gelir; ya Allah onu istediği şeyi hemen verir, veya (mükâfatını) âhirette vermek için saklar, veyahut yaptığı duâ kadarıyla, başına gelecek kötülükten onu muhafaza eder." Sahabe-i kirâm; "O zaman biz de çok duâ ederiz", dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurdular: "Siz isteyebildiğiniz kadar isteyin, çünkü Allah'ın rahmet hazinesi sizin istediklerinizden daha çoktur" (8).
Bir kimse duâ kapısını açar ve duânın tadını alırsa; onun için hayır, rahmet ve icâbet kapısı açılır. Hz.Ömer (r.a.) şöyle demektedir; "Ben duâmın kabul edilip edilmemesinin ızdırabını çekmiyorum, duâya devam edememenin ızdırabını çekiyorum. Çünkü, duâya devam edebilirsem, istediğim bana verilecektir." Bununla ilgili olarak şöyle bir söz söylenmektedir; "Ey insanoğlu! Efendinin kapısını bıkmadan, usanmadan çaldığın için, istediğin sana verilmiştir, hakkında mübârek olsun."
İnsanın, duâsının kabûlünde aceleci olmaması ve kabul olmadı diye duâ etmeyi bırakmaması gerekir. Nitekim, Buharî ve Müslim'in beraberce rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerifte: "Sizden biriniz duânızda acele edip; "Duâ ettim sonra yine duâ ettim, fakat duâma cevap verilmedi" demedikçe duâsı kabul edilir" (9), buyurulmuştur.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "Birçok defa duâ ediyoruz kabul olmuyor. Halbuki, âyet umûmîdir, her duâya cevap var?" Buna şöyle cevap verilir:
Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her duâ için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem her istenileni vermek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine tâbidir. Meselâ, hasta bir çocuk feryâd eder: "Ey doktor! Bana bak. Doktor: Buyrun diye cevap verir. Çocuk: Şu ilacı ver bana der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Allah Teâlâ; Hakîm-i mutlak, hâzır, nâzır olduğu için kulun duâsına cevap verir. Yalnızlık ve kimsesizliğini duasının cevabıyla ortadan kaldırır. Fakat, insanın hevâ ve heveslerinin istikâmetinde değil, belki hikmet-i Rabbâniyye'nin iktizâsıyla, ya istediğini veya daha iyisini verir, veya hiç vermez. Hem duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyyetin ise meyveleri âhirette verilir. Dünyevî maksadlar ise, o nevî duâ ve ibâdetin vakitleridir."
İbâdetin en faziletlisi, duâdan sonra tehlikenin, zorluğun gitmesini beklemektir. Hadîs-i şerîfte: “Ya zel celali vel ikram” diyerek "Beklemeye devam edin" buyurulmaktadır (10).
Duâ, meyveli bir ağaç ve kişinin kendisinin sakladığı bir hazîne gibidir. Yani ağacın üzerindeki meyve de, yere düşen meyve de sahibinindir. Gizlediği yerde duran para da, oradan aldığı ve cebindeki para da hazine sahibinindir. Aynen öyle de; duâ edenin istediği şey, kendisine verilse de kendisi için büyük bir mutluluk, istediği şey bu dünyada verilmeyip âhirette verilse de, duâ eden için büyük bir saadettir.

DUA KADERİ GERİ ÇEVİRİR Mİ?
Hadîs-i şerife göre duâ; insanın başına gelen belâyı gelmeden önce de, geldikten sonra da defeder (11). Ayrıca diğer bir hadîste Hz.Peygamber (s.a.v.): "Kaderi ancak duâ geriye çevirebilir, ömrü de ancak iyilikler arttırabilir. Kul, işlemiş olduğu günahlarla kendisini rızıktan mahrum eder" (12) buyurmuşlardır.
Peygamberimiz (s.a.v.) Şâfiîlerin okuduğu kunut duâsında: "Ya Rabbi! Bizi koru ve hakkımızda hükmettiğin şeyin şerrini bizden gider" diye duâ etmişlerdir. Eğer duâ, kaza ve kaderin geri çevrilmesinde bir sebep olmasaydı, Peygamberimiz böyle duâ etmez ve ümmetine de öğretmezdi.
Mürsel olarak rivâyet edilen bir diğer hadîs-i şerifte Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle buyururlar: "Mallarınızı zekâtla muhafaza ediniz, hastalıklarınızı sadakayla tedâvî ediniz, üzerinize gelen belâ dalgalarını duâ ve tazarrû ile defediniz" (13).
İbn Abbas'ın rivâyet ettiği bir hadîste de, Peygamber Efendimiz İbn Abbas'a şöyle nasihatta bulunurlar: "Rahat ve bolluk anında Allah'ı bil ki, şiddet ve sıkıntı anında da Allah seni bilsin. Bir şey istediğinde, Allah'tan iste. Yardım talep ettiğinde de Allah'tan yardım talep et" (14).
Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah'a duâ etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine duâ ettiği zaman melekler; "Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allahım, onun duâsını kabul et" derler. Bundan dolayı seleften bazıları şöyle duâ etmişlerdir:
"Ya Rabbi! Ben duâ etmekle emrolundum ve bana, duâma cevap verileceği vadedildi. Senin emrettiğin gibi Sana duâ ediyor ve Senden istiyorum. Vadettiğin gibi duâma icâbet et."
Duâ etmenin en makbul şekli, ihsan mertebesidir ki, o da kişinin; Allah'ı görüyor gibi O'na duâ etmesi ve duâsını Allah'ın işittiğine inanmasıdır.

DUANIN ADABI
Duâ'nın birçok âdâbı vardır ki, duâ edenin bu âdâba riâyet etmesi gerekir. Çünkü edepten mahrum olan, lutf-u ilâhîden de mahrum olur.
1. Duâ edileceği vakit istiğfar ile manevî temizlenmeli.
2. Duâ'ya başta, Allah'a hamd ü senâ ve peygamber Efendimize salât ü selâm ile başlamalı. Bundan sonra istekleri için duâ etmeli ve sonunda yine makbûl bir duâ olan salavât-ı şerîfeyi şefaatçi gibi zikretmeli. Çünkü, iki makbûl duânın ortasındaki bir duâ makbul olur.
Hz.Peygamber (s.a.v.), Allah'a hamdetmeden ve kendisine salat ü selâm söylemeden duâ eden bir kişiyi işitince: "Şu kişi acele etti" dedi ve onu çağırarak: "Sizden biriniz duâ ettiğinde; Rabbine hamd ü senâ ve Peygamberine salât ü selâm ile başlasın. Ondan sonra da, hâceti için duâ etsin" (15) buyurdular. Çünkü vesileler, istenilen şeylerden önce getirilir. Allah Teâlâ: "Allah'a (yaklaşmaya) vesîle (yol) arayın" (Mâide, 5/35) buyurmaktadır. Duâda, Allah'a hamd ü sena etmek ve Rasûlü'ne salât ü selâmı önce zikretmek en iyi vesiledir. Ancak bu vesilelerle duâ, Allah'a yükselir.
3. Yiyip içtiği şeylerin helâl olmasına dikkat etmek: Peygamberimiz (s.a.v.), uzun bir yolculuk esnasında, saçları dağılmış, toz toprak içinde kalmış ve ellerini semâya kaldırıp: "Ya Rabbi! Ya Rabbi!" diye duâ eden bir adamdan bahsederek: "Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiş bir kimsenin duâsı nasıl kabul olunur ki!" (16) buyurdular. Hadîsteki kişi ve benzeri kimseler, kendi elleriyle duâlarının makbul olma yolunu kapatmışlardır.
Rivâyete göre, Sa'd b. Ebî Vakkâs Hz. Peygamber (s.a.v.)'e: "Ya Rasûlallah! Allah'a duâ et de duâsı kabul edilenlerden olayım" deyince, Peygamberimiz (s.a.v.): "Ey Sa'd! Helâl ye ki, duâsı kabul edilenlerden olasın" (17) buyurmuşlardır.
5. Duâ'da elleri kaldırmak. Çünkü elleri kaldırmada, kulluğu izhâr etme ve her hâlinde Allah'a ihtiyacı olduğunu ifâde etme vardır. Hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Rabbiniz Hayy ve çok ikrâm edicidir, kulu ellerini kaldırıp Kendisine duâ ettiğinde onları boş çevirmekten hayâ eder" (18).
5. Kur'an'da ve hadîslerde geçen me'sûr duâlarla duâ etmek.
6. İhlâs, huşû ve huzûr-u kalp ile duâ etmek.
7. Namazın sonlarında, bilhassa sabah namazından sonra duâ etmek.
8. Mübârek yerlerde, husûsan mescidlerde duâ etmek.
9. Cuma günü, husûsan sâat-i icâbede duâ etmek. Hem şuhûr-u selâsede (üç aylarda), husûsan meşhûr gecelerde, hem Ramazanda, husûsan kadir gecesinde yapılan duâların kabûl olması rahmet-i ilâhiyyeden kuvvetle ümîd edilir.
10. Duâsının kabûl edileceğine kesin bir şekilde inanarak duâ etmek.
11. Secdede duâ etmek. Evet, secdede hârika bir sır vardır. Hadîs-i şerifte: "Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır. Secdede çok duâ edin. Çünkü, duânın kabûl edilme ihtimâli daha çoktur" (19). Secdede (Kur'an'da ve meşhûr hadîslerde olmak şartıyla) dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlar ve dünya ve âhiretin salâhı için duâ edilebilir.

DUANIN FAYDALARI
Duâ eden kimsenin hâli, evlâd u iyâli islah olur, malı da bereketlenir. Kendisi de sâlih amel işlemeye muvaffak olur. Her türlü hâli ve her türlü ihtiyâcı için Allah'a duâ edip yalvaran kimseye, duâda büyük bir haz ve nasîp vardır. Çünkü ona, annesi, babası ve diğer insanlar sâlih amelde bulunması için duâ ederler. Fakat, duâdan nasibi olmayan, münâcât lezzetini tadmayan ve Rabbine duâ ve ibâdet etmekten kaçınan, tekebbür eden kişiler hayırdan, Allah'a yaklaşmaktan ve O'nun sevgisini kazanmaktan mahrum sayılırlar. Böyle kişiler, kendilerine ve duâlarına cevap verilecek rahmet kapılarını kapatmış olurlar. Çünkü, duâ etme lezzetinin kalpten çıkarılması, bir şahsın -kendisi farkında olmadığı halde- cezâlandırıldığı en şiddetli bir cezâdır.
Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur:
"Kullarım, sana Benden sorarsa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ edince, duâ edenin duâsına icâbet ederim. O halde onlar da Benim da'vetime (itaatle) icâbet ve Bana îman (da devam) etsinler. Tâki (o sayede) doğru yola ulaşmış olalar" (Bakara, 2/186).
Bu âyetin nâzil olmasının sebebi şu hâdisedir: "Birtakım insanlar Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelerek, Ya Rasûlallah! Rabbimiz bize yakın mı, uzak mı? Yakınsa fısıltı ile, uzaksa yüksek sesle duâ edelim" dediler, bunun üzerine Allah Teâlâ da bu âyeti indirdi (20).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir seferde ashâbıyla birlikte giderlerken, yüksek yerlere gelince ashâb, yüksek sesle "Allahü Ekber" ve "Lâ ilâhe illallah" dediler. Bunun üzerine Hz.Peygamber: "Ey insanlar! Kendinize acıyın ve seslerinizi böyle yükseltmeyin. Çünkü siz, sağır ve gâib olan Birisine duâ etmiyorsunuz. Siz, sizinle beraber olan, herşeyi işiten ve size yakın olan Birisine duâ ediyorsunuz" (21) buyurur.

SONSÖZ
İbadetin özü olan duânın, yeri ve zamanı olmadığı için, her yerde ve her zaman duâ etme.. Sokakta, otomobilde, trende, büroda, okulda, fabrikada, evde, camide, Ka'be'de vs. duâ etme.. Devamlı duâ etme ve bunu i'tiyat haline getirme... Fakat duâda mühim olan, kulun kendisine düşen vazifeyi yaptıktan sonra Allah'tan istemesidir. Yani duâ edip birşeyler isterken eli kolu bağlı durmama. Sebeblere müracaat etme. Zira Allah, tembele değil, canla başla çalışana, ısrarla isteyene verir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in; "Cennette kendisiyle komşu olmak isteyen kimseye: Çok secde etmekle bana yardımcı ol" (22) demesinde bunu görebiliriz.
Ayrıca, duâ ederken uyanık bir gönül ile duâ etme... Söylenen her kelimenin kalpte yerini bulması... Himmeti âlî tutup Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için de duâ etme... -İnsan, kendi çocuğu suya düştüğü ve boğulmak üzere iken, nasıl heyecan ve hafakanlar içinde kalıyorsa- aynen öyle de, dünyanın dört bir tarafında garip, çilekeş ve mazlum Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için de öyle duâ etme.. duâların kabulüne vesile olacaktır.


Dipnotlar:
(l)Tirmizî, Medîne 1978, Daâvât 2; İbnMâce, Beyrut 1975, Duâ 1; Müsned, Beyrut 1985, IV, 267, 271, 276.
(2) Tirmizî Daâvât 1; Kenzu'l-Ummâl, Beyrut 1985, II, 62.
(3) Kenzu'l Ummâl, a.yer. (4)Kenzu'l-Ummâl,II, 66.
(5) Tirmizî, Daâvât 2; Kenzu'l-Ummâl, II, 63.
(6) Tirmizî, Daâvât 82.
(7) Tirmizî, Daâvât 9.
(8) Tirmizî, a. yer; Kenzu'l-Ummâl, II, 70.
(9) Buharı, İstanbul 1897, Daâvât 22; Müslim, 1955, Duâ 25.
(10) Müstedrek, Beyrut tarihsiz, 1,499.
(11) Kenzu'l-Ummâl, 11,63.
(12) Müstedrek, 1,492-493; Kenzu'l-Ummâl, II, 62.
(13) Merâsil-i Ebî Dâvûd, Beyrut 1988, s.128; et-Tergîb ve't-Terhîb, Beyrut 1968,1,520.
(14) Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 59; Müstedrek, 111,541.
(15) Ebû Dâvûd, İstanbul, Daâvât 66.
(16) Müslim, Zekât 65.
(17) İhyâu Ulûmi'd-Dîn, İstanbul 1974, (trc. A.Serdaroğlu) 11,235.
(18) İbn Mâce, Duâ 13; Kenzu'l-Ummâl 11,63.
(19) Müslim, Salât 207,215.
(20) el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1985,11,308. (21)Buhârî, Cihad 131.
(22) Müslim, Salât 226. 

///////////////////////////////////////////////////

 

Dua 
Niyazi Mısrî


 

Ey kudret ıssı Pâdişâh lûtfeyle açıver yolum 
Bağlandı her yanım Şehâ lûtfeyle açıver yolum

Şol ism-i zâtın hakkıçün cümle sıfatın hakkıçün 
İzz u sânın hakkıçün lûtfeyle açıver yolum

Ol ism-i âzam hakkıçün ol nûr-ı ekrem hakkıçün 
Ol Fahr-ı âlem hakkıçün lûtfeyle açıver yolum

Lûtfunlü ihsan eyledin yaslınla handan eyledin 
Hicrinle hayran eyledin lûtfeyle açıver yolum

Saldın şikâre çün beni Adem olup bulam Seni 
Bağladı dünyâ-yı denî lûtfeyle açıver yolum

Şaşırdı bizi nefs-i bed eyledi hep yolları set 
Ey lûtfu çok Senden meded lûtfeyle açıver yolum

Bu cân yine vuslat diler Sen şah ile vahdet diler 
Varmağa dil nusret diler lûtfeyle açıver yolum

Her kande kâmil görürüz bakıp ana yerinürüz 
Dönüp Sana yalvarırız lûtfeyle açıver yolum

Kavilde n 'olayârına kim Sana doğru yol bula 
Sensin kamu derde deva lûtfeyte açıver yolum

Zikrin enîs et bu dik erişe tâ dilden dile 
Yol göstere ilden ile lûtfeyle açıver yolum

N'itsün Niyazi derd-mend etmiş anâsır kayd ü bend 
Bilmem ilâhî gayri fend lûtfeyle açıver yolum

/////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

DUANIN DİNİMİZDEKİ YERİ ve ÖNEMİ 
Prof. Dr. Davut Aydüz


 

Dua Nedir?

Dua; Arapça bir kelime olup, seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, yardım talep etmek, Allah’a yalvarmak, O’ndan dilekte bulunmak, O’na yakarmak, demektir.

‘Dua’ , küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Yani dua; Allah ile kul arasında küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir istek ve yalvarmadır. 

Kavram olarak ‘dua’, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve saygı duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. İnsan; ihtiyacı olan herhangi bir şeyi elde etmeye istekli olmasına rağmen ona ulaşmada âciz, güçsüz ve yetersiz olduğunu, Rabbinin ise duasını işiteceğini ve isterse ihtiyacını gidereceğini bilir. Çünkü insan; fâni, sınırlı, zayıf, arzu ve ihtiyaçlarla kuşatılmış bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah ise; yaratıcıdır, gücü sonsuz, rahmeti geniş ve iyilikleri boldur. “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ise yalnızca O’dur.” (Fâtır, 35/15) meâlindeki âyetin de işaret ettiği gibi dua; insanın Allah karşısında kendi küçüklüğünün ve çaresizliğinin bilincinde olarak O’ndan bir şeyler istemesidir. 

‘Dua’da asıl hedef kulun kendi durumunu Allah’a arz etmesi (sunması) olduğuna göre; bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arz eder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam’dan yardım, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah’a bağlılığı ve teslimiyetidir.1

Dua, ibadetin en büyüğüdür. Nitekim hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ “Dua ibadetin tâ kendisidir.” veya اَلْدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ “Dua ibadetin özüdür, iliğidir.”2 buyurmaktadır. Bu açıdan dua ederken, sanki namaz kılıyor gibi tam bir bağlılık ile kendimizi vererek dua etmeliyiz. Zaten şu ayet de bu duruma işaret etmektedir: “Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin.” (A’raf, 7/55)

Evet dua, ibadetin özü, kulluğun bir parçasıdır. Duası olmayan kimsenin Allah nazarında değeri yok tur. Çünkü ayet-i kerimede, dua etmeye tenezzül etmeyen kâfirlere hitaben, mü’minlerin onlar gibi olmaması istenerek açıkça şöyle buyurulmaktadır: “De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkan, 25/77)

Burada dikkat çekilen husus, dua etmeyenlerin değersizlikleri ve Allah katında onların önemsenecek bir taraflarının olmadığıdır. İster insan olsun ister hayvan, bütün varlıklar, kendilerine has bir dille dua ederler. Ancak hal dili ile dua etmek ve fıtrat diliyle Allah’ı anmak, daha çok hayvanlara ve dilinden anlamadığımız diğer varlıklara aittir. Bildiğimiz ve anladığımız bir dille dua etmek ise sadece insanlara ve cinlere mahsustur.

Bu yüzden özellikle, insan hayatında duanın önemli bir yeri vardır. İnsan bilerek veya bilmeyerek, günün her saatinde, hatta her anında, azaları ve organlarının diliyle dua etmektedir. Bilinçli olarak, kasten yapılan dua ise, bir ibadet olmasının yanı sıra birtakım rahatsızlıklardan da kurtulmaya vesile olmaktadır.3

Duada esas olan, kulun Allah’a muhtaç olduğunu, O’ndan başka çaresi olmadığını bilmesidir. Zaten en çok kabul edilmeye yakın olan da, bu tür dualardır. Yani çok zor bir durumda, adeta denizin ortasında kalmış da her şeyin bittiği anda Allah’a yalvarıyor gibi yalvarmak duaların en makbulüdür.

Duanın Mahiyeti Nedir?

‘Dua’ mü’minler için bir ibadettir. Allah’ı Rab bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. Nitekim Fatiha sûresinde sürekli “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.” derler.

Dua etmeyi önemsemeyenler, ibadeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimseler, kibirli kişilerdir. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.

Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:

“İnsan bir sıkıntıya mâruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Fakat Biz sıkıntısını giderdik mi, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi eski haline geçip gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara, yaptıkları işler, kendilerine böyle süslenmiş, hoşlarına gitmiştir.” (Yunus, 10/12)

İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibadet ve dua sürekli gündemdedir. Her insan hak veya batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibadet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar. Dua etmek de bu tapınmanın bir parçasıdır. İster Müslüman olsun, ister gayrimüslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince dua etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duanın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir kucak ararlar.

Duanın Hakikati Nedir?

Duanın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, âcizliğini, fakirliğini ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve dua ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Muhtaç olduğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.

İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya kimsesiz- her an duaya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Bütün insanlar, duaya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duaların ve isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duaya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duaya ihtiyaç duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duayı anlamamış sayılırız.

Mesela; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Rezzâk-Bol bol rızık veren” ismini anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın dua etmesine gerek yok diyebiliriz. Halbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp “Ya Rabbi, beni, zenginliğinden dolayı Sana isyân eden ve sonra da helâk olan Kârûn gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmeyi nasip eyle.” diye dua etmelidir. Görüldüğü gibi, her ikisi de duaya muhtaçtır. Hatta bize duaya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü;

“Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar.” (Alak, 96/6-7)

“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’tır.” (Fâtır, 35/15) âyetleri, herkesin Allah’a muhtaç olduğunu ve zengin insanların da azmaması için duaya ihtiyaçlarının olduğunu gösteriyor.

Resûlullah Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyurdu ki: ‘Ey kullarım! Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim hâriç, onlar toktur. O halde sizi yedirmemi isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.”4

Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse Allah’tan istemenin bir anlamı olmaz.

Dua’nın Hedefi Nedir?

İslâm’a göre duanın ibadet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre dua, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi işleri, görünmeyen bir İlâh’a havale etmek hiç değildir. Dua, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.

Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın gayesini idrak etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, din için çalışmaya azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.

Dua, Allah’tan sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için inanç, Müslüman olmanın bir işareti, bir hayat hedefidir. O, Allah’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.

Duanın ana hedefi insanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua kul ile Allah arasında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş, insan da varlığını benimsediği bu yüce kudret karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin telâfisini, diğer taraftan daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka söyleyişle dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Bu sebeple insan, tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır. 

Dua, Allah’ın Emri midir?

İnsan, karanlık gecelerde, aydınlık gündüzlerde, yazda-kışta, dağda-ovada, köyde-şehirde, her nerede ve ne zaman olursa olsun daima kendisiyle beraber olan âlemlerin Rabbi’ne muhtaçtır. Bundan dolayı mü’min, yalvarılacak ve kendisine sığınılacak olarak yalnız Allah’ı bilir, O’nu tanır ve O’ndan başkasına boyun eğmeyi O’na vefasızlık sayar. O bilir ki,

-“Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin. Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez. Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin, karıştırıp bozmayın. Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (A’raf, 7/55-56),

-“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na onlarla (o güzel isimlerle) dua edin” (A’raf, 7/180),

-“Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na yalvarın.” (Mü’min, 40/14),

-“.. Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim).” (Mü’min, 40/60) buyurarak kendisine dua edilmesini emreden Allah (c.c), kapısına gelip kulluğunu ilan eden ve kendisine el açıp yalvaranları huzurundan boş çevirmeyecektir.

Duanın Önemi Nedir?

Her konuda Rabbine muhtaç, âciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine dua etmesidir. Mü’minlerin Allah’a dua etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir. Kur’ân şöyle diyor: “Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60)

Kur’ân dua ile başlayıp, dua ile son bulur. Fâtiha sûresi kısa ve özet bir duadır. İnsan-Allah ilişkisinin bütün boyutları bu kısa sûrede özetlenmiştir. Bu yüzden Fâtiha sûresi, namaz ibadetinin temel gereklerinden biri olarak her rekatta okunduğu gibi, namaz dışında da en çok okunan dua olmuştur. Fâtiha sûresinin fazîletiyle ilgili Peygamber Efendimiz’in pek çok hadisi vardır. Aynı şekilde Kur’ân’ın son iki sûresi de birer dua olup, namazlarda ve namaz dışında okunması Sevgili Peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir.

Bazı insanlar kendilerinin Allah’a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir. Böyle kimseler Allah’a dua etmeyi lüzumsuz sayarlar, buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua, ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünler.

Rabbimiz, kullarına yakın olduğunu, dua edenlerin dualarına karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber veriyor.5

Allah, kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah’ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, âcizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir, O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir. Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Dua etmeyen kulların Allah katında bir değeri yoktur: “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkan, 25/77)

Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alâmetlerden bir tanesi de duadır. Dua eden insan, kendisinin âciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Dua, Allah’a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kuran’da da mü’minlerin temel vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a dua etmek” olduğu şöyle haber verilir: “Rablerine, sırf O’nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret.” (Kehf, 18/28)

İslâm’da dua’nın önemine ve ibadet olarak faziletine dair birçok âyet ve hadis vardır. Bu âyet ve hadislerde dua etmenin önemi, ne zaman, nasıl ve hangi yöntemlerle dua edileceği, kimlerin duasının kabul olunacağı, hangi kelimelerle dua etmenin daha iyi olacağı, duanın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı, dua ile Allah’ın yapacağı bağışları görebiliriz.

Her Zaman mı Dua Etmeli? 

İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü dua insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir.

Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?” 

“Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a (yani O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7) Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve hayatımızı rastgele sürdürürsek, dualarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?

Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve dua edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.

Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘Ya Rabbi!’ diyoruz. Diğer zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek dua eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da dua etmeyi gerekli kılar. Zaten duanın aynı zamanda bir ibadet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde dua da sadece dar zamanlarda yapılmamalıdır. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99) Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız dualar darda kaldığımız zaman yapacağımız duaların kabul edilmesini kolaylaştırır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur: “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında dualarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok dua yapsın.”6

Allah’ın Dinine Hizmet Edenler de Dua Etmeli midir?

Allah’ın dinini tebliğ eden, yani başkalarına anlatan bir kimsenin dua yanı önemlidir. O kimse, sözlerinin tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hak’tan bekler. Mülk sahibi O’dur. Kalbler O’nun kudret elindedir.

Evet, en güzel ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan dualarla hidayete ermişler, Müslüman olmuşlardır. Dua mü’minin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela kendilerine İslâm’ı anlatacağı kişilere dua eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir. İslâm’ı anlatma ve tesirde duanın ne müthiş bir tesiri olduğunu gösteren bir-iki misal:

Allah Resûlü (s.a.s.), insanların hidayeti için dine uygun olan her yolu denemiştir. Ama, duayı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer’in (r.a.) hidayeti için daima dua edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (c.c.), Hz. Ömer’e (r.a.) hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü’nün (s.a.s.) duasının bereketi denebilir.

Yine bir gün Ebu Hureyre (r.a.), Allah Resûlü’ne (s.a.s.) gelerek annesi için dua talep etmiştir. Çünkü o güne kadar kadının gönlüne bir türlü İslâm yol bulup girememiştir. Ebu Hureyre’nin isteği üzerine Allah Resulü (s.a.s.) ellerini açar ve: “Allah’ım Ebu Hureyre’nin annesine hidayet et.” diye dua eder. Ebu Hureyre sevinerek mescitten çıkar ve koşarak eve gelir.. tam kapıyı açacağı sırada içeriden annesi Ebu Hureyre’ye, “Olduğun yerde kal, içeriye girme.” der. Ebu Hureyre (r.a.) kapının önünde beklerken kulağına bir su sesi gelir. O, ihtimâl annem yıkanıyor diye düşünür. Biraz sonra da bu yaşlı kadın kapıyı açar ve dışarıya çıkar, kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Evet, Ebu Hureyre (r.a.) yanlış duymuyordu. Annesi kelime-i şehadet getiriyor ve Müslüman olduğunu müjdeliyordu. O güne kadar hidayete ermesi için onca uğraşılan bu kadına da Allah Resûlü’nün (s.a.s.) duası yetivermişti.

Sadece Belâ ve Musibet Anlarında mı Dua Etmelidir?

Bir Müslüman’ın, sadece belâ ve musibet anlarında dua edip, daha sonra duayı terk etmesi doğru değildir. Çünkü böyle bir durum, Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan kâfirlerin durumuna benzemektedir. Kâfirler, sıkıntıya düşünce yana yakıla Allah’a kendilerini kurtarması için dua ettikleri halde, sıkıntı geçince Allah’a duayı terk ettikleri gibi, O’na şirk koşmaya başlarlar. Bir Müslüman olarak biz de aynı duruma düşmemeliyiz.

Allah’ın izniyle biz günlük duamızı okur ve devam edersek Kur’ân’da anlatılan kâfirlere benzememiş oluruz. Onun için boş kaldığımız anlarda dudaklarımız devamlı dua ile kıpırdamalıdır.

Bu hususta Hz. Yunus’un hali bize örnek olmalı. Yunus (a.s.), kavminin kendisine inanmaması sonucu, geçmiş kavimleri helak eden bir kısım bela emareleri zuhur edince, bulunduğu beldeden, Allah’tan açık bir emir almadan ayrılmış ve yüklü bir gemiye binmişti. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tespiti için gemidekilerle kur’a çekti. Kur’ân’ın ifâdesiyle “Kur’a çekti, (kur’a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu. Yunus (a.s.) yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi.” (Sâffât, 37/141-142).

Hz. Yunus (a.s.), iç içe üç karanlık içinde Rabbine dua etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı. Yunus(a.s.) duasında; لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ “Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum” (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı. Yüce Allah da; “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız” (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yunus(a.s.)’ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah’ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi: “Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı” (Sâffât, 37/143-144).

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadislerinde; “Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yunus gibi dua ederse, Allah onun duasına cevap verir. O dua da لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ duasıdır.”7 Öyleyse, “Sıkıntılı anında Allah’ın, duasını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah’a çok dua etsin.”8

Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah’a dua etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine dua ettiği zaman melekler; “Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allah’ım, onun duasını kabul et” derler. Bundan dolayı bazı büyük kimseler şöyle dua etmişlerdir:

اللهُمَّ اِنِّي اُمِرْتُ بِالدُّعَاءِ وَ وُعِدْتُ بِالاِجَابَةِ وَ قَدْ سَاَلْتُكَ كَمَا اَمَرْتَنِي فَاسْتَجِبْ لِي كَمَا وَعَدْتَنِي “Ya Rabbi! Bana dua etmem emredildi ve duama cevap verileceği de vaat edildi. Senin emrettiğin gibi sana dua ediyor ve senden istiyorum. Vaat ettiğin gibi duama icâbet et.”

* Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt.Üyesi
dayduz@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR
1. Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 150.
2. Tirmizî, Daavât 1; Ebû Dâvûd, Salât 358.
3. Arif Arslan, Dua ile Ruhsal Tedavi, Samanyolu Yay., s. 18.
4. Müslim, Birr 55.
5. Bkz. Bakara, 2/186.
6. Tirmizî, Daavât 9.
7. Tirmizî, Daavât 82.
8. Tirmizî, Daavât 9.

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Duanın Genel, Psikolojik ve Sosyolojik Faydaları 
Prof. Dr. Davut Aydüz


 



 

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah'a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O'nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur.

 



Duanın faydalarına geçmeden önce, 'Dua etme ihtiyacı insanda yaratılıştan mıdır, yoksa sonradan mı kazanılır.' konusuna kısaca temas etmek istiyoruz. Daha sonra da duanın, genel, psikolojik ve sosyolojik faydaları üzerinde duracağız. 

Dua etme ihtiyacı insanda yaratılıştan mıdır?
Dua etme ihtiyacı, insanda yaratılıştan vardır. Bu sebepledir ki, bütün dinlerde dua mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan, şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar hayatları boyunca, üstesinden gelemeyecekleri birçok şeyle karşılaşmakta; keder, sıkıntı, âcizlik, çâresizlik ve ümitsizliklere mâruz kalmaktadırlar. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: "İnsan bir sıkıntıya mâruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Fakat Biz sıkıntısını giderdik mi, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi eski hâline geçip gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara, yaptıkları işler, kendilerine böyle süslenmiş, hoşlarına gitmiştir." (Yunus sûresi, 10/12) Bu âyetten de anlaşıldığı gibi dua, insanda fıtrîdir ve özellikle sıkıntılı anlarda Allah'a dua etmek, sadece samimî olarak Allah'a inananlara has bir durum değildir. Allah'a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda Allah'a yönelir ve O'na dua ederler. Çünkü insan, yaratılışı itibariyle inanma ve dua etme ihtiyacı hisseder. Bu durum, tabiatında yüzmek olan ördek yavrusunun daha dünyaya gelir gelmez su araması gibidir. Fakat nasıl ki temiz, güzel suları bulamayan pek çok ördek, çamurlu su birikintilerinde kendilerini oyalar. Öyle de, Allah'ı bilmek, O'na dua etmek fıtratında yaratılan insan, Yaratıcısını bulamayınca bu ihtiyacını başka şeylerle tatmine çalışır. Ya Mekke müşrikleri gibi putlara, ya Hz. İbrahim'in kavmi gibi gök cisimlerine tapar, onlardan yardım bekler. Veya günümüzde bir kısım ateistlerin, yani Allah'a inanmayanların yaptığı gibi, tabiatı ilâhlaştırır, Allah'ın san'atını putlaştırırlar.

Allah yerine başka şeylere tapan ve onlardan yardım umanlar hakkında âyette şöyle buyurulur: "Hak dua, ancak Allah'a yapılandır. O'ndan başka dua ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılayamazlar. Onların hâli, kuyu başında durup, ağzına su gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki o su, onun ağzına gelecek değildir. Kâfirlerin duası boşa gitmiştir." (Ra'd sûresi, 13/14)

Putu, heykeli ve benzeri şeyleri ilâh kabul edip, onlara dua ederek onlardan yardım beklemek, gerçekten aklın alacağı bir şey değildir. Kur'ân âyetlerinde onların böyle sapık hareketlerine sıkça yer verilir. Meselâ, Hz. İbrahim (a.s.) kavmine sorar: "Taptığınız şeyler, siz dua ettiğinizde sizi işitirler mi? Size fayda veya zararları olur mu?" Onlar şöyle cevap verir: "Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk." (Şuara sûresi, 26/72–73) Dikkat edilirse, gittikleri yol körü körüne taklittir.

Konumuza ilgili diğer âyetlerin meâlleri şöyledir: "O müşriklerin Allah'tan başka ibadet edip yalvardıkları sahte tanrılar ise, hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmaktadırlar. Hep ölüdürler, diri değildirler..." (Nahl sûresi, 16/20)

"De ki; Bana haber verin bakalım! Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp taptıklarınız O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Allah bana yeter." (Zümer sûresi, 39/38)
Evet, insan kendi vicdanına müracaat ettiğinde, vicdanının daima Allah'a yöneldiğini görecektir. İnsan, bilhassa "Allah'ın yarattığı bir sanat galerisi" hükmündeki tabiatta dolaşıp, uzaydaki haşmeti, dağlardaki heybeti, çiçeklerdeki rahmeti gördükçe şöyle demekten kendini alamayacaktır: "Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana sığınıyorum. Sana hizmetkârım ve Seni arıyorum."1 Böylece şu koca dünya hanında yalnızlıktan, kimsesizlikten, başıboşluktan kurtulacak, hayatın mânâsını ve tadını bulacaktır.

Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük lâzımıdır. Hayatı, duasız düşünmek mümkün değildir. Yaşadığımız hayat, baştan sona kadar duadan ibarettir. Dua, Allah'ın rızâsının şifresi ve Cennet yurdunun da anahtarıdır. Yine dua, ‘kul'dan Rabb'e yükselen kulluk nişanı, alâmeti ve işareti, Rab'den ‘kul'a inen rahmet simgesidir. Daha doğrusu o, Allah'la kul arasında olan münasebetin tam odak noktasıdır. Dua, insanı merdiven merdiven Hakk'a yücelten mukaddes bir miraçtır.

Allah'ın Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir. Dua, aynı zamanda gazabın da paratoneridir. Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı kazandıran, gazap ve öfkeyi uzaklaştıran tesirli bir kulluktur dua. Bize bakan yönüyle dua, istemektir. Biz maddî-mânevî ihtiyaçlarımızı Rabbimiz'den isteriz. 

Dua Etmenin Faydaları
Dünya, hizmet yeri, âhiret de mükâfat yeridir. Onun için biz bu dünyada ibadet eder, mükâfatını âhirette alacağımıza inanırız. Aslında, ibadetin özü olan dua için de aynı şey geçerlidir. Fakat Allah'ın bir lutfu olarak dualarımızın, dünyada da birtakım faydalarını görebiliriz. 

A. Genel Faydaları
1. Duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp Elhamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemîn der.2

2. Dua, Allah'tan hidayet ve başarı talebidir. Dua insanı başarıya ulaştırır.

3. Rızkın genişlemesine, sağlığın artmasına, ömrün bereketlenmesine vesile olur.

4. Dua, hazinesi sonsuz, kerem ve ihsanı bol olan Allah'tan istemektir. O, bir şeye "ol!" deyince olur. Bir isteği yerine getirmekle hazinesi eksilmez.

5. Dua edeni Allah'ın rahmeti kuşatır. Allah'ın ihsanı ve yardımı ona yönelir.

6. Dua eden, Allah'a itaat etmiş olur. Duayı terk etmek günahtır, Allah'a karşı kibirlenmektir.

7. Genişlik ve sağlık zamanlarında dua etmek, darlık ve hastalık zamanlarında fayda verir.

8. Allah, kulunun çok ve ısrar ile dua etmesini sever.

9. Dua hayrı çeker, zararı savar.

10. Her dua, Allah katında muhafaza edilir, dua eden, duasının yararını ya hayatında, ya da öldükten sonra muhakkak görür.

11. Dua, öyle cömert bir Zât'tan istemektir ki, O kendisine açılan elleri boş döndürmekten hayâ eder.

12. Dua insanı belâdan korur, inmiş ve inecek musibetlere karşı bir kalkandır. Belâların tesirini azaltır.

13. Dua, düşmanların düzenlerini bozar, üzüntü ve sıkıntıları defeder. İnsanın ruhunu tasalardan arıtıp temizler.

14. Dua ettikten sonra insan gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu sebepledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.

15. İnsan, duaya muhtaçtır. Çünkü dua, ruhun gıdasıdır.

16. Dua bütün problemlerin çözüm kaynağıdır. Küçük-büyük bütün problemler, Allah'a havale edilerek ve O'na sığınılarak çözülebilir. Zira bizi hiç yoktan yaratan ve bize yol gösteren O'dur. Bizi yedirip içiren; hastalandığımız zaman bize şifa veren O olduğu gibi; bir gün bizi öldürecek ve tekrar diriltecek de yine O'dur. Nerede olursak olalım, bizimle beraber olan O'dur ve nerede, ne yaparsak yapalım bütün yaptıklarımızı görmektedir. Dolayısıyla, iyilikleri elde edip kötülükleri def edebilmemiz için; "Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam an…" (A'raf sûresi, 7/205) emrine uyarak gece-gündüz devamlı duayla meşgul olmalıyız.

17. Bugün artık biliniyor ki, birçok hastalığın temelinde mânevî sebepler yatmaktadır, birçok derdi ve problemi olan insanlar bazı hastalıklara daha kolay yakalanabilmektedirler. Hattâ öyle görünmektedir ki, rûhen çok sıkıntılı insanlarda kısa bir süre sonra bazı rahatsızlıklar görülmektedir, işte dua maddî hastalıklara zemin hazırlayacak psikolojik ortamı yok etmektedir. Çok sevdiği yavrusunu kaybeden nice ana babanın üzüntüye dayanamayarak kısa bir süre içinde hastalanıp öldükleri bilinen hâdiselerdendir. Şuurlu Müslüman ise, onların birer emanet olduğunu, emanetin sahibinin emanetini geri aldığını, ama o yavrunun öbür dünyada onlara şefaatçi olacağını bildiği için sabretmektedir.

18. Bazı ameliyatlardan sonra veya tedavisi devam eden hastalıklarda hastanın maneviyatının, yaşama azminin tedavide büyük rol oynadığı ifade edilmektedir. Dua edip Allah'a yalvaran bir hastanın mânevîyatı yükselir, kaybolmaya başlayan yaşama azmi canlanır. Yüce Yaratıcı Kur'ân âyetlerini biz mü'minlere şifa olarak indirdiğini bildirmiştir. 

19. Dar ve sıkıntılı zamanlarda dua etmek sıradan insanların yapacağı şeylerdir. Zaten sıkıntılı zamanlarda dua etmeyen insana rastlamak pek mümkün değildir. Yiğit adam, eli bol, gönlü ferah ve işi denk olduğu zaman dua eden, Allah'ı hatırlayan insandır. İşte böyle rahat zamanlarda dua eden, yalvarıp gözyaşı döken, seher vakitlerinde kuşlarla birlikte Allah'ı zikir ve tesbih eden insanlara yüce Allah, sıkıntılı anlarında yardım elini uzatır. Bazen öyle kazalar görmekte veya duymaktayız ki, âdeta bir hurda yığını hâline gelen otomobil veya otobüsün içinden burnu bile kanamadan insanlar çıkabilmektedir. Ve bazen gazetelerde okuyoruz: "Öldürmeyen Allah öldürmez." Çünkü böyle bir hurda yığınından canlı insan çıkabilmesi mümkün değildir. Bu tür kazalardan hiçbir yara almadan kurtulmanın temelinde bazı hayırlı işlerin, bazı güzel duaların bulunmadığını kim iddia edebilir? Ferah zamanlarda yapılan iyilikler ve dualar zor zamanlarda fayda verir.

20. Dua ve ibadet insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en büyük özelliktir. Âhirette mutlu bir hayat yaşamak bu dünyadaki ibadet ve dualarla mümkündür. Allah'ın rızası O'na yürekten yapılacak dualarla kazanılabilir. 

21. Dua, rızkın genişlemesini, sağlığın korunmasını ve ömrün bereketli olmasını sağlar.

22. Dua, kulun yüce Allah'ın gazabından emin ve uzak olmasına vesile olur. Bir hadîste: "Allah'a dua etmeyene Allah gazap eder." (İbn Mâce, Dua 1) buyurulmaktadır.3

23. Canlı ve zinde kalabilmek, dinî şevk ve heyecanımızın devamı için dua çok önemlidir: Bir Müslüman'ın, dinî hayatının canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi için evrâd u ezkâr, yani dua okuması çok önemlidir. Yoksa insan zamanla sapabilir, ayağı kayıp sürçüp düşebilir. 

24. Dua eden kimsenin hâli, çoluk-çocuğu ıslah olur, malı da bereketlenir. Kendisi de sâlih amel işlemeye muvaffak olur. Her türlü hâli ve her türlü ihtiyâcı için Allah'a dua edip yalvaran kimseye, duada büyük bir sevinç ve nasîp vardır. Çünkü ona, annesi, babası ve diğer insanlar sâlih amelde bulunması için dua ederler. Fakat duadan nasîbi olmayan, Allah'a yalvarıp yakarma lezzetini tatmayan ve Rabbine dua ve ibâdet etmekten kaçınan, kendini büyük gören kişiler hayırdan, Allah'a yaklaşmaktan ve O'nun sevgisini kazanmaktan mahrum sayılırlar. Böyle kişiler, kendilerine ve dualarına cevap verilecek rahmet kapılarını kapatmış olurlar. Çünkü dua etme lezzetinin kalbden çıkarılması, bir şahsın -kendisi farkında olmadığı hâlde- maruz kaldığı en şiddetli bir cezâdır. 

B. Duanın Psikolojik Faydaları
1. Mü'min dua ettiği, Allah'tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü her şeye yeten Rabbimiz'in kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan için en büyük mutluluktur. Bu sebeple duada bir neşve ve manevî zevk vardır ve Cennet'te de sürecektir. Kur'ân'da, bu durum şöyle haber verilir: "İman edip makbul ve güzel işler yapanları ise onların Rabbi, imanları sebebiyle kendilerini, içlerinden ırmaklar akan, o nimet dolu cennetlerdeki mutluluklara erdirir. Onların orada duaları, "Allah'ım! Her türlü mükemmellik Sana aittir ve Sen her türlü noksandan uzaksın!" demek, birbirlerine iyi dilek ve temennileri ise hep "selam!"dır. Duaları "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" (Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.) diye sona erer." (Yunus sûresi, 10/9-10) 

2. Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuuraltına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Dua, içimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi giderir. Dua ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Duasız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duasız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Dua ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü dua, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Dua ile sonsuz aczimizi yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Dua ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duada iç varlığımız aydınlanır. Duada kendi gücümüzle değil; Allah'ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz. 

3. İbadet yapmamak ve dua etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice insan vardır ki, uygarlığın bütün lüks ve konforu, ellerindeki servet ve imkânlar onları mutlu edememiştir. Huzurdan mahrum olan bu zavallılar, vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar. Onların çılgınca eğlence ve kahkahaları iç âlemlerinde tutuşan yangını maskelese bile, kendilerini için için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları gözden uzak tutan yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı rûhen hastalıklara ve sıkıntılara sürüklemekte, kıvrandırmakta, gönül huzurundan mahrum bırakmakta ve onun felâketine yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına merhem olan ilâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve dualarla içimizi aydınlatmadıkça ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşabiliriz.4

4. Dua, ilâhî yardımın gelmesi için başvurulan genel bir rûhî mekanizmadır ve insanın yaratıcısına doğru yakınlaşma isteğini ifade eder. Bu yönüyle dua, insan zihninin maddî olmayan âleme doğru çekilmesi, ruhun Allah'a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesidir; her şeyi yaratan, en üstün kemal, kudret, kuvvet ve güzellik kaynağı, herkesin kurtarıcısı olan görülmez bir varlıkla münasebete geçmek için yapılan bir gayrettir.5

5. Dua, kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık, huzur ve mutluluk meydana getirir. Duanın en güzel faydalarından biri de Allah inancının kalblerde kökleşmesini sağlamasıdır.

6. Dua eden kimse, dua etmeden önceki durumuna kıyasla önemli bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim göz önünde tutulduğunda herkesin, yaptığı duanın neticesini bir şekilde aldığı söylenebilir. Fakat duanın psikolojik tesiri, bazı şartlara bağlı olarak artar veya azalır. Bir kimsenin başkası için yaptığı duanın da şahsen yapılan dua kadar, hattâ bazen daha etkili olduğu gözlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde 192 hasta üzerinde yapılan bir araştırmada, bunu destekleyen enteresan neticeler elde edilmiştir. Hastane yakınındaki bir kilise bu hastalar için kendilerinin haberi olmadan dua etmiş; hastaların ismi zikredilmeden yapılan dua sonucunda onların şikâyetlerinde azalma tespit edilmiştir. Ayrıca hastalar hastanenin tedavi şartlarını eskisine göre daha iyi bulmaya başlamışlardır.6

7. Klinik gözlemler, duanın sadece hastanın iyileşmesine olumlu katkı sağlamakla kalmayıp, daha genel olarak kişiliğin yeniden yapılanması ve bütünleşmesi konusunda çok etkili bir rol oynadığını göstermiştir.7 Depresyonla başa çıkmada, stresi yenmede, nevrotik ve psikotik birçok hastalığın yanı sıra, fizikî hastalıkların şifa bulmasında dahi duadan insanların büyük ölçüde fayda gördüklerini ortaya koyan çok sayıda gözlem ve araştırma bulunmaktadır.8

8. Dua, kişinin Allah'a yakın olduğu şuuruyla onda bir güvenlik hissi doğurur, kaygılarını hafifletir. Konuyla ilgili gözlemler, özellikle kriz zamanlarında duanın rahatlatıcı, yatıştırıcı ve kaygıları azaltıcı neticeler verdiğini göstermektedir.

9. Dua, kişinin gücünü arttırır, faaliyetlerine canlılık katar, şuur düzeyinin yükselmesine ve idrakinin güçlenmesine vesile olur.

10. Dua eden kimse sıkıntılı, bunalımlı ve gergin bir durumda ise, duanın tesiri, yatıştırma ve rahatlatma şeklinde kendisini gösterir.

11. Duanın, insanın ahlâk ve karakter yapısı üzerinde olumlu etkilerinin de bulunduğu tespit edilmiştir. Sık sık ve düzenli yapılan dua, fazîletli bir yaşayış ve karakter olgunluğunun önemli bir faktörü olabilmektedir.

12. Devamlı dua eden kimselerde vazife ve mesuliyet şuuru artar, kıskançlık ve kötülük eğilimi azalır, başkaları hakkında iyilik ve hayırseverlik duyguları güçlenir. 

C. Duanın Sosyolojik Faydaları
Duanın sosyolojik tesirleri, yani topluma bakan faydaları da vardır. Çünkü duasız toplum boşluktadır. Dua etme duyarlılığını yitirmiş bir toplumu ve aynı zamanda insanlığı, hüzünlü ve ümitsiz bir gelecek beklemektedir. "Dua ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum, pratikte fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir."9

Dua ettikten sonra insan, gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu sebepledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.

Allah'a dua eden fertlerden meydana gelen bir toplum, sağlam bir toplumdur. Anarşiden, kargaşadan, intiharlardan, ahlâkî çöküntülerden uzak bir toplumdur. Birbirlerine samimi dua ederek karşılıklı sevgi ve saygılarını artırırlar. Meselâ, her Cuma günü hutbede şu meâlde dua yapılır: "Allah'ım, erkek-kadın bütün mü'minleri, Müslümanları bağışla! Hem vefat edenleri, hem hayatta olanları affet! Allah'ım, dine yardım edene yardım et! Müslümanları perişan etmek isteyenleri perişan et! Allah'ım İslâm'ı ve Müslümanları kuvvetlendir."

Bu gibi dualarla dünyanın her tarafındaki ehl-i îman kalbî-ruhanî-nuranî bağlarla birbirine bağlanır. "Mü'minler bir vücudun âzâları gibidirler..." (Buhârî, Edeb 27) hadîsinin sırrı gerçekleşir.

Bu mânânın en muazzam görüntüsü hac ibadetinde Arafat'ta meydana gelir. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş, renkleri ayrı, dilleri ayrı milyonlarca Müslüman hep bir ağızdan "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" diyerek bütün Müslümanlar nâmına, Allah'a teslimiyetlerini takdim ederler. Her nimetin O'ndan geldiğini, bütün mülk ve saltanatın ortaksız olarak Allah'ın olduğunu kâinata ilân ederler.

"Hac ve umre için Ka'be'ye gidenler Müslümanların Allah'a gönderilmiş temsilcileridir. Dua ederlerse Allah kabul eder, af dilerlerse affedilirler" (İbn Mâce, Menasik 5) hadîsinin sırrınca bütün ehl-i îman için hayır duada bulunurlar. Allah'ın affını dilerler.

Bu şekilde toplu hâlde yapılan bir dua ise, kabul olmaya daha layıktır. Nasıl ki, ormanlarda milyonlarca ağaç gökyüzüne doğru dallarının elleriyle Allah'tan rahmet istiyorlar, Cenâb-ı Hak da, onların bu cemaat şeklindeki dualarını kabul edip, ormanlık yerlere bol bol yağmur gönderiyor. Onun gibi, böyle milyonlar hacıların dilleriyle yapılan dualar, elbette Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin Müslümanlara gelmesine vesîle olmaktadır.

Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
dayduz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. S. Nursî, Sözler, Işık yay., İstanbul 2004, s. 33.
2. S. Nursî, 24. Mektub 4. Nükte.
3. Cemal Sofuoğlu, Açıklamalı Büyük Dua Kitabı, İrfan yay., İstanbul 2000, s. 16-21.
4. Abdullah Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Nil yay., İzmir 2000, s. 72.
5. Carrel, Dua, (Terc. Kerim Güney), s. 6.
6. Brown, The Human Side of Prayer, s.166.
7. Wulf, Psychology of Religion, s. 167-168.
8. Bkz. Johnson, Psychology of Religion, s. 237-246.
9. Carrel, Dua, (Terc. Kerim Güney), s. 56. 

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Zikir ve Duada Esmâ-i Hüsnâ 
Mustafa Yılmaz


 

Esmâ-i Hüsnâ”, Yüce Yaratıcı’nın, Allah, Rahman, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selam… gibi birbirinden güzel, güzellerden güzel, en güzel ve en âlî isimleridir. Esmâ-i Hüsnâ tabiri bizzat Kur’ân’a aittir ve dört yerde geçer. Bu konudaki âyetlerden birisinin meâli, “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde bu isimlerle O’na dua edin” şeklindedir. (A’râf, 7/180) Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm) da, bir hadîs-i şerîflerinde, “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları sayarsa Cennet’e girer” buyurur.2 Konuyla alâkalı Efendimiz’den bize ulaşan en sıhhatli rivayet de budur. 

Hadîs-i şerîfte zikredilen iki hususa kısaca temas etmekte fayda var. Evvelâ, İslâm âlimlerine göre Cenâb-ı Allah’ın isimleri bu hadîs-i şerîfte rivayet edilenlerle sınırlı değildir. Aksine hem Kitab-ı Mübîn’de hem de Sünnet-i Sahîhada açık ya da kapalı daha bir hayli Esmâ-i İlâhi’ye vardır. Sadece Kur’ân-ı Kerîm’deki İlâhî isimler sayılmış olsa bile rakamın doksan dokuzdan fazla olduğu görülecektir.3

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kimsenin âfet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “Allah’ım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, Kendini isimlendirdiğin, Kitabında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis edip kimseye bildirmediğin her ismin hürmetine; Kur’ân’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.” buyurmuştur.4 Demek ki, tek bir sâlih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da kimseye bildirilmeyip ilm-i ilâhîye has kılınmış isimler de vardır.

Hadîs-i şerîfte doksan dokuz isimden bahsedilmesi, ehlullahtan bazılarının da işaret ettikleri gibi ya o nûrânî isimlerin dua ve evrâd ü ezkârda taşıdıkları -eskilerin tabiriyle- bazı havâstan yani hususiyetlerden kaynaklanmıştır veya zikredilen rakam kesretten (çokluktan) kinayedir. Tabiî Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha başka hikmetler gözetmiş olabileceği de pekâlâ mümkündür.

İkinci husus, bu hadîs-i şerîfteki ‘sayma’ ifadesinden muradın ne olabileceğidir. Bu sorunun cevabını muhtelif hadîs şerhlerinde arayacak olursak karşımıza şu mânâlar çıkar: Bu isimleri ezberleme.. mânâlarını tasdik etme.. o mânâlar üzerinde tefekkürde bulunup hakikatlerine ulaşmaya çalışma.. isimlerin gerektirdiği hususları amel olarak hayata yansıtma.. mazmun ve muhtevalarına tazimde bulunma, saygılı olma.. o isimlerle Allah’a yalvarma ve onları vird-i zeban hâline getirme…5 Görüldüğü üzere esmâ-i hüsnâ ile zikir ve dua, onlarla Allah’a yalvarma, hadîs-i şerîfteki ‘sayma’ çerçevesine dâhil olmaktadır.

Kâinat Bir Tecellîler Sahnesi
Varlığın esası İlâhî isimler ve onların tecellîleridir. Cenâb-ı Hak bizim bilebildiğimiz yahut bilemediğimiz bütün isimleriyle değişik tecellîlerde bulunmuştur ve her an bulunmaya da devam etmektedir. “O, her an ayrı bir tecellîde bulunmaktadır” meâliyle verebileceğimiz Rahmân Sûresi’nin 29. âyeti tam da bu hususu dile getirir. Kâinat, eşya ve insan da, İlâhî isimlerin değişik tecellîlerinden, daha hassas ve ince bir ifade ile bu tecellîlerin dalga boyundaki yansımalarından ibarettir. Güzel bir nazımda bu hakikat şöyle dile getirilir:

“Söyler Seni yüz bin dil ile dağlar, dereler,
Her yanda tül tül esmâ ve sıfâtın görünür.
Duyunca adını her gönül ürperir-inler,
Çehreler büyülü bir mehâbete bürünür...”6 

Evet, Hak dostlarına göre Esmâ-i İlâhiye, kâinat, eşya ve insan hakikatinin esasıdır. Bütün varlık ve varlıktaki icraat-ı sübhaniye o ilâhî isimlere dayanır. Dünyanın üç yüzünden biri bu Esmâ-i İlâhiyeye bakmaktadır. Kendine bakan yüzünden dolayı sevilmeye lâyık olmayan hatta mel’ûn kabul edilen dünya, esmâ-i hüsnânın bir tecelligâhı ve âhiretin mezrası olması hasebiyle mahbub addedilmiştir.

İslâm âlimleri, özellikle de hâl erbabı diye isimlendirdiğimiz sûfîler, pek çok düşünce ve mülâhazalarını esmâ-i hüsnâ üzerine bina etmişler; varlığın gayesini, yaratılışın amacını, hayatın mânâsını bu isimlerin penceresinden bakarak vuzûha kavuşturmaya çalışmışlardır. Ulemadan yüzlerce belki binlercesinin o isimlerin üzerinde hassasiyetle durmaları, anlamaya çalışmaları, anladıklarını mücelletlere sığmayacak kadar manzum yahut mensur şerh ve izahlarla ortaya koymaları o güzel ve ulvî isimlerin muallâ ve müstesna konumlarını hatırlatma bakımından çok önemlidir.

Ayrıca hatırlamamız gerekir ki, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat-taki icraatlarının, O’nun güzel isimlerinin tecellîlerinden ibaret olmasından dolayı, Kur’ân-ı Hakîm’in pek çok yerinde, bir mesele anlatıldıktan sonra âyetler, “İnnallahe Semîun Basîr”, “İnnehû Hüve’s-Semîu’l-Basîr”, “İnnallahe alâ külli şey’in Kadîr” gibi ifadelerle, o mevzudaki isim ya da isimlerin bir fezleke olarak zikredilmesiyle tamamlanmıştır. Bir taraftan âyetteki muhteva ve mazmun bu isimlerle özetlenmiş, diğer taraftan da Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, zihinlerin o âyette ifade edilen cüz’î meseleden küllî mânâlara sevki murad edilmiştir.7 Binaenaleyh, Kur’ân’ı anlama gayreti içerisinde olan samimi gönüller işte o fezlekelere ve fezlekelerdeki isimlere bu mülâhazalarla bakmalı ve böylece daha ince ve derin mânâlara intikal etmeye çalışmalıdırlar. 
Bütün bunları zikrettikten sonra diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak, bize Zât-ı Ecell-i A’lâsını ve sıfât-ı sübhaniyesini hep bu isimlerle bildirip tanıttırmıştır. Bundandır ki, Esmâ-i İlâhiyenin hakikatini duyup tatma Hak yolcularının en önemli gayelerinden biri addedilmiş; mârifetin ilk basamağı bu birbirinden güzel isimlerin bütün kâinatta çakıp duran tecellîlerini görüp sezmek sayılmış; öte yandan bu hakikatlere kapalı bulunma ise kul ile Rabbi arasında bir perde kabul edilmiştir. 

Evet, irfan ve mârifet yolcuları için Cenâb-ı Hakk’ı, hakkıyla bilip tanımada, O’nunla rûhî ve kalbî münasebete geçip, beşer olmaktan ve nefis taşımaktan kaynaklanan uzaklığı aşarak O’nun yakınlığına er(iş)mede, O’nun Esmâ-i Hüsnâ’sını bilip tanımanın, sırlı dünyaların kapılarını aralayabilmek için o isimleri birer anahtar olarak kullanmanın olmazsa olmaz derecede ehemmiyeti vardır. 

İnsan, Cenâb-ı Hakk’a bütün gönlüyle yönelmeli, Zât-ı Ulûhiyeti tanımanın Esmâ-i İlâhiyeyi bilmeden ve onlara sımsıkı yapışmadan mümkün olamayacağını düşünerek, O’nun güzel isimlerini iyice bilmenin ve kurbet adına çok mühim basamaklar olarak değerlendirmenin yollarını aramalıdır. 

Esmâ-i Hüsnâ ile Zikir ve Dua
O değerlendirme yollarından biri belki en önemlisi de zikir ve duada Esmâ-i Hüsnâ’ya yapışmaktır. Zikir diğer bütün ibadetleri bir şemsiye gibi kuşatan çok önemli ve şümullü bir vazifedir, bir kulluk borcudur; lisanın kendine göre bir zikri olduğu gibi, kalbin, bedenin ve vicdanın diğer rukünlerinin de kendilerine göre zikirleri, Allah’ı anma usûl ve yolları vardır. 

Dille yapılan zikir denilince akla ilk olarak, Cenâb-ı Hakk’ı bütün güzel isimleriyle yâd etmek gelmektedir. Bu da o isimlerin ya tek tek ya da birkaçının bir arada tekrarlanması yoluyla olur. M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuya değindiği bir sohbetinde şunları söyler: “Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o en güzel isimlerden bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve sünnette kat’î bir şey yoktur. Fakat selef-i sâlihînden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâli bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, esmâ-i İlâhiye’den hangisinin sizin üzerinizde gâlip ve hâkim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ ‘Latîf’ ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz.”8

Her insanda bütün Esmâ-i Hüsnâ’nın muhtelif tecellîleri olmakla beraber, bir ya da birkaç ismin daha gâlip olması hususunu Üstad Bediüzzaman şöyle bir misâlle anlatır: “Meselâ, İsa (aleyhisselâm) sair esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gâliptir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.”9 Mektûbât’ta da konuyla alâkalı ayrı bir misâli, bu sefer Kur’ân hizmeti üzerinden verir: “Ehl-i hakikatin bir kısmı, nasıl ki ism-i Vedûd’a mazhardırlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudâtın pencereleriyle Vâcibü’l-vücûd’a bakıyorlar; öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize yalnız hizmet-i Kur’ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş.”10 

Efendiler Efendisi’nin bu husustaki durumu daha hususîdir. “Hazreti Rûh-u Sey­yidi’l-Enâm (aleyhi ekmel-üssalavât ve etemmütteslîmât)’ta ise bütün enbiya ve mürselînde icmâl edilen esmâ ve sıfât-ı Sübha­niye’nin tafsilî bir şekilde ve a’zam derecede tecellîsi söz konu­sudur.”11 

Burada zikredilebilecek diğer bir husus da şudur: Pek çok zat ‘İsm-i A’zam’ı öğrenip onun zikrine devam etmek istemiş, bu istikamette çok gayret göstermiş ve ism-i a’zamın Allah’ın (celle celâlühû) isimlerinden hangisi/hangileri olabileceği hususunda farklı mülâhazalar sergilemişlerdir. Haddizatında “kendisiyle dua edildiğinde kabul gören, bir şey istenildiğinde icabette bulunulan” İsm-i A’zam hakkında Efendiler Efendisi’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen değişik rivayetler de mevcuttur. Bu rivayetler bazı dua mecmualarında bir arada verilmiştir.12 Bununla beraber Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm); “Şu isim İsm-i A’zamdır.” diye bir beyanda bulunmamış, dolayısıyla da İsm-i â’zam, tıpkı Kadir gecesi, icabet saati, Hızır (aleyhisselâm) gibi gizli kalmıştır. Allahu a’lem, murad-ı İlâhî, bütün Esmâ-i Hüsnâ’sıyla Kendisine teveccüh edilmesidir. Zaten Bayezid-i Bistâmî (kuddise sirruhû) gibi bazı büyüklere göre sadakat ve teemmülle Esmâ-i Hüsnâ’dan hangisiyle Cenâb-ı Allah’a yönelinse o isim İsm-i A’zam gibi müessir olacaktır. Aslında bir âyet-i kerîme de bu mülâhazaları teyit eder gibidir: “De ki: Dua ederken ister ‘Allah’ ister ‘Rahmân’ diye hitab edin. Hangisini deseniz en güzel isimler hep O’nundur!” (İsrâ, 17/110)

Önemli Bir Nokta
Fethullah Gülen Hocaefendi Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde konuya farklı bir yönden temas eder. O, insanı Allah’a ulaştıracak yollara değindiği Aşk makalesinde alternatif bir yol ortaya koyar: “Kitap ve Sünnet’e ittiba üzerinde hassasiyetle durulup evrâd ü ezkârın teşvik edildiği yol ki; bu yolda sülûk edenler, her meselede sünneti takip eder ve her işlerini sünnetle irti­batlandırmaya çalışırlar. Hususî birkaç ism-i şerifi vird edin­me yerine, Allah Resûlü’nün ibadet, dua, zikir, fikir usûlünü araştırır ve Allah’ı bütün esmâsıyla anarlar.”13 

Bu noktadan hareketledir ki, konunun başında zikredilen âyet-i celîle ve hadîs-i şerîf de nazara alınarak Esmâ-i Hüsnâ’nın hepsinin birden vird edinilmesi daha faziletli olabilir. Esmâ zikredildikten sonra da eller açılıp Cenâb-ı Hakk’a dua edilir. “Bu güzel isimlerinin hakkı için Allah’ım…” denilir. Nitekim gönül ehlinin niyaz ve yakarışlarının yer aldığı önemli bir dua mecmuası olan el-Kulûbü’d-Dâria’da da örnekleri görüldüğü üzere Allah dostları çok zaman bütün Esmâ-i Hüsnâ’yı, bazen de o isimlerden bazılarını zikirlerinin yahut yakarışlarının başına, ortasına yahut sonuna bir iksir gibi ilâve etmişlerdir. Evet, o dualara dikkatle bakıldığında, o büyük zatların zikir, dua ve tefekkürlerinde Esmâ-i Hüsnâ’ya ne kadar çok değer atfettikleri açıkça görülecektir. İster o dualarla dua ederken, isterse başka dualar okunur yahut dillendirilirken, hepsinin sonunda “Yâ Rabbi, bütün bunları Senin birbirinden güzel isimlerin hatırına Senden diliyorum” demek de unutulmamalı, talep edilen şeyler Zât-ı İlâhî, Efendimiz, Kur’ân, sıfât-ı ilâhiye hürmetine istenildiği gibi, esmâ-i hüsnâ hürmetine de istenilmelidir.

Konumuza ışık tutması ve delil teşkil etmesi bakımından Sünen-i İbn-i Mâce’de geçen bir rivayete burada yer vermek istiyoruz. Hazreti Âişe Validemiz naklediyor: “Allah Rasûlü’nü şöyle dua ederken işitirdim: ‘Allah’ım! Kendisiyle dua edildiğinde icabet buyurduğun, bir şey istenildiğinde verdiğin, merhamet dilenildiğinde rahmetinle mukabelede bulunduğun, fereç ve mahreç talep edildiğinde çıkış yolları ihsan ettiğin, Senin tayyip, tâhir, mübarek ve nezdinde mahbub ism-i şerifin hürmetine isteklerimi kabul buyur.’ Bir defasında Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi: ‘Ey Âişe! Sen biliyor musun, Rabbim bana kendisiyle dua edildiğinde icabet buyurduğu ismini bildirdi.’ Anam-babam Sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Onu bana da öğretmez misin, dedim. ‘Olmaz ey Âişe, dedi. Bir kenara çekilip bir süre bekledim. Sonra kalkıp tekrar yanına gittim, başını öptüm ve bir kere daha, ‘Onu bana öğretir misin?’ dedim. ‘Hayır yâ Âişe, onu sana öğretmem; zaten Senin de onunla dünyalık bir şey istemen doğru olmaz’ dedi. Sonra kalkıp abdest aldım, iki rekât namaz kıldım ve şöyle diyerek dua ettim: ‘Allahım, Sana Rahmân, Berr, Rahîm isimlerin ve bildiğim-bilmediğim bütün güzel isimlerinle yalvarıyorum; beni bağışla ve bana merhametinle muamele eyle.’ Benim böyle dua ettiğimi görünce Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebessüm buyurdu ve dedi ki: ‘O isim senin dua ederken saydıklarının arasındaydı.”14 

Esmâ-i Hüsnâ ile Teveccühte Örnek Yakarışlar
el-Kulûbü’d-Dâria’da, Esmâ-i Hüsnâ muhtevalı pek çok duanın yer aldığına yukarıda işaret edilmişti. Bunlar ilhamla gelmiş öyle önemli dualardır ki, meselâ onlardan birisi olan Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin Esmâ-i Hüsnâ Kasidesi, nesiller boyu dillerde hep vird olagelmiş, hatta hakkında müstakil eserler telif edilmiştir.

Peygamber Efendimiz’in, Rabbini yüzlerce ismiyle andığı bir evrâd ü ezkâr ve dua mecmuası olarak burada Cevşen-i Kebir'i de hatırla(t)mak gerekir. Bilindiği üzere Cevşen, mânâsıyla Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselam) vahiy yahut ilham yoluyla gelmiş, keşif yoluyla Efendimiz’den alan ehlullah vesilesiyle de bizlere kadar ulaşmış bir evrâd ü ezkâr mecmuasıdır. Cevşen hâlisâne yapılmış bir duadır, özünde bir hususiyet vardır. İmam Şâzilî, İmam Gazzâlî, Bediüzzaman gibi büyükler bu kıymetli vird mecmuasını manasındaki Kur'ânîlikten dolayı ellerinden ve dillerinden hiç düşürmemişlerdir. 

Ayrıca büyük velilerden Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin hazırlamış olduğu Mecmuatü’l-Ahzab isimli dua mecmuasında da yer alan ve Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin namazlardan sonra ihmal edilmemesini tavsiye ettiği İsm-i A’zam15 ve Tercüman-ı İsm-i A’zam16 virdleri de Esmâ-i Hüsnâ ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmede çok önemli metinlerdir. Evet, namazların akabinde “yâ Cemîlü yâ Allah, yâ Karîbü yâ Allah, yâ Mücîbü yâ Allah…” diyerek o birbirinden güzel isimleri saymak ve hele hele meleklerin nöbet değişimi yaptıkları, Kur’ân-ı Kerîm’in, “bi’l-ğudüvvi ve’l-âsâl” ifadeleriyle zikir ve tesbihin ayrı bir ehemmiyet kazandığına işaret ettiği bereketli ve feyizli zaman dilimleri olan sabah ve ikindi namazlarından sonra, “sübhaneke yâ Allah teâleyte yâ Rahmân” diyerek Cenâb-ı Hakk’ı gürül gürül tesbîh ü takdîs etmek, o güzel isimleri şefaatçi yaparak Cehennem ateşinden merhamet-i İlâhiye’ye sığınmak ve bunda devamlı olmak çok önemli kurb/yak(ın)laşma vesileleri sayılmıştır/sayılmalıdır. 

Yine, Cenâb-ı Hakk’a gözden-gönülden isi-pası silen, gönüllerde saygı uyaran, kalblerde itmi’nan hâsıl eden Esmâ-i Hüsnâ’sıyla yalvarıp yakarmak isteyenlerin müstağni kalamayacakları çok önemli bir dua da esmâ hakikatlerine eserlerinde en çok yer veren muhakkiklerden birisi olan Bediüzzaman Hazretleri’nin 3. Şua olan münacat risalesidir. Münacatında, Cenâb-ı Allah’a, “Ey Vâcibü’l-vücûd! Ey Vâhid-i Ehad!; Ey Mutasarrıf-ı Fa’âl ve Ey Feyyâz-ı Müteâl!; Ey Fa’âlün limâ yürîd!; Ey Kadîr u Zülcelâl! Ey Rahmân u Rahîm! Ey Sâdıku’l-va’di’l-emîn! Ey Mâlik-i yevmi’ddîn! Ey Kâdir u Kayyûm!” gibi isimlerle yalvaran Üstad, kalblerdeki imanı ziyadeleştiren tefekkür yüklü bu duanın dersini Kur’ân’dan ve nebevî bir münacat olan Cevşen’den aldığını söylemektedir.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi de yukarıda konu işlenirken yapılan iktibaslardan da anlaşılacağı üzere yazı ve sohbetlerinde Esmâ-i Hüsnâ üzerinde çokça durmuş, hatta Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli şaheserinde konuyla alâkalı müstakil bir makale kaleme almış, dualarında da Cenâb-ı Hakk’ın bu birbirinden güzel isimlerine çokça yer vermiştir. Meselâ, “يَا حَافِظُ يَا حَفِيظُ، نِعْمَ الْحَافِظُ أَنْتَ يَا حَافِظُ، اِحْفَظْنَا مِنْ كُلِّ شَرٍّ وَضَرٍّ “Ey Hâfiz ve Hafîz olan Allahım! Ne güzel bir koruyucusun Sen. Bizleri de her türlü şer ve zarardan muhafaza buyur”; يَا غَفَّارُ يَا سَتَّارُ، اِغْفِرْ ذُنُوبَنَا وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا “Ey günahları çokça yarlığayan Ğaffâr ve onları örtüp gizleyen Settâr! Bizim günahlarımızın da tamamını yarlığa ve setreyle.” duaları, Hocaefendi’nin sıkça okuduğu ve okunmasını tavsiye ettiği dualardan sadece ikisidir. 

Söz sahibi, “Dua ile sözü hatmedelim, zira hakikatte/Sözün cevher olsa yeğdir itnabından îcazı”, demiş17. Biz de konumuzu Hocaefendi’nin yakarışlarında sıkça tekrarladığı şu dua cümleleriyle tamamlayalım:

“Allah’ım! Senin güzel isimlerini, ulvî sıfatlarını, kitaplarında indirdiğin ve peygamberlerine bildirdiğin kelimelerini şefaatçi yaparak günahlarımızı bağışlamanı diliyoruz.”

“Senden, Zâtın, güzel isimlerin ve ulvî sıfatların hakkı için ve Efendimiz Muhammed Mustafa hürmetine, bize dünyada ve ukbâda rahmetinle muamele etmeni ve teveccühünü üzerimizden hiç eksik etmemeni dileniyoruz.”

“Hâfiz (koruyup kollayan, himaye eden) isminle ve sevdiğin kullarını sıyanet edip koruduğun diğer isimlerinle bizi de muhafaza buyur!”

“Bizi hükmünden ve icraat-ı sübhaniyenden hoşnut, sağanak sağanak yağdırdığın lütuflarının şükrüyle gerilmiş, Zâtını ve isimlerini yâd etmekten engin bir haz duyan ve Sana kavuşmaya karşı her zaman iştiyakla dopdolu olan kullarından eyle!”

“Allah’ım! Esmâ-i Hüsnâ’sı (güzellerden güzel isimleri) ile kâinat üzerinde tecellîlerde bulunan ve bütün eşya, tecellîlerinin değişik karelerinden ibaret olan Zât-ı Ecell-i A’lâ Sensin.

Bizi isimlerinin ve sıfatlarının nurlarıyla nurlandır!
Her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmemiz için, nezd-i ilâhinden sıfatlarının ve isimlerinin nurlarını yağdır gönüllerimize.!”18

*Araştırmacı-Yazar
myilmaz@yeniumit.com.tr

Faydalanılan Kaynaklar
İbn Hacer, Ahmed İbn Ali İbn Cafer el-Askalânî,; Fethu’l-bârî bi şerh-i Sahihi’l-Buhârî, (Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbakî-Muhibbuddin el-Hatîb), Dâru’l-mârife, Beyrut, 1379.
en-Nevevî, Ebû Zekeriyya Yahya İbn Şeref; Şerh-u Sahîh-i Müslim (Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîhi Müslim), Dâr-u ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1392.
el-Mubârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî; Kahire, 2001
Ziyaüddin Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahzab, Sezgin Yayıncılık
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler ve Mektûbat; Şahdamar Yayınları, İstanbul 2007
M. Fethullah Gülen, El-Kulûbü’d-Dâria; Define Yayınları, İzmir 2007
M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri; Nil Yayınları, İzmir 2008
M. Fethullah Gülen, Gurbet Ufukları; İstanbul, 2004
M. Fethullah Gülen, Kırık Mızrap; İstanbul, 2006
Dipnotlar
1. Tercüme edilen iki mısraın aslı şöyledir: 
فَيَا طَالِبًا عِزًّا وَكَنْزًا وَرِفْعَةً مِنَ اللّهِ فَادْعُهُ بِأَسْمَائِهِ الْعُلَا
2. Buhârî, Tevhîd, 12; Şurût, 18; Daavât, 83; Müslim, Tevhîd, 5; Tirmizî, Daavât, 83; İbn-i Mâce, Duâ, 10.
3. Daha geniş bilgi için bkz: Fethu’l-Bâri, 11/220; Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 17/5.
4. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/391; 2/330
5. Fethu’l-Bâri, 13/378; Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 17/6; Tuhfetü’l-Ahvezî, 9/338
6. Kırık Mızrap, M. Fethullah Gülen, sh. 296
7. Sözler, sh. 462-464
8. Gurbet Ufukları, sh. 173
9. Sözler, sh. 355
10. Mektubat, sh. 16
11. Kalbin Zümrüt Tepeleri, 2/316
12. Örnek olarak bkz. Mealli Dua Mecmuası, M. Fethullah Gülen, sh. 227
13. 1. Cilt, sh. 210
14. Sünen-i İbn-i Mace, Dua, 9
15. M. Ahzab, İbn Arabî cildi, sh. 211
16. M. Ahzab, Nakşebendî cildi, sh. 227
17. “Sözümüzü dua ile bağlayalım, zira söz cevher bile olsa kısa tutmak iyidir” mânâsında Nef’î’ye ait iki mısra.
18. http://www.herkul.org/duaufku/duaufku.php?view=archive 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Fâtiha Sûresi ve Dua Âdâbı 
Mustafa Yılmaz


 


 



 

Fatiha, Kur’ân-ı Kerim’in, dolayısıyla bütün semavî kitapların ana gayesini, temel esaslarını ihtiva eden, tam bir kitap genişliğinde mübarek bir sûredir.

 


Fâtiha Sûre-i Celîlesi değişik hususiyetleriyle, Kur’ân-ı Kerîm’in bir fihristi ve özeti gibidir. Onda, Kur’ân’ın tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet gibi temel konularının tamamına ya sarahaten temas edilmiş ya da bir işaret ve delâlette bulunulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in dünya ve ahiretle alâkalı hikmet, hüküm ve maksatları ve Cenâb-ı Allah ile kâinat ve insanlar arasındaki nispet ve rubûbiyet alâkası da çok belâgatli bir şekilde Fâtiha Sûresi’nde icmâlen yerini almıştır. Öyle ki, bu sûrenin ilk yarısı Mekkî, son yarısı da Medenî hükümleri temsil eder gibidir. Bu ölçüde geniş bir muhtevaya sahip olan Fâtiha Sûresi’nin o genişlik nispetinde pek çok hususiyet ve faziletleri olması da pek tabiîdir. 

Fâtiha Sûresi’nin, engin muhteva ve çok hususiyetlerine işaret eden değişik isimleri vardır. Şüphesiz bu isimler de Kur’ân’ın bu ilk sûresinin üstünlük ve şerefine delâlet ederler. Zîrâ isimlerin çokluğu müsemmanın faziletine ayrı bir delildir. Örnek olarak bu isimlerden birkaç tanesini zikredecek olursak, ona her şeyin başı ve esası mânâsında “Fâtiha” denilmiştir. Maddî-mânevî, ferdî-içtimâî pek çok dertlere derman olması itibariyle “Şâfiye”, insanlığın bütün problem ve sıkıntılarına yeterli bir reçete olması cihetiyle “Kâfiye”, bütün kitapların fihristi ve Kur’ânî hakikatlerin ezelî bir hülâsası olması yönüyle de “Ümmü’l-Kitâb” isimleri verilmiştir.1 İmam Süyûtî (rahmetullahi aleyh) Kur’ân ilimlerine dair kaleme aldığı el-İtkan adlı eserinde bu mübarek isimlerin sayısını yirmi beşe kadar çıkarmış ve “Tespit edebildiklerim bunlardır; bu zamana kadar da hiçbir kitapta bu kadar isim yer almamış.” demiştir.2

Fâtiha Sûresi’nin isimlerinden “Dua, Münacaat, Hamd, Şükür, Rukye, Şifa, Şâfiye, Suâl (isteme) ve Ta’lim-i Mes’ele” gibi pek çoğunun dua ile doğrudan alâkalı olması ayrıca dikkatleri çeken bir husustur. Duanın, Kur’ân-ı Kerîm’deki ehemmiyetli yerine işaret etmesi bakımından üzerinde durulması icap eder. Fakat, biz burada Fâtiha Sûresi’nin isimlerinden biri olan “Ta’lim-i Mes’ele”3 üzerinde durmaya çalışacağız.

Ta’lîm-i Mes’ele 
Bu ismin Fâtiha Sûresi’ne verilmiş olması, onun okuyup tefekkürde bulunanlara, Cenâb-ı Hakk’a dua etmeyi ve dua âdâbını öğretiyor olmasından kaynaklanmaktadır. Ta’lîm; öğretme, ders verme ve yetiştirme gibi mânâlara gelir. Mes’ele ise “suâl” ile aynı kökten olup istemek ve dilenmek mânâsındadır. Türkçemizde soruya suâl denmesi de cevabını istemek münasebetiyledir. Nitekim, Duhâ Sûre-i Celîlesi’nin onuncu âyet-i kerîmesinde geçen “es-sâil” kelimesi hem dilenen hem de soran mânâsına tefsir edilmiştir.

Dua âciz ve muhtaç durumdaki bir kulun, Kudreti Sonsuz Ğaniy-yi Mutlak’a yönelişini ve O’ndan taleplerini ifade eden çok cami bir ibadetin ismidir. Bu yöneliş ve talepte kulun bir edep dairesinde hareket etmesi, tavır ve davranışlarını o edebin gereklerine göre ayarlaması –ki biz ona dua âdâbı diyebiliriz- o teveccüh ve isteklerin icabetle karşılanması için en önemli şarttır. Aksine en büyük huzurda yapılan edebe muhalif küçük gibi görünen bir inhiraf bile o huzura karşı büyük bir saygısızlık addedilir/addedilmelidir. Binaenaleyh kul, Rabbinin huzurunda nasıl duracağını bilmek ve o mârifete göre hareket etmek durumundadır.

Mârifet ya da Allah Bilgisi 
Fâtiha Sûre-i Celîlesi’nin ilk âyeti, الرَّحِيمِ الرَّحْمٰنِ اللّٰهِ بِسْمِ dir. Besmelenin anlamı, “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla” şeklindedir ki, biz konumuzla alâkalı olarak bu âyet-i kerîmeden, her hayırlı işimizde olduğu gibi duaya başlarken de Allah’ın (azze ve celle) mübarek ismini zikretmemiz gerektiğini öğreniriz. Zîrâ, bilir ve inanırız ki, Allah’ın ismiyle başlanmayan her iş neticesiz kalmaya mahkûmdur. 

Fâtiha Sûresi’nin iki, üç ve dördüncü âyet-i kerîmelerinde, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ “Bütün hamdler, Âlemlerin Rabbi Allah’adır. O Rahmân’dır, Rahîm’dir. Din (hesap) gününün tek mâliki de O’dur” buyrulmuştur. Cenâb-ı Hak, arz-ı hâlde bulunacağımız hususlarla Dergâh-ı İzzet’ine varmadan önce bu hakîkatleri ikrar etmemizi, yani dilimizle söylememizi ve o hakîkatlerin özüne muttali olmamızı emretmektedir. Bu bir ta’limdir. Zaten pek çok müfessire göre sûrenin başında, zikredilmeyen ama takdir edilen bir “قُلْ/Söyle” emri vardır ki, ta’lime işaret eder. 

Bu âyetleri okuyan mü’min, Allah Teâlâ’nın, bütün âlemlerin yegâne Rabbi olduğunu, topyekün varlığın O’nun emri ve izniyle vücut bulduğunu ve yine O’nun Kayyûmiyetiyle ayakta durduğunu anlar. Dolayısıyla o varlığın bir cüz’ü olarak içindeki şükran ve hamd ü sena hislerini sadece O’na tevcîh eder. Yine, âlemlerin O Yaratıcı’ya işaret eden alemlerle (işaret) lebâleb dolu olduğunu, binaenaleyh bütün mahlûkatın kendi lisanlarıyla Allah’a (celle celâlüh) teşekkürlerini sunduğunu anlar. Zaten kâinattaki mevcûdatın yaratılmasından maksat da Hakk’a ibadettir.

Sonra Yüce Yaratıcı’nın Rahmâniyet ve Rahîm-iyetini tefekkür eder. Anlar ki, bütün kâinatla birlikte kendisini vücut sahasına çıkaran zât, vücut vermekle daha başta rahmet ve şefkatini göstermiştir. Ayrıca o rahmet, re’fet ve şefkat kesilmemiş, devam etmektedir. Rahmet tecellîlerinin akışında bir kesinti gözükmemekte, aksine bütün varlık âlemi o merhametin cilveleriyle şenlenip durmaktadır. Bu kısacık dünya hayatındaki Rahmâniyet tecellîleri, arz-ı hâlde bulunacak mü’min için ahirette Rahîmiyet tecellîleri olarak devam edecek ve rahmet ve merhametin aslı o bekâ yurdunda görülecektir. 

Rahmân, Rahîm ve Âlemlerin Rabbi Allah, aynı zamanda Din Gününün de Mâliki, Sahibidir. Sevdiği kullarını rahmet ve şefkatiyle asıl orada sevindirecek, burada tattırdığı nimetlerinin asıllarını orada yedirecektir. O’nun, izzet ve azametine perde vazifesi gören sebeplerin aradan çekilmesiyle, dünya ve ukbâ âlemlerinin yegâne Sahibi olduğu herkes tarafından ayan-beyan görülecek, işte o zaman inanmayanlar âh u vahlarla inlerken, inananlar imanlarının hazlarını gönüllerinde bir kez daha hem de en derinden duyacaklardır.

Allah Teâla’nın Rabb, Rahmân, Rahîm, Mâlik gibi güzel isim ve sıfatlarını duyan ve onların tecellîlerini görüp hisseden bir mü’min, elbette O Zât-ı zü’l-Celâl ve’l-Cemâl’in daha başka birbirinden güzel isim ve sıfatları ve o isim ve sıfatların farklı farklı tecellîleri olduğunu anlar. Bundan hareketle O Zât-ı Akdesi, kâinatı cilveleriyle dolduran esmâsıyla tanımaya çalışır. 

Bu ve emsali mülâhazalar, inanç ve düşünceler Fâtiha Sûresi’nin ilk üç âyetinde inananlara ta’lim buyurulan mârifet bilgileridir. İşte, Hakk’ın yüce huzuruna varıp da tezellülde bulunup ihtiyaçlarını arzedecek olan kulun, önce bu mârifet bilgileriyle kalbini doldurması ve Cenâb-ı Hakk’ın ululuğuna yakışır hamd ü sena ifadeleriyle duasına başlaması icap eder.

Yalnız O’na Kulluk ve Dua
Fâtiha Sûresi’nin beşinci âyet-i kerîmesinde de Cenâb-ı Hak, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ buyurur. Meâl-i münîfi, “Yalnız Sana kullukta bulunur, yalnız Senden yardım dileniriz.” şeklindedir. Bu âyet-i kerîmeyi okuyan mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın ilk üç âyette zikrettiği esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâsını hatırlar ve Rabbine yönelişini “Yalnız Sana kullukta bulunuruz.” diyerek gerçekleştirir. Zîrâ bilir ki, Ma’bûd-u bi’l-hak yalnız Allah’tır. Eksiği-gediğiyle kulluğunu kabul edecek rahmet ve merhametin sahibi de O’dur. Yapılan kulluğa mükâfat verebilecek yegâne zât da ancak Âhiretin sahibi Mâlikü’l-Mülk Allah olabilir. Burada, Yüce Yaratıcı’nın her şeyin mâliki olduğu bir kez daha hatırına gelir ve yardımı, güç ve kuvvetleri sınırlı vâsıta, vesîle ve sebeplerden değil de bitmez, tükenmez, galebe edilemez havl ve kuvvetin sahibi Cenâb-ı Allah’tan ister. “Yalnız Senden yardım dileniriz.” diye Rabbine yalvarır. Evet, kat’iyen ara-sıra açılıp kapanan kapıların eşiğine yüz sürmez. Her zaman kapıları açık bir Fâtihü’l-Ebvâb olan Allah’ın Yüce Dergâh’ının eşiğine baş koyar. Zîrâ o kapıdan hiçbir zaman eli boş, haybet ve hüsran içinde dönmeyeceğini bilir. “Yalnız Sana…” demek aynı zamanda ihlâslı olmanın da ifadesidir ve ihlâs her ibadette olduğu gibi duanın kabulü için de olmazsa olmaz bir şarttır. 

Dergâh-ı İzzet’in önünde duran kul, bu mülâhaza-larını seslendirirken Rabbi’nin ta’limine uyarak, “ben” yerine “biz” der. Âdeta tek başına huzur-u İlâhi’ye varmaktan hicab eder. Eder de ya vücudundaki bütün uzuvları mülâhazaya alarak hepsinin hesabına “biz” der. Ya kendisini, Allah’a inanan kullardan müteşekkil çok geniş bir dairenin içerisinde düşünerek “biz” diye seslenir. Ya da mevcudatta, Allah’ı tesbîh edip duran bütün yaratılmışlarla beraber huzur-u âlîde bulunduğunu tefekkür eder ve “biz” der.4 Burada duaların külliyet kesbetmesi ve külliyet kesbetmiş olan yakarışların Hak nezdinde daha çok ve daha çabuk kabul gördüğü mülâhazası da düşünülebilir. 

Diğer bir husus da şudur: Kulluk bilindiği üzere çerçevesi çok geniş bir kavramdır. “Yalnız Sana kulluk ederiz.” beyanıyla Cenâb-ı Allah’a kulluğunu ikrar eden mü’min, duasına mevzu’ yaptığı konu ya da konularda sebepler adına ortaya koyması gereken amelleri yaptığını ifade etmiş ya da yapacağına söz vermiş demektir. Çünkü kavlî (dille yapılan) duanın makbûliyeti sebepler açısından düşünüldüğünde fiilî duanın yapılmış olmasına bağlıdır. Tarlasına tohum ekmeden ürün isteyen bir çiftçiye de Cenâb-ı Hak hususî hazinelerinden ürün verebilir; ama âdet-i İlâhiye açısından ürün alabilmek için önce toprağa tohum atmak, sonra da Cenâb-ı Hakk’a el açmak gerekir. 

Ayrıca, “yalnız Sen’den yardım dileriz.” diyen mü'min bir istiânede bulunmuş olmaktadır. İstiâne de anlaşılacağı üzere yardım istemektir. Cenâb-ı Allah isteme duygusunu kullarının içine atmıştır. Mü’mine düşen irâdî olarak bu isteği işler hâle getirmesidir. İşte bu isteme de duanın bir yönünü teşkil eder. Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın ve Rasûlü’nün lisanıyla, dua etmelerini başka yerlerde kullarına açıkça ferman buyurduğu gibi Fâtiha Sûresinde de bu şekilde emretmiş olmaktadır.

Taleplerin En Yücesi
Altıncı âyet-i kerîmede, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ buyurulmuştur ki, “Bizi sırat-ı müstakîme hidayet et.” mealindedir. Dosdoğru yol da diyebileceğimiz sırat-ı müstakîme hidayet, kulun bir mânâda Rabbinden ilk talebi olmaktadır. Rabbinin mârifetine eren, ne kadar yüce bir huzurda bulunduğunu anlayan ve esmâ ve sıfatlarıyla O’nu senâ eden mü’min kul, bu şuur içerisinde artık dileklerini dillendirmeye başlamıştır. Şüphesiz bu hidayet talebi, taleplerin en güzelidir. Zîrâ hidayet ve sırat-ı müstakîm pek çok güzelliği içine alan çok kuşatıcı kavramlardır. 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, İşârâtü’l-İ’caz adlı eserinde bu genişliğe şu vecîz cümlelerle işaret eder:
نَسْتَعِينُ ile yardım talep edilirken makam gereği, ‘ne istiyorsun?’ diye takdîr edilen sual اِهْدِنَا ile cevaplandırılmıştır. اِهْدِنَا ile istenilen şeylerin ayrı ayrı olması اِهْدِنَا mânâsının da ayrı ayrı olmasını icap eder. Sanki اِهْدِنَا dört mastardan müştaktır. Meselâ, bir mü’min hidayeti isterse, اِهْدِنَا sebat ve devam mânâsını ifade eder. Zengin olan isterse, ziyade mânâsını, fakir olan isterse verme mânâsını, zayıf olan isterse yardım ve muvaffak kılma mânâsını ifade eder. (…) En büyük hidayet, perdenin kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.”5

Hidayet talebinin büyüklüğüne, merhum Allâme Elmalılı Hamdi Yazır daha farklı bir açıdan temas etmiştir. Biraz sadeleştirerek onun engin mülâhazalarını da buraya almakta fayda görüyoruz:
“Nimetin yoluna nâil olmak en büyük nimettir. Çünkü herhangi bir nimetin yoluna nâil olmak o nimete bir kere değil daima nâil olmayı netice verir. Cenâb-ı Allah’tan, ‘Yâ Rab! Bana şu nimeti ver.’ diyerek istiânede bulunmak pek küçük bir talep olur. Hatta ‘Her nimeti ver.’ demek bile böyledir. Zîrâ bu dua kabul olunmakla o nimetlerin her zaman devamı temin edilmiş olmaz. Fakat ‘Şu nimetin yolunu lütfet ve o yolda sebat nasip eyle.’ diyerek talepte bulunulacak olursa, bu dua kabul olduğu zaman o nimet bir kere değil ilânihaye elde edilmiş olur. Yolların en büyüğü de İlâhî yardımı elde etme yoludur. Bunun en kısası da sırat-ı müstakîmdir. Zîrâ o bulununca bütün nimetlerin yolu bulunmuş olur. Nimetlerin yolu elde edildikten sonra da o nimetlerin hepsine erilir.6

Yine “sırat-ı müstakîm” de başka kelimelerle ifade edilemeyecek kadar yüce bir taleptir. Çünkü onun muhtevasında Allah’ın yolu, hak yol, orta yol, Kitabullah, iman ve ona tâbi hususlar, İslâm, şeriat-ı İslâm, Peygamberimiz ve ashabının yolu, Sünnet, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yolu, Cennet’e götüren yol gibi pek çok mânâ vardır. Ayrıca sırat-ı müstakîme nâil olan kimse her meselenin orta yolunu bulur, dolayısıyla da her hususta ifrat ve tefritlere düşmekten kurtulur. Zaten insanoğlu için en önemli mesele de budur. Meselâ, humûd (uyuşukluk/isteksizlik) ve fısk u fücurdan kurtulur, hep iffetli yaşar. Cebanet (korkaklık) ve tehevvürden (kontrolsüz öfke) uzak kalır ve bir yiğit olarak hep şecaatle yaşar. Yine gabavet (hiçbir şeyden haberi olmama) ve cerbezeye (aldatıcı bir zekâya sahip olma) mahkûm olmaz, aksine ömrünü hep hikmet eksenli sürdürür. 

Böylece, Cenâb-ı Allah’tan sırat-ı müstakîme hidayet talep eden kul, istenilebilecek nimetlerin en büyüğünü istemiş olur. Zaten talep edenin kıymeti de talebin kıymetiyle doğrudan irtibatlıdır. Öyleyse insan, isteyince büyük şeylere, dahası Büyükler Büyüğü’ne, O’nun rıza ve hoşnutluğuna tâlip olmalıdır. Çünkü O’nun muradı budur. O’nun muradının önüne başka muratları geçirmek duanın âdâbı ile bağdaşmaz. 

Fâtiha Sûre-i Celîlesi ile Rabbine teveccüh eden mü’min kul, صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ، غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ ifâde-i celîlesinden de dua âdâbı hesabına bazı dersler alır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak’tan dilediği sırat-ı müstakîm, tasavvur ve hayalden ibaret, yaşanmamış ve yaşanamaz bir yol değildir. Bilakis o yol, nebîlerin, sıddîklerin, şehitlerin ve sâlih kulların daha evvel üzerinde yürümüş oldukları ve o yol vasıtasıyla saadete erip her muradlarına nâil oldukları selâmetli bir cadde, bir şehrahtır. İşte bu mülâhazalarla o da “nimet verdiklerinin yoluna hidayet eyle; gazabına uğramış ya da dalâlete düşmüş olanların yoluna değil” diyerek duasını devam ettirmiş olur. 

Netice
Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’e âdeta mukaddime yaptığı Fâtiha Sûre-i Celîlesi’nde inanan kullarına dua âdâbını da en vecîz ve belîğ şekilde ta’lim buyurmuştur. Bundan dolayı sûrenin güzel isimlerinden biri de Ta’lîm-i Mes’ele’dir. Dikkat ve tefekkürle tilâvet edildiğinde –tabiî zikredilen bütün mânâları namazda okurken düşünmek namazın ruhuna uygun olmayabilir- Âlemlerin Rabbi Allah’ın bu sûrede kullarını duaya davet ettiği görülecektir. Dua için huzur-u İlâhîye varacak olan kul, huzur sahibi O Zât’ı güzel isim ve yüce sıfatlarıyla, merhamet ve kudretiyle iyice tanımalıdır. Başka bir ifadeyle, Allah bilgisine ulaşmalı, mârifet sahibi olmalıdır. Çünkü herkesin edepten hissesi irfanı nispetindedir. Duanın şartlarından birisi de o hususta gerekli olan esbâbı yerine getirmektir. Peşinden ihtiyaç hissi gelir. Evet, insan O Kudreti ve Merhameti Sonsuz’a olan ihtiyacının farkında olmalıdır. Dolayısıyla duasının kabul olacağına inanmalı ve dua ederken şuurlu bulunmalıdır. Bu ihtiyaç hissiyle huzura vardığında, Rabbini hamd ü senalarla anmalı, “Gelip arz-ı hâlde bulunulabilecek bir tek Senin kapın vardır.” mülâhazalarıyla ihlâs ve samimiyetini ortaya koymalı, ondan sonra da taleplerini arz etmelidir. Bunu yaparken de ne isteyeceğini iyi ölçüp biçmeli, a’lâsı var iken ednâya tâlip olmamalı, kendi isteklerini Hakk’ın muradının önüne geçirmemelidir.

Cenâb-ı Allah, Fâtiha Sûre-i Celîlesi hürmetine dualarımızı kabul buyursun ve bizi sırat-ı müstakîm ehlinden eylesin. 

*Araştırmacı-Yazar
myilmaz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. M. Fethullah Gülen, Fatiha Üzerine Mülahâzalar, sh. 11
2. Celâlüddîn Abdurrahman es-Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 1/148
3. Sûreye bu ismin verilmesi ile alâkalı olarak bakılabilecek bazı kaynaklar: el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 1/151; el-Bahru’l-Muhît, 1/153; et-Tefsîru’n-Neysâbûrî, 1/23; Rûhu’l-Meânî, 1/38; Hak Dini Kur’ân Dili, 1/6, 55
4. Bedîüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, Şahdamar Yayınları, sh. 10
5. Az bir tasarrufla, İşârâtü’l-İ’câz, sh. 20, 
6. Hak Dini Kur’ân Dili, 1/130 

 

///////////////////////////////////////////////////

 

Beddua Olarak Lânet Sözünün Vebâli 
Dr. M. Selim Arık


 



 

Allah’a havale etmede bir mahzur olmadığını, yapılan beddualara da âmin demememiz gerektiğini, ikisinin birbirinden ayrıldığını ve mü’mine yaraşan hususun dua etmek olduğunu söyleyebiliriz.

 


Lânet, sözlükte “kovmak, uzaklaştırmak” anlamında Allah’ın bağış ve merhametinden uzak olmayı ifade eder. Lânetullah da “Allah lânet etsin, Allah belasını versin” anlamında Allah’ın rahmetinden uzaklaştırma düşüncesiyle yapılan bir bedduadır (kötü dua). (Rağıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 454) Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı için şeytan “laîn, mel’ûn” veya “racîm” olarak isimlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Kişi bazen mahzur görmediği değersiz bir söz söylediğini zanneder. Hâlbuki o söz sebebiyle, cehennemin yetmiş yıllık dibini boylar” (İbn Mâce, Fiten, 12) şeklinde haber vermektedir. Dolayısıyla Müslüman, diğer insanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişi olduğuna göre (Tirmizi, İman, 12), ağzından çıkan her söze dikkat etmeli ve ondan mesul olduğunu unutmamalıdır.

Peygamberimiz’den, bazı kişiler aleyhine beddua edilmesi istenince “Ben lânet edici değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim” (Bkz. Müslim, Birr, 87) diyerek bunu kabul etmediğini görmekteyiz. Nitekim Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber’in mübarek dişi kırıldığı, yüzü yarılıp kanlar aktığı bir sırada bütün bu musibetlere sabrederek bunların müsebbipleri olan Kureyş’in hidayete nail olmaları için dua yapmış, beddua etmemiştir. Zîrâ askerî dehasıyla tanınan Halid b. Velid, Uhud Savaşı’nda düşman safındayken, h. 8. yılda Mekke fethinden hemen önce İslâm’a girerek “seyfullah” unvanını almış, Müslüman bir komutan olmuştur. 

Bununla birlikte Peygamberimiz “lânet” kelimesini insanların günahlara karşı daha dikkatli olmaları için zaman zaman “zecir=sakındırma” anlamında kullandığı da olmuştur. Meselâ “Faiz yiyen ve yedirene Allah lânet etsin!” (Darimi, Büyu, 4) “Anne ve babasına söven kimse lânetlenmiştir” (Ahmed b. Hanbel, I, 217) “Arazi işaretlerini bozana (sınır taşlarını kaldırana) Allah lânet etsin” (Müslim, Edâhî, 44) “Allah’ın lâneti rüşvet alan ve verenedir” (Suyutî, Fethu’l-Kebir, III, 15) “Güzellik için döğme vuran ve vurduran ve bu suretle Allah’ın yarattığı güzelliği değiştiren kadınları Allah lânet etsin!” (Tirmizi, Edeb, 33) gibi hadîsler bunlardan bazı örneklerdir. 

Son hadîste yalnız kadınların zikredilmesi, Arabistan’da o dönemde döğmenin kadınlar arasında yaygın olduğundan kaynaklanmaktadır. Yasaklama hikmetinin de, Allah’ın yarattığı fıtrî güzelliği değiştirmek olduğu açıkça belirtilmiştir. Diğer hususlar da yine fert ve toplumun huzur ve saadeti için uyulması gereken kuralların önemine işaret etmektedir. Lânet şiddetli bir vaîd (tehdid) olduğu için yukarıdaki sayılan hususlar (bazı âlimlerin kabul ettiği gibi) büyük günahlardandır. Yine “Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah lânet etsin” (Suyutî, Fethu’l-Kebir, II, 280) rivayeti de, fitnenin toplum içinde meydana getireceği huzursuzluklara işaret etmektedir. Zîrâ fitne, toplumun düzenini bozduğu için adam öldürmekten daha büyük tahribat yapmaktadır. Hz. Peygamber, Uhud savaşından sonra h. 4. yılın başlarında Bi’r-i Maûne bölgesinde 70 Kur’ân öğreticisinin pusu kurularak şehit edilmesine çok üzülmüştü. Bu sebeple sabah namazlarında bir ay süreyle Bi’r-i Maûne faciasına yol açan kabilelere beddua şeklinde “kunut” yapmıştır. (Müslim, Mesâcid, 299-301) Onlar da cezalarını dünyada bulmuş ve perişan olmuşlardır. Oysa rahmet peygamberi olarak gönderilen Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine ve ashabına yöneltilen birçok haksızlık ve tecavüz karşısında bedduaya tevessül etmediği hâlde, Bi’r-i Maûne hâdisesi sebebiyle bedduada bulunması dikkat çekicidir. Çünkü bu olay, masum insanların zulmen öldürülmesinin Allah katında ne kadar büyük bir günah olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca hayatını Kur’ân hizmetine verenlerin Allah ve Hz. Peygamber yanındaki kıymetini ve şerefini göstermektedir. 

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Mü’mine lânet eden, onu (mânen) öldüren gibidir. Kim bir mü’mine küfür nisbet ederse, onu öldürmüş gibidir (vebale girer)” (Tirmizi, İman, 16) buyurmuşlardır. Nitekim kâtil, öldürdüğü kimseyi sadece dünya menfaatlerinden mahrum eder. Lânetçi ise, ahiret nimetlerinden ve Allah’ın rahmetinden mahrum bırakmaya çalışır. Zîrâ Kur’ân, “lânetullah zalimlerin üzerine olsun” diyerek, bu sıfatın kâfir ve zalimlerin vasfı olduğunu belirtmektedir. (Bkz. A’râf 7/44) O hâlde mü’min, Peygamberimiz’in “Allah’ın gazabı, Allah’ın lâneti ve cehennem ateşi ile birbirinizle lânetleşmeyin” (Tirmizi, Birr, 48) tembihine kulak vermeli ve lanetten kaçınmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti geniştir, tevbe eden her mü’mini rahmetiyle bağışlayabilir. Yeter ki O’nun rahmetinin genişliğini unutmayalım. Benî İsrail’de birbirine zıd maksad güden (ayrı niyetli ve amelli) iki arkadaş vardı. Bunlardan biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteren bir âbid idi. Âbid olan diğerini günah işlerken gördüğünde “Vazgeç, bırak!” derdi. Bir gün yine onu günah işlerken gördüğünde ona “Terket, vazgeç!” diye ikazda bulundu. Öbürü “Beni Rabbimle baş başa bırak. Sen beni kontrol eden murakıp mısın?” dedi. Bunun üzerine âbid olan kişi “Vallahi Allah seni mağfiret etmez veya Allah seni cennetine koymaz!” deyiverdi. Bir müddet sonra Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Allah’ın huzurunda bir araya geldiler. Allah ibadetinde gayret edene ve ikaz edene “Sen benim elimdekine kâdir misin? (Benim adıma nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin)” dedi. Günahkâra da yönelerek “Sen git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de “Bunu ateşe götürün!” diye emretti. Hadîsin ravisi Ebu Hüreyre (r.a) der ki: Adamcağız kızgınlıkla ve hissi olarak öyle bir kelime konuştu ki bu kelime dünyasını da ahiretini de mahvetti. (Ebu Davud, Edeb, 51) Demek ki mü’min hissî değil, aklî (Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde) davranmak mecburiyetindedir.

Hz. Peygamber zamanında Abdullah b. Nuayman isminde nükteleriyle, şakalarıyla tanınan halk arasında da hımar (eşek) lakaplı bir kişi vardı. Bu lakabına kendisi de kızmazdı. Zîrâ yaptığı esprilerle Hz. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) dahi güldürebiliyordu. Abdullah bir gün içki yasağına uymadığı için Hz. Peygamber’in huzuruna getirilir. Peygamberimiz de, bu yasağı devamlı ihlâl ettiğinden Abdullah’a had vurulmasını ister. O anda Hz. Ömer de orada bulunmaktadır. Bu hâdiseyi görünce dayanamayarak “Allah’ım! Şu adamı rahmetinden uzak kıl! Sarhoş olarak Hz. Peygamber’e getiriliyor ve Resulullah’ı üzüyor” diyerek beddua ve lânet eder. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ey Ömer! (suçlu da olsa ona lânet etmeyiniz.) Vallahi ben onun Allah ve Resulü’nü sevdiğini biliyorum.” diyerek inançlı bir kimseyi (bilerek veya bilmeden işlediği bir günahtan dolayı) kınamamasını, bilakis kötülükten vazgeçmesi için hayır dua edilmesi gereğine hikmetli bir şekilde işaret etmişlerdir. (Bkz. Buhari, Hudud, 5; Aynî, Umdetü’l-Kâri, Kitâbu’l-hudûd) Nitekim bir başka rivayette “Allah’ım! Ona rahmet et, onun taksiratını affet!” (Ebu Davud, Hudud, 36) şeklinde dua edilmesi tavsiye edilmiştir. Hadîslerde cehenneme en çok sebep olan hususun düşünmeden veya kızgınlıkla “ağızdan çıkan söz” olduğu belirtilmektedir. (Bkz. Tirmizi, Birr, 62) Peygamberimiz bir bayram hutbesinde: Ey kadınlar! Sadaka verin, zîrâ bana cehennem ehlinin çoğu kadınlar olarak gösterildi dedikten sonra sebebini de “Siz lâneti fazla yapıyor, kocalarınıza (çoğu kere) nankörlükte bulunuyorsunuz” (Müslim, İman, 132) şeklinde açıklamıştır. Dolayısıyla “lânet” bedduasını kullanmama konusunda kadınlar daha hassas olmalıdırlar. 

Ağızdan çıkan lânet sözü ya söylenene veya söyleyene döner. Nitekim hadîste bu mesele şöyle haber verilmektedir: “Kişi bir şeye beddua ile lânet etti mi, bu lânet semaya yükselir. Sema kapıları lânetin önüne kilitlenir. Sonra bu lânet yeryüzüne iner, orada da kapı önüne kapanır. Sonra bu lânet sözü sağa ve sola yönelir orada da geçit bulamayınca, lânet olunana döner. Şayet lânete hak kazanmışsa onda kalır. Fakat müstahak değilse bu söz söyleyene döner.” (Ebu Davud, Edeb, 53) 

Hz. Peygamber ashab-ı kiram ile beraber otururken, rüzgâr sebebiyle bir kimsenin elbisesi âniden açılmıştı. O kimse de gayriihtiyari rüzgâra kızarak ağzından “lânet” kelimesini sarfetti. Bunun üzerine Peygamberimiz “Rüzgâra sövme, lânet etme! Çünkü o da Allah’ın emrinde vazifelidir. Her kim lânete müstahak olmadığı hâlde bir şeyi lânetlerse, o lânet kendisine döner.” (Ebu Davud, Edeb, 53) buyurmuşlardır. Hz. Peygamberle bir sefer esnasında Ensar’dan bir kadın devesine kızarak “lânet olsun” demişti. Peygamberimiz bu sözü duyunca, “Yükünü alın, deve artık mel’ûn olmuştur, kimse ona binmesin!” buyurarak, bu kötü söze karşılık deveyi serbest bırakmıştır. (Ebu Davud, Cihad, 55) 

Rivayete göre Hz. İsa’nın (a.s) yanından bir domuz geçmişti. Hz. İsa (a.s) domuza “Selâmla geç!” deyince, yanındakiler hayretle “Domuz hakkında da böyle mi dersin?” dediler. Bunun üzerine Hz. İsa (a.s) “Dilimi kötü söze alıştırmak istemedim.” (Gazali, İhya, III,120) diye cevap vermiştir. Peygamberimiz bir başka hadîslerinde ise “Çok lânet ediciler, kıyamet gününde şefaatçi ve şahit olamazlar.” (Müslim, Birr, 86) buyurmuşlardır. Zîrâ kıyamet günü mü’minler günahkâr din kardeşlerine şefaatte bulunurlarken, lânetçiler bu nimetten mahrum kalacaklardır. Dolayısıyla mü’min lânet kelimesini ağzına alarak bu sözü söylemeyi âdet hâline getirmekten sakınmalıdır. 
Allah mü’minleri birbirine merhamet etmek, yardımda bulunmak sıfatlarıyla vasıflandırmış ve onları bir vücut gibi kabul etmiştir. Nasıl ki hiç kimse kendisine kötü sözün söylenmesini istemezse, mü’min de kendisi için istemediği bir şeyi din kardeşi aleyhine söylememelidir.

Âlemlere (bütün varlığa) rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) (Bkz. Enbiya 21/107) özellikle mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Bkz. Tevbe 9/128) Dolayısıyla böyle bir peygamberden ne ümmetine ne de mahlukata karşı “lânet” sözü istisna dışında sâdır olmamıştır. Çünkü lânet, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaktır. Şu hâlde lânet sözü, mü’mine yakışmadığı gibi, mü’min aleyhine hatta hayvanat ve nebatat için bile kullanılmamalıdır. Çünkü Mü’min lânet edici ve kötü sözlü olamaz. (Tirmizi, Birr, 48) Abdullah b. Ömer de (r.a) şöyle der: Allah katında en sevimsiz insan, şuna buna kötü söyleyip lânet eden kimsedir. Demek ki Müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirleri aleyhine beddua etmeleri İslâm ahlâkıyla bağdaşmamaktadır. Hadîslerde lânete konu olan hususlar ise genellikle toplum düzenini bozan, insanlar arasındaki huzur ve güveni kaldıran, dinî ve ahlâkî çöküntüye sebep olan veya bunlara zemin hazırlayan davranışlardır. O hâlde mü’min lânete sebep olmamalı ve beddua olarak da lânet sözünü kimseye kullanmamalıdır. 

*Araştırmacı-Yazar
msarik@yeniumit.com.tr

//////////////////////////////////////////////

 

Dua Ufku

 

 

Onun muradı

“Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ. (Allah’ım bizi kendi istediğimiz değil, senin hakkımızda razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.)” duası çok sevdiğim bir duadır. “İlâ mâ tühibbu ve terdâ” deyip onun rıza ve hoşnutluğunu, kendi nefislerimizin değil de onun muradını talep etme, kendimize rağmen yapılmış bir duadır.

O esnada isteyeceğimiz başka şeyler de olabilir. Fakat mü’mine yaraşan onun muradı ardına düşmektir. Mesela, insanlar her bucakta kâbus içinde kâbus yaşıyorken, inananlar dört bir taraftan kuşatılmış, kolu kanadı kırılıp felç edilmiş vaziyette, dört asırdan beri ıstırap yudumluyorken birdenbire her taraftaki mazlumun ahı dinse, her yanda sevinç nağmeleri duyulsa, dünya yaşanacak bir cennet halini alsa ve bu işin vesilesi de bizim milletimiz görülse, herkes öyle olduğunu kabul etse ve biz de bunun farkında olsak… İşte o zaman bile “Ya Rabbi! Sen bize isnat edilen, milletimize bağlanan bu işten hoşnut değilsen biz de hoşnut değiliz” diyebiliyor ve içimizden de hakikaten o şeye karşı tiksinti duyuyorsak onun rızasını arıyoruz demektir.

Evet, onun hoşnutluğu her şeyden önemlidir. Bundan dolayı “ilâ mâ tühibbu ve terdâ” sözü bizim daimi virdimiz olmalıdır.

 

Yeniden “Dua Zamanı”

“Dertlerine derman arayanlar dermanı ondan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi ona bakar ve onunla muamele içinde bulunurlar.”

Âciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, “Rahmeti Sonsuz”a yönelip, hâlini ona arz ederek istediklerini ondan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabb’ine karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, Allah’a yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabb’ine yalvarır ve gizliden gizliye ona dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız ona yalvarın; bilin ki, onun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın âdâbını öğretir.

Aslında, her hâlimizde ona yönelmek, ona el açmak, dert ve elemlerimizi ona şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, ben yakınlardan yakınım; bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız” medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hz. Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve ona açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, ona iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece ona açan, hâlini ona şikayet eden hep ona yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve onun dergâhından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep ona açık durmalıdır; durmalı, sesini sözünü ona göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddî bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur. Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!” diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var, zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının. Ne önemi var, “Kudreti Sonsuz”; “Çaresiz kalıp da ona yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, Allah’a yönelip düşünürken, içini ona dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar, ağaçlar semâa kalkar; güller, çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin “Yüceler Yücesi”ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini ona açar, içlerini ona döker, nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler, dertlerine derman arayanlar da dermanı ondan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekleri gibi ona bakar ve onunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hayhuy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder. Sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp. Şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder. Hakkındaki recâ ve hüsn-ü zannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar senden uzak kalmamış; sürekli “Sen, sen…” diyenler dahil asla bu ölçüde sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı, her tarafta fitne ateşleri körüklendi, yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının sultanı! Şu anda binler, yüz binler senin karşında divan durarak ellerimizi sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik…” diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece sensin- bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman. İcabet buyur ey Rahîm-ü Rahmân!

 

Dua hakkında, kısa kısa...

Allah ile münasebeti kavi tutmak lâzım. Bunun en önemli yollarından birisi insanlara karşı duyulan ilgi ve alâkadır. Size garip gelebilir bu tesbit; ama insanlara candan ilgi ve alâka ilâhî rahmetin ihtizazına vesile olacak derecede önemlidir.

***

Günümüzde Ümmet-i Muhammed’de sebeplere inanma meselesi çok büyütüldü. Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’la olan münasebetimizi kırdılar, çatlattılar. Artık insanlar Allah’ın mevcudiyetini çok değil bir elli yıl öncesine nisbetle duymuyor ve hissetmiyorlar. Onun sevdiklerine karşı alâka da duymuyorlar. Hâlbuki Allah’ın mevcudiyetini vicdanında hissetmek, onun sevdiklerini sevmek yeri başka şeylerle doldurulmayacak ölçüde önemli hususlar arasındadır.

***

Bir hissimi ifade edeyim; ben namazların arkasında dua ederken ellerimi sizin ellerinizin altına koymuş gibi hissediyor ve dualarımın sizin dualarınızla birlikte arş-ı Rahman’a yükselmesini arzu ediyorum.

***

Kaside-i Bürde’den olan “Hüve’l-Habibullezi turcâ şefaatuhu/Likülli hevlin mine’l-ehvâli muktehimi/Mevlâye salli ve sellim dâimen ebedâ/Alâ Habibike hayri’l-halki küllihimi” parçasını selef-i sâlihîn belâ ve musibetlerin yoğunlaştığı anlarda bin defa okurmuş.

***

“Rabbenâ lâ tuazzibnâ bi zünûbinâ. Rebbenâ lâ tusallit aleynâ bi zünûbinâ men lâ yehâfuke velâ yerhamunâ. Verzuknâ hayrayi-dünyâ vel-âhira. İnneke alâ külli şey’in kadîr” me’surattan olmayan; ama ecdadın çok yaptığı dualar arasındadır.

***

Keşke insanlar falana filana lânet yağdırma yerine o vakitlerini dua ile geçirseler. Keşke şekilciliğin hâkim olduğu ücret karşılığı Kur’ân okuyanlar gibi değil de, herkes kendi gönlünün derinliklerinden kopan bir ses ile Allah’a yalvarsa. Keşke Cenâb-ı Hakk’a emir ve komut veriyor gibi değil de, bir dilenci hava ve edasıyla onun kapısının tokmağına dokunulsa. Ve keşke riya ve süm’aya açık olan mekânlarda değil de, hiç kimsenin olmadığı, Allah’a yürüme koyları sayılan tenha yerlerde insanlar içlerini Allah’a dökse.

***

Dua ederken kalbin saffetinin bozulmaması gerekir. Umumî yerlerde bu saffet balansını ayarlamak ve muhafaza etmek çok zordur. Bu balansı ayarlayamayanlar tenha yerlerde dua etmeyi tercih etmeliler. Riya ve süm’a ile o duanın kolunu kanadını kırmamalılar. Bununla beraber halk içinde insanların mevcudiyetini hissetmeksizin Rabb’ine yalvaranlar da elbette vardır. O yüreğe sahip olanlara diyecek bir şeyim yok.

***

Dua makamında içimizden geçirdiğimiz, mülâhaza ettiğimiz her şeyi mutlaka Allah bilir; ancak bunları telaffuz edersek melaike-i kiram onları yazar. O zaman bizim dualarımız kabule arz edilmiş bir dilekçe gibi olur. Sesin de, sessizliğin de yerine göre ayrı ayrı mânâları vardır.

***

İnsan bazen Rabb’i ile baş başa kalıp yana yakıla dua ettiği anlarda çıkarmış olduğu mırıltılar ile birlikte bambaşka âlemlere dalar. Öyle an olur ki hayal dairesinin genişliği nisbetinde melekler ve melekler ötesi âlemlere gider; gider ve orada Cebrail’in (a.s.) âdeta teşvikini alıyor gibi onun kendi sırtını sıvazladığını ve “Duaya devam et” dediğini işitir.

***

Dua ederken yaşadığım bir ruh haletimi sizinle paylaşmak istiyorum. Her duada “İnsanlığın İftihar Tablosu”na salât u selâm okuyorum. Ardından ya ismen teker teker hepsini zikrederek veya “...Ve alâ ihvânihî minen nebiyyîne vel-mürselîn ve alel-melâiketi’l-mukarrabîn ve alâ ibâdike’s-sâlihîne min ehli’s-semâvâti ve ehli’l-aradîn” diyerek diğer peygamberleri de duama katıyorum. Aksi halde Hz. Adem, Hz. Nuh ve diğerleri sanki bana küsmüşler gibi bir ruh haleti içine giriyorum.

Aynı ruh haleti vefatlarından sonra Cenâb-ı Hakk’ın izni ve inayetiyle tasarruf sahibi olduğuna inanılan zâtlar için de geçerli. Onun için Abdülkadir Geylanî, eş-Şeyh Hasan el-Harakânî, eş-Şeyhü’l-Harrânî, Akil el-Mübencî’yi anıyorum ve tabi ki Bediüzzaman, İmam Rabbanî, Muhammed Bahaeddin Nakşibendî, Hasan Şazelî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rufâî... Hepsini tek tek sayıyorum.

Biliyorum, bunların hiçbirinin benim duama ihtiyaçları yok. Ama içimden öyle geliyor ki; “Neden senin intisabın bu kadar zayıf?” diyecekler. Evet, münasebeti kavi tutmak ve bunların Allah nezdinde –inşaallah– iltimaslarının ilâhî rahmeti ihtizaza getireceğine inanmak lâzım.

***

Büyük zâtlara iltica edip, onları vesile kılıp Allah’tan bir şeyler isterken çok dikkatli olmak ve söylenecek sözleri çok iyi seçmek gerek. “Evliya-i kiram hakkı için, hürmeti için” türünden şeylerle asıl maksad ve meramımızı Allah’tan istemeliyiz. Aksi halde o büyük zâtları rencide etmenin ötesinde -Allah korusun- farkında olmadan şirk deryalarına yelken açabiliriz.

 

Dua heyecanı

Musibetler zamanında okunacak hususî dualar var. Bunların musibet kalkıncaya kadar okunması lâzımdır. Fakat burada en önemli şey arkadaşlardaki dua heyecanıdır. İçten gelmesi lâzım o his ve heyecanın. Ferhat tam Şirin’ine kavuşacağı anda karşısına çıkan dağı aşmak için nasıl bir heyecan duyar içinde, işte öyle bir heyecan. Hatta din-i mübin-i İslâm’ın îlâsı adına duyacağınız heyecan Ferhat’ın, Mecnun’un heyecanından binlerce, milyonlarca kat fazla olmalıdır. Benim için Leyla, Şirin, Ferhat veya Mecnun hiç önemli değil; ama tabiat-ı beşeri inkâr etmemek lâzım. Leylevîler, Şirinîler çok dünyada. Onun için bu misali verdim. Yoksa “Dua yapalım” dendiğinde angarya kabilinden bir şey yapılır ki ona dua denmez.

Duanın bir mekânda hep birlikte yapılması taraftarıyım. Zira arkadaşlardan bazılarının tertemiz atmosferi diğerlerine tesir eder, huzur-u kalbe vesile olur. Bu da o mecliste bulunanları biraz daha temkine, teyakkuza ve ciddiyete sevkeder. Diğer taraftan insanın sadece kendi kendine olması ve seccadesinde içini Allah’a dökmesinin, elbette farklı bir açıdan birlikte yapılan duaya faikiyeti, üstünlüğü var. Evet, hiç kimsenin bilmediği, görmediği bir yerde el açıp, içini Rabb’ine dökmenin değeri hiçbir şey ile ölçülemez.

Halis ubudiyet ifade etmesi açısından dua, çok namaz kılmadan, çok oruç tutmadan daha önemlidir. Çünkü dua, sebepleri ve şartları nazar-ı itibara almadan, Hazreti Müsebbibü’l-Esbab’tan tasavvurları aşan ve tenasüb-i illiyet prensibine göre melhuz olmayan şeyleri isteme demektir. Mesela, cennet... Kendi iktidarınızla cenneti nasıl elde edebilirsiniz? Kabri nasıl aşabilirsiniz? Sıratı nasıl geçebilirsiniz?

Dua ederken mübalâğa etmeme bir esastır. Ama bunu bazıları çok dua etmeyin şeklinde anlıyorlar. Benim anlayışıma göre bu kabil bir şerh yanlış. Doğrusu çok dua etmeme değil, duada lüzumsuz teferruata girmemedir. Mesela; “Allahım! Benim şu işim olsun veya kara kaşlı, kara gözlü bir oğlum olsun, saçları hiç dökülmesin, bana bir cennet ver, yamaçlarımın sağ tarafında şunlar, sol tarafında bunlar olsun, ırmakları şöyle aksın, hurileri böyle olsun…” İşte bunlar dua değil, gevezeliktir.

Câmî (kapsayıcı, muhtevası geniş) lâfızlarla dua etme duanın en önemli buudlarından biridir. “Rabbenâ âtina fi’d-dünya haseneten ve fi’l-âhireti haseneten. (Rabb’imiz! Bize dünyada da ahirette de hasene ver.)” duasındaki “hasene”; “Allahümme ahsin âkibetenâ fi’l-umûri küllihâ. (Allahım! Bütün işlerde akibetimizi güzel eyle.)”deki “Fi’l-umûri küllihâ (her türlü iş, durum, keyfiyet)”; “Allahümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke bihî Nebiyyüke sallallâhu aleyhi vesellem, eûzü bike min şerri mesteâzeke minhü Nebiyyüke sallallâhu aleyhi vesellem (Allahım! Ben senden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin istediği hayırları istiyor ve onun sana sığındığı şerlerden de sana sığınıyorum.)” duasındaki “Min hayri mâ seeleke ve min şerri mesteâzeke (onun istediği hayır, sığındığı şer)” ibareleri câmî lâfızlara en güzel örneklerdir. Ben bu son duayı haddimi aşarak çeşitli ilavelerle şu şekilde yapıyorum: “Allahümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke bihî cemîu’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-Evliyâi ve’l-Asfiyâi ve’l-Mukarrabîne ve’l-Makbûlîne ındeke, eûzü bike min şerri mesteâze minhü cemiu’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-Evliyâi ve’l-Asfiyâi ve’l-Mukarrabine ve’l-Makbûlîne ındek. [Allahım! Ben bütün enbiyâ, mürselîn, evliyâ, asfiyâ, mukarrebîn (sana yakın kullarının) ve makbûlînin (senin nezdinde makbul kullarının) senden istediği hayırları istiyor ve bütün bunların sana sığındığı şerlerden ben de sana sığınıyorum.]”

Bu çerçevede bir başka câmî dua da şu olabilir; “Allahümme es’elüke min hayri mâ seeltüke min evveli yevmin ilâ sâati hâzihî ve eûzü bike min şerri mesteaztü minhü min evveli yevmin ilâ sâati hâzihî. (Allahım! Senden, ta ilk günden şu âna kadar istemiş olduğum hayırları istiyorum. Sana sığınıyorum ilk günden şu saate kadar sana sığınmış olduğum şerlerden.)

“Ya Rabbî, ilâ mâ tuhibbu ve terdâ. Allahümme afveke ve âfiyeteke ve ridâke. (Ey Rabb’im! Seveceğin ve razı olacağın şeyleri yapmaya bizi muvaffak eyle. Allahım! Senden af, afiyet ve rızanı istiyorum.)” da çok yapılması gerekli olan dualardan biri. Evet, kendinize rağmen dahi olsa, Allah’ın hoşnut olacağı, seveceği, razı olacağı şeyleri isteyin. Çünkü önemli olan onun hoşnutluğudur.

 

Yağmur yağarken…

Yağmur yağıyor şu an. O yağmur -ki diğer adı rahmettir- Allah’tan, rahmet semasından yeni kopup gelen şeyin adıdır. O şimdi üzerinde öbür âlemin çizgilerini taşıyor, o âleme ait turfanda televvünlere âyinedarlık yapıyor. Bu esnada eğer gönüller Allah’a teveccüh eder, diller onu mırıldanırsa, Allah o duaları kabul buyurur. Şimdi siz, sizin için hayatta en önemli gaye ne ise, o gayeye kalbinizi kilitleyerek Cenâb-ı Hakk’a dua edin, o meramınızı isteyin. “Güzel söz ona çıkar, iyi amel ona yükselir” diyor Kur’ân. Dolayısıyla ondan gelenlerin geldiği şu anda, ona gidecek şeylerin gitmesinde bir kolaylık söz konusudur. Yani gök kapıları açık, rahmet geliyor, yerden kelimeler de ona yükseliyor.

İsterseniz benim kelimelerime kalbinizin heyecanıyla iştirak edebilir, âmin diyebilirsiniz: “Allâhümme a’li kelimete’llâhi ve kelimete’l-hakki ve dîne’l-İslâmi fî külli enhâi’l-âlem. Veşrah sudûranâ ve sudûra ibâdike fî külli enhâi’l-âlemi ile’l-îmâni ve’l-İslâmi ve’l-ihsâni ve’l-Kur’ân vestahdimnâ fî hâzâ’ş-şe’n. Vec’alnâ min ibâdike’l muhlisîne’l muttakîne’l veriîne’z zâhidîne’l mukarrabîne’r râdîne’l merdıyyîn. Allâhümme yâ müfettiha’l ebvâb! İftah lenâ ümmete Muhammedin sallâhu aleyhi vesellem lâsiyyemâ ihvânî ve ehavâtî ve asdikâî ve sadâikî ve ahbâbî ve ehibbâî hayra’l-bâb. Rabbenec’al lenâ min emrinâ ümmete Muhammedin sallahu aleyhi vesellem lâsiyyemâ emra ihvâni ve ehavâti ve asdikâi ve sadâikî ve ahbâbî ve ehibbâî fî külli enhâi’l-âlemi ferecen ve mahrecâ, ve sallallâhu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbih.”

[Allah’ım! Yüce adını, hak kelâmını ve din-i mübin-i İslâm’ı dünyanın dört bir tarafında yücelt! Gönüllerimizi ve dünyadaki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, ihsana ve Kur’ân’a aç! Bizi bu yolda istihdam eyle! Bizleri ihlâslı; kılı kırk yararcasına takva hayatı yaşayan; zühdü esas edinen; kurbiyetine mazhar olup senin yakınlığını kazanmış; senden razı olmuş, senin de kendilerinden razı olduğun kullarından eyle! Allah’ım, her kapıyı açan Rabb’im! Biz Ümmet-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem), hususen kardeşlerimiz, dostlarımız ve sevdiklerimize hayır kapılarını aç! Ey Rabb’im! Biz Ümmet-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) ve hususiyle de dünyanın dört bir tarafındaki kardeşlerimiz, dostlarımız ve sevdiklerimize bir rahatlık, sıkıntılarına bir çıkış yolu ihsan eyle! Salât u selâm Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), âl ve ashabı üzerine olsun.]

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

DUA ZAMANI

Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz'a yönelip, hâlini O'na arz ederek istediklerini O'ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi'ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O'na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi'ne yalvarır ve gizliden gizliye O'na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri'in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O'na yalvarın; bilin ki, O'nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O'na yönelmek, O'na el açmak, dert ve elemlerimizi O'na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk'ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış "Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız." medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü'l-Guyûb'a, hem de tamamen halka kapalı ve O'na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O'na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O'na açan, hâlini O'na şikayet eden hep O'na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O'nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten "âh" edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O'na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O'na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının "Allah Allah" diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk'a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, "Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!." diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz "Çaresiz kalıp da O'na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah'tan başka kimdir?" deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Kur'ân, varlığın tercümesi; hâdiselerin tercümanı; makro ve mikro âlemlerin müfessiri; bu dünyada âlem-i gaybın lisanı; insanoğluna ilâhî iltifatların senedi; İslâmiyet'in özü, esası, nur ve ziyası; uhrevî âlemlerin haritası ve ona inananların vesile-i saadeti olduğu gibi aynı zamanda açık-kapalı, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bir dua mecmuasıdır.

Kur'ân, Fatiha sûresiyle lâl ü güherlerini saçmaya başladığı andan itibaren, hamd ü senâ ile bir dua mukaddimesi vaz'eder ve sırat-ı müstakim talebiyle işe başlar. Bakara sûre-i celîlesi zımnî dua şivelerinin arasında sesini sarahatinin nağmeleriyle yükselterek "Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!" der ve bizi duaya çağırmanın yanında, Cenâb-ı Hak'tan ne istenileceği konusunda da irşad eder. Birkaç sayfa sonra, "Rabbimiz! Üstümüze sağanak sağanak sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım eyle!" istimdat edâlı beyanıyla, zor şartlar altında müminlere sığınacakları sera ve siperleri gösterir.

Daha bir sürü dua televvünlü beyandan sonra sûrenin Miraç armağanı son ayetinde "Rabbimiz! Eğer unuttu veya hata ettiysek, bundan dolayı bizi muaheze etme. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeylerle bizi sorumlu tutma. Bizi affet; kusurlarımızı bağışla; bize merhamet buyur; Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardımda bulun." ifadeleriyle daha şümullü bir çerçevede, her zaman vird ü zebanımız olması gereken bir dua ve niyazı ihtar eder. Âl-i İmrân sûresinin ilk sayfasında "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve nezd-i ulûhiyetinden bizlere hususi rahmette bulun." diyerek müminler için en hayatî bir duayı hatırlatır. Birkaç ayet sonra "Ey Rabbimiz! Bizler Sana inandık, günahlarımızı bağışla; bizi cehennem azabından koru." çığlıklarıyla el açıp yalvaran müttakilerin niyaz ve teveccühlerini referans göstererek bizi bir kez daha duaya çağırır. Birkaç makta sonra havârîlerin, "Ey Rabbimiz! Biz Senin indirdiğin kitaba iman edip gönderdiğin elçiye tâbi olduk; bizi Hakk'ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur." şeklindeki içinde sorumluluk da bulunan yakarışlarına dikkatlerimizi çeker. Sonra nebiler çevresinde saf bağlayıp mücadele veren "ribbiyyûn"un "Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol." diyerek bu defa da rabbanilerin dilinden bir dua armağan eder. Sûrenin sonuna doğru açtığı tefekkür faslını "Ey Rabbimiz! Bizler "Rabbinize inanın!" deyip imana çağıran, iz'âna davet eden münâdîyi işittik ve ona icabet ettik. Artık Sen de bizi affeyle, kusurlarımızı bağışla, (canımızı alırken de) bizi ebrar sırasında vefat ettir." fermanıyla içinde hüsn-ü akıbet dileği de bulunan bir niyazla noktalar. Kendi kendine haksızlık ettiği mülâhazasıyla ürperen gönüllerin "Rabbimiz nefsimize zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize merhamet buyurmazsan apaçık maruz-u hüsran oluruz." inkisar içinde sızlanışlarıyla ruhlarımıza ra'şeler salan farklı bir çığlığı hatırlatır. "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatır. Biz de yalnız Allah'a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu "münkir" topluluk arasında artık ver o adil hükmünü; (ver de) haklı-haksız açığa çıksın." gayretullaha çağrı edalı beyanla, bütün bütün küstahlaşmış inkârcı bir toplum karşısında, gönlü itminanla çarpan, dili ihkâk-ı hak mırıldanan bir nebînin teslimiyet derinlikli yakarışlarıyla ruhlarımıza farklı bir talep üslûbu fısıldar.

Kur'ân, sık sık, biraz da konumlarına göre, nebîlerin yakarışlarından, iç çekişlerinden ve yardım taleplerinden, "Velimiz Sensin yarlığa bizi.." "Rabbimiz! Bizi o zalimlerin zulmüne maruz bırakıp işkence etme.." "Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum" ... dar çerçeveli kareler sunar ve açık-kapalı yüzlerce ayetle bizi kendimizi sorgulamaya, arzuhâle, olumsuz yanlarımızdan dert yanmaya çağırır; çağırır ve duanın, konumuna göre belli sorumlulukları olanlara bir güç kaynağı, günaha girmiş olanlara bir arınma kurnası, darda kalmışlara bir çare, musibetzedelere bir inayet eli, acz u fakr ve ihtiyaç içinde kıvrananlara bir hazine anahtarı, derd-mend olanlara bir tabip, ümidini yitirenlere bir reca esintisi, mazlumlara-mağdurlara da bir havale çağrısı olduğunu gösterir. Dünya gailelerinden ve ukbâ endişelerinden kurtulma adına hep dua ve tazarruu nazara verir ve onu gönlünün gözleriyle süzüp, ruhunun diliyle mırıldananları sürekli Hakk'a teveccüh ve niyaz koylarında gezdirir.

Kur'ân'ın bu dua televvünlü ufkuna muhazi olarak, dua, tazarru ve niyaz sultanı Efendimiz'in hayat-ı seniyyeleri de âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelâsı mahiyetindedir; O, sabah kalktıklarında, akşamı idrak ettiklerinde, geceleri Hak karşısında divan durduklarında, abdeste yöneldiklerinde, namaza yürüdüklerinde, bu miraç ölçüsündeki ibadeti eda esnasında, ezanı dinlediklerinde, kametle kıyam ettiklerinde, Hakk'a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda, yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, düşmanla karşılaşma, arzî ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, sürpriz vak'alarla karşılaştığında, harika hâdiseleri müşahede anında, hastalık ve rahatsızlıklara müptelâ olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru hengamında hep el açar, Rabbine yönelir; yerinde şükür ve senâlarla gerilir, yerinde tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve sürekli O'na yalvarırdı. Bu icmâlin tafsil ve teferruatını dua mecmualarına havale ederek geçiyorum.

Dua, Hakk'ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O'na yönelip düşünürken, içini O'na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi'ne arzı ve Hakk'ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz'anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O'na açar.. içlerini O'na döker.. nâçâr kaldıkları yerde "çare" der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O'ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O'na bakar ve O'nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin "hay-huy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli "Sen Sen" diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs'ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

* * *

ARZ-I HÂL

Arz-ı hâl etmek üzere artık kapının önündeyiz. Gözlerimiz zuhur edecek teveccüh tayfları ufkunda, dudaklarımızı Zât'ını tazimle süsleyip sinelerimizin âhlarını mırıldanarak, kulak kesilmiş takdirlerinizi bekliyoruz. Ayrı düştüğümüz o talihsiz günlerde aklımızı hevâ kapıp götürdü, kalblerimizi şeytan okları delip geçti, hem sarsık hem güçsüzüz. Evvelâ mârifet ve muhabbetle gönüllerimize hayat üfle ve bu mevhibelerini yeni iltifatlarla taçlandır. İnayetinle elimizden tut ve bizi şu birkaç asırlık sefaletten kurtar. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor. Kapının kulları geçinen bir kısım densizler ise, insanların diyânet hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor. Dört bir yan, kin ve nefret hırıltıları, hırs ve makam homurtularıyla inim inim.. kitleler şaşkın, istikbal sis ve duman, yollar amansız, yol kesenler imansız, aldananlar ise hadd ü hesapsız; ya katından bize bir ışık ve burhan gönder, ya da artık bu yolu nezdine döndür...

Vücutlarımız rüzgârla sarsılan ağaçlar gibi tir tir, yüzlerimizde inkisar çizgileri ve gönüllerimiz de burkuk mu burkuk.. adem-i kabul endişelerimizi engin müsamahana bağlayarak haremgâh-ı sübhâniyeye yürüyor gibi Sana yaklaşma heyecanı içindeyiz. Sen şimdiye kadar o dergaha kimleri kabul etmedin ki.! Kabul etmekle de kalmadın isyanlarını, tuğyanlarını, küstahça baş kaldırmalarını afv u mağfiretinin çağlayanına salarak alıp onları baş köşeye oturttun; oturtup pişmanlıkla o tir tir sinelere yeniden diriliş kevserleri içirerek onlara ebedî varolma zevkini duyurdun. O kapıdan ne mütemerrid küstahlar ne de sürekli baş kaldırmış asiler kovulmadı, geriye döndürülmedi. Bir kere "Ya Rab" diyene binlerce lütufta bulundun.. adını dil ucuyla ananları bile sürekli yâd edilme hil'atleriyle şereflendirdin. Bütün bunlar ümitlerimize fer verdi, gönüllerimizi Sana koşma heyecanıyla şahlandırdı. Ellerimiz yukarıda, ruhlarımız afv u safh intizarı içinde.. söze ne hacet hâlimiz Sana ayan...

Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız; ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bezginliği içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Her hâlimizde âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve heves; sürekli zevk u sefâya, makama, mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî hülyalara oynuyoruz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre... Gece ve gündüz gibi iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kapkara davranıyoruz; idare ve siyaset deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları mırıldanıyoruz. Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları şaşırtacak mârifetler (!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyoruz. Bazen başımıza bir beyaz külah geçiriyor, bazen belimize zünnar bağlıyoruz; bazen minarelerin başında tevhidi ilan ediyor gibi bar bar bağırıyor, bazen de "lâyüad ve lâyuhsâ" şürekâya selâm duruyoruz.

Zulüm ve lütuf duyguları içimizde âdeta yan yana, kahramanlık gösterileriyle cebânet tavırları aynı kalbde sarmaş-dolaş; hile, hud'ayı aklın en önemli derinlikleri sayıyoruz.. kendi hile ve komplolarına yenik düşenlerimizin ise hadd ü hesabı yok. Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli; eller memnû meyvelerde, ağızlar harama açık duruyor; gözler başkalarının kusur müfettişi.. yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın ismi var sadece; adalet "sayyâd-ı bîinsaf"ların hazırladığı kapanların önüne saçılmış birkaç dane gibi bir şey; vefa Kafdağı'nın arkasında, ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış mı bilemiyorum; buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta. "Lânetle anılan cebâbire"ye rahmet okutturacakların sayısını Allah bilir... Gerçi insan olduğunu fark edenlerin adedi de az değil; ama, canavarlaşan ruhların yanında bunlar deryada birer damla kalır. Zannediyorum nefis, sırtında taşıdıklarına hiçbir dönemde bu kadar başarılı küheylanlık gösterisi yapmadı. Binler-yüzbinler nereye koştuğunun ya da koşturulduğunun farkında değil; yollar kıvrıla kıvrıla bir meçhule uzanıyor, yolcularsa bir hedefe doğru yol aldığını sanıyor. Mesafeler amansız, yürüyenler iz'ansız, plânlar birer kuruntu, yapılanlar ise havanda su dövme.

Her durakta bir sürü hain düşünce rengârenk masallar üretiyor.. masallar birer büyü gibi dinleyenleri uyutuyor.. batılâ açık şuuraltları, aldatan rüyalar görüyor. Bu rüyalarda küfre şahlık urbaları giydiriliyor; diyânete ise cadı elbiseleri. Mazi karanlık birkaç fotoğraf karesine hapsediliyor. Gelecek ve hususiyle de ebediyet âlemleri yokluk zindanları gibi gösteriliyor. Ruhun gözlerine kezzap dökülmüş.. vicdan mekanizmasına civa akıtılmış. Çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştiriliyor.. ve her şey, ama her şey olduğundan başka gösterilmeye çalışılıyor.

Bugün pek çoğumuz itibarıyla küçük bir cennet olan gönül dünyamızda, cismânî arzular gelip yuva yapmış; sırrın kontak noktaları, nefsânî arzuların ağına takılmış; çoklarının o simsiyah alınları gibi bahtları da kapkara.. bunlar, diriler gibi görünseler de ölü sayılırlar. Aslına bakılırsa, şu anda çektiklerimizin arkasındaki sâiklerin hepsi çizgi çizgi bu fotoğrafta mevcut.

Biz çok erken bir dönemde aldatıldık, şu anda da bir aldanmalar fasit dairesi (kısır döngüsü) içinde bulunuyoruz. Önce şu hayat bize şeker-şerbet gibi gösterildi; sonra da, zehirle kirletilerek kâse kâse ruhlarımıza içirildi. Bugünkü karın ağrılarımız dünkü tükettiğimiz kâselerden, yarınki sancılarımız da -Allah'tan fevkalâde bir sıyânet olmazsa- bugün yudumladığımız o semm-i katilden olacaktır.

Tedaviye muhtaç aliller, ruhun perişaniyetiyle sarsık zeliller ve günahlarla Müslümanlığın ayıbı hâline gelmiş kirlileriz; ama, bizi arınma kurnalarına götürecek yollar perişan, köprüler de çoktan yıkılmış.. biz kansızlıkla kıvranıyoruz ama üzerimizde kan emen bir sürü sülük var; zafiyetle tir tir titreyip duruyoruz ama tepemize inip kalkan balyozlar da eksik olmuyor. Çok defa, hevâ, heves fırtınaları karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrulup duruyoruz.. rüzgârlar sert esiyor, barınaklar iğreti; hülyalarımız pamuk gibi yumuşak, realiteler ise tipi-boranla soluklanıyor.

Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Ne gönülden Ramazan olabildik, ne de oruç; ama her zaman sahur davulu gibi güm güm ötüp durduk. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur abidesi gibiyiz. Amansız hâdiseler karşısında karton gibi bir hâlimiz var; gel gör ki, granit olduğumuz iddiasındayız.

Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü'l-emriyemize göre kendimiz olamıyoruz. Dünya ve ukbâ kazancı adına ne ciddî bir hesap ne de tutarlı bir plâna sahibiz. Kazançlar kuşağında sürekli kaybediyoruz; kaybederken de muhtemel daha kötü durumlarla teselli olmaya çalışıyoruz. Zamanı suçlama, şartlara lânetler yağdırma da ayrı bir avunma yolu. Suç ve günah bize ait, zamana sövmenin âlemi ne.! Zehiri içen biziz, kimyacıya küfretmek de neden!?. Devran ne bize ne de başkasına bir kötülükte bulundu; biz kendi devranımızı yıkıp târumar ettik. Yanlış okuma, yanlış yorumlama ve yanlış anlama bizi kuralsız bir toplum hâline getirdi. Dağınık, derbeder ve kullanılmaya müsait bir hâlimiz var; gelen başımıza basıp geçiyor, giden başımıza basıp geçiyor. Biz, "mevcutla iktifa" deyip istirahate çekilmişiz. Şeytanları şehrayinlerle sevindirecek, melekleri üzüntüye boğacak bir tuhaflık içindeyiz. Zâhirî hâlimize bakılacak olursa, her yanımızda kıyamet ışıkları çakıp duruyor. Bu kıyamete "dur" diyecek seher yolculuğuna azmetmiş olanların ağzında birer fermuar var. Topraklarımıza Hârût-Mârût büyüsü düşmüş gibi anlaşılmaz ihtilâçlar yaşıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikahı Allah'ın buğzettiği talâka emanet, nefsânî duygularımız yeni fırtınalar çıkarma cephesi oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz.

Bütün bunlara rağmen, bizi bize bırakmaman en büyük dileğimiz. Kendimiz edip kendimiz bulsak da, rahmetin, istihkaklarımıza lütuf televvünlü haklar bahşedecek vüs'atte. Eğer göz kamaştıran güzelliklerle dönüp duran şu kâinatların etekleri mücevherlerle dolu ise, bu Senin rahmet ve servetinin sınırsızlığındandır. Eğer tabiatı gereği şu kuru zemin İrem Bağları gibi rengârenkse, o da Senin engin keremindendir. Gözlerimiz o geniş rahmetinin tüllenişinde, düşüncelerimiz her tarafa serpiştirdiğin kereminin tecellilerinde.. ümitlerimizi bir kere daha şahlandırarak, teveccüh ve yakınlığını, uzaklıklarıyla görünmez, duyulmaz hale getiren biz kullarına yakın olduğunu duyur. Vicdan kültüründen mahrum şu derbeder gönüllerimizi mârifetinle doyur.

Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep "Sen, Sen" demenin zemzemesi içinde geçirelim.

Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş'esinden de habersizdik. Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir mahiyette de değildik. Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya çalışıyor ve Hâlikımızın bîhemtâ bu atiyyeleri altında iki büklüm matiyyeler olarak, ihtiyaç ve ıztırar çığlıklarıyla inliyor ve bunca şeyden ciddî haberdar olamamanın hacâletiyle iki büklüm oluyoruz.

Hâlimiz Sana ayan; dün ayrı bir isyan, bugün ayrı bir isyan; ne iradelerimizde fer kaldı ne de dizlerimizde derman; her şeye rağmen kararttığımız kaderimiz Senin elinde; liyakatimize göre değil, istihkakımıza bakarak ne olur, sun ihsan üstüne ihsan, ey dertlerimize derman!

Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde.. yürüdüğümüz yollar zikzaklı ve yokuş.. bizler günah yolunun yorgunları, hiç de iç açıcı olmayan günlerin elinden zakkumlar yudumladık.. içimiz-dışımız yara-bere, enerjimiz bitmek üzere; yük ağır, akıl şaşkın, ruh bitkin, ümit mumu sönmek üzere - onu Sen hiçbir zaman söndürme- yollarda dökülüp kalanlar gelip gelip sinelerimize oturuyor.. oturma niyetinde değiliz ama, uzun zaman ayakta durabilecek gibi de görünmüyoruz. Sen bize her zaman yaptığın gibi sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla bizi bir kere daha inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza nezdinden sönmeyen bir ışık gönder.

Bizden evvel, binlercesinin bu kabil dileklerine icabet edip onlara lütfundan kapılar araladın ve başlarına sağanak sağanak ihsanlar yağdırdın.

En son başvurulacak merci Sensin, arz-ı hâlimiz de Sanadır. Huzuruna gelip iç çekişlerimize, içten olup olmadığını bilemediğim gözyaşlarımıza, bükülmüş kaddimize, renk atmış benzimize merhamet buyur ve bize iman ve mârifetteki neş'eyi son bir kez daha duyur.

Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Sinelerimiz bomboş, düşüncelerimiz tutarsız, kalbî ve ruhî hastalıklarımız bizi yere sermek üzere.. ey kimsesizler kimsesi, bize Eyyub'un hayat ırmağından bir çağıltı gönder, Mesih diyarından da bir nefes.! Hayır hayır! Bizi Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın nefehâtıyla yeniden dirilişe erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden kurtar.

Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya muhtaç, boynumuzu bükmüş böyle bir teveccüh bekliyoruz. İşimiz sürekli tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz kamerin o sürpriz tulûu gibi ekstra bir doğuş intizarında. Hak dostları, Sana vasıl olunca hayret yaşarlar; bizse Seni tam bilememenin hayretleriyle şaşkınlık içindeyiz. Var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş'esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.

Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi Sensin; her zaman acz u fakr ve ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa başka hangi kapıya yönelebiliriz ki.!

Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla başetmemiz mümkün değil; her yanda düşmanlarımız gayzla köpürüyor; dostlarsa suskun ve temkin murakabesinde. Sadece o kadar mı?. Hayır, bir sürü de dost kılığında düşman var ve hepsi de tam tekmil taarruz vaziyetinde. Hâdiseler acımasız cereyan ediyor; hicranla geçen zaman bir türlü bitmiyor.. mekân da, zamanın rengine bürünüyor. Bazen seherlerde esen yeller bile kasvetle esiyor; bazen de Sana niyaz içinde bir fecr aydınlığı ruhumuzu sarıyor. İnşirah duyup biraz seviniyoruz; biz sevinirken hasımlarımız da habire ha esiriyor; bu defa bize de olduğumuz yerde kalakalıp yutkunma düşüyor.

Bütün bunları Sana açıyor, içimizi Sana döküyor ve nazar-ı merhametine dehalet etmek istiyoruz. Aslında, Sen varken başkalarından yardım istemek şirk ve şuna-buna el açmak da bir saygısızlıktır. Yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalbleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Nazarî insanlıktan amelî insan olmaya yükselememiş bahtsızların talihlerine de bir ışık yak. Uzakta duranları daha da uzaklaştırarak tazib etme; dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.

* * *

SEN FÂİL-İ MUHTARSIN

Ey Rab! Senin dualara icabet etme mecburiyetin yoktur; ama bizim ona ihtiyacımız hissettiklerimizden de çoktur. Bütün dileklerimizi kabul buyur ve bunları kabulünü vicdanlarımıza duyur; aç ve yalnızlıkla tir tir titreyen kalblerimizi iman ve itminanla doyur. Ciddî bir yol almış sayılmasak da yıllar var hep yollardayız. Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor. Önümüzdeki engebeler beşer takatini aşkın görünüyor. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü ve’t-teslîmât) perişan, derbeder ve ızdırap içinde.. Müslümanlık gelenek ve göreneklerin darlığına mahkum.. ibadet ü tâat kültür televvünlü.. duygular, düşünceler fantezilere emanet.. mücadelelerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî mülâhazalara dayalı. Ölenler bir hiç uğruna ölüyor, öldürenler işledikleri cinayetleri mücahede sayıyor.

Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur.

“N’olur ya Rabbî, n’olur ya Rabbî,

neyin noksan olur ya Rabbî.” (M. Lütfî)

Rahmet Senin sıfatın, inayet âdetin, af şanın; bizler de o rahmet, o inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız.

“Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden

Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.”

(M.Lütfî)

Senin kapının genişliği başımızı sokacak başka kapı aramaya ihtiyaç bırakmamıştır. Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar sokuyor, sesimizi edep ve temkinle kalibre ediyor ve Senden arızasız ibadet ü tâat adına bir güç, masiyetler karşısında sarsılmayacak sağlam bir irade ve musibetleri iyi değerlendirebilecek bir idrak ve bir basiret istiyoruz. İstediklerimizi ver ve bizi kendi darlığımıza mahkum etme.

Biz her şeyimizle Seniniz; Sana hamd ü senâda bulunuyorsak, Senin lütfettiğin uzuvlarla bunu yapıyoruz; kulluğuna koşuyorsak, boynumuzdaki acz ü fakr tasmasının gereğini yerine getiriyoruz. Bunlar Sana göre değil, bizim tutarsızlığımız çerçevesinde çırpınışlar.. evet, nerede Senin ululuk ve azametin, nerede bizdeki kulluk? Nerede o altından kalkılmaz lütuf ve ihsanlar, nerede bizdeki o kırık kol ve kanatlar?..

Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibr u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.

Rabbimiz! Senin bize sahip çıkıp sıyanet etmen, düştüğümüzde tutup kaldırman, kirlenen mâhiyet-i insaniyemizi sık sık yıkayıp, arındırıp nezdindeki gözü sürmeliler arasında kabul buyurman, Zât’ın için bir nakîse sayılmaması yanında bizim için çok şey ifade etmektedir. Gerçi cürüm cürümdür ve ceza ister. Biz de öyle bir cürmün prangalı mahkumları sayılabiliriz. Ne var ki Sen, azap edecek pek çok kimse bulabilirsin; fakat biz, affedecek birini asla bulamayız. Ey affı tecziyesinin önünde rahmet tahtının sultanı! Bizi bir bilinmez ve bulunmaza bırakarak tazib etme. Eğer bir zaman Senden kaçıp –aslında kaçınılmazdan kaçmışız– akla-hayale gelmedik levsiyâta girdi, mâhiyet deformasyonları yaşadı, haddimizi bilmezlik edip Sana baş kaldırdı, hevâ u nefislerimize uyup kirlendi ve kendimize kıydı isek –ki bu ahsen-i takvîm dilrubâları için bir intihardır– şimdi bin bir çaresizlik içinde, ama ihtiyaçlarımızın şuurunda olarak, boynumuzda hâkimiyetinin tasmaları, ayaklarımızda ıztırar prangaları, ellerimiz göğüslerimizde günahlarımızı itiraf ediyor; bir kez daha kapının kulları olduğumuzu mırıldanıyor, “merhamet” deyip inliyor ve ululuğuna yakışır bir muamele bekliyoruz.

Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir âlemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her hâlimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.

Yeni bir azim ve ümitle bir kere daha Sana yöneldik. Başımızı ayaklarımızla buluşturduk ve bir sürü beklentiye koyulduk. Arzu ve isteklerimizde bize inkisar yaşatma! Bize sevginden kâse kâse şerbetler sun ve gönüllerimizi iştiyakınla coştur! Sinelerimize öyle bir aşk u şevk koru saç ki, kalmasın kararımız; başımız kapının mübarek eşiğinde, nabızlarımızda Seni duymanın heyecanı, gönüllerimizde aşk u vuslat hafakanı, gözlerimiz çağlayıp gitsin ve âh u efganlarımız gökleri titretsin.

Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşünelim.. her şeyi Sana bağlayıp öyle sevelim.. vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp duralım. Senin için kıyam edip, Senin için oturalım.. her şeyin çehresinde Seni okuyalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya çalışalım.

Bugüne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorulduk. Sensizlik canımıza tak etti.. meğer, mülâhazalarda Sen olmayınca en geniş yollar ne kadar da daralıyormuş, şehrahlar nasıl da sevimsiz patikalara dönüyormuş...

Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma! Senin yolunda gibiyiz; ama ciddî bir azığımız yok; ömür sermayemiz yabancı hülyalar, yalancı rüyalar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsnüzannımız.. evet, cürmümüz dağlar cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine oturduğu her şeyin üstünde.

Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebû Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.

Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –tabiî ki hikmetinin çerçevesinde– her isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bendelerin gibi arındırıp mükâfatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.

Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lütuflarımı paylaşın.” diyeceğiniz eşref saatleri bekliyoruz.

Rahmetinin vesâyetine sığınırken, lütfundan sürpriz ihsanlar beklerken, kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor; Senin her nasılsa, uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine gösterdiğin/göstereceğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.

Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun –aslında kovduğunu da hiç duymadık ya-. Sana yönelenlere hep “gelin, gelin” diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade buyur “Biz de geldik” diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve ululuğuna karşı hep saygısız davranan serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz. Yığınlar, onun zehirli hançeriyle yaralı ve bitkin, hep onun dümen suyundalar; işleri eğlence ve oyun, hâlleri gaflet ve dalâlet, arkasından koşup durdukları şan-şöhret, zevk u safa ve rahat, hedefleri de çıkar ve menfaat. Her birini birer öldüren virüs kabul ettiğimiz bu mikroplar şimdiye kadar nice “serv-i revân canları, nice gül yüzlü sultanları”, nice hanları ve hakanları yere serdi ve saltanatlarıyla beraber yerle bir etti.

Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” lütfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!

/////////////////////////////////////////////////////////

 

g. ALLAH RESÛLÜ’NÜN DUA İKLİMİ

 

Dua, bir ibadettir,895 dua kulluğun özüdür,896 dua Rabbe dönüş ve yönelişin adıdır. Kulluktan bahsedilen bir yerde, duadan bahsetmemek mümkün değildir. Zaten, Allah (celle celâluhu) da “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!”897 buyurmuyor mu? ve “Dua edin kabul edeyim.”898 diyen de bizzat Kendisi değil mi?

Dua, Allah’la (celle celâluhu) kul arasında kuvvetli bir bağdır. Başka bir ifade ile, kulun düşüncesinin Rabbe takdim edilmesi şeklidir dua. Kul erişemeyeceği ve iktidarıyla elde edemeyeceği her şeyini, mutlak iktidar sahibi olan Kadîr-i Mutlak’tan ister; işte bu isteğin adıdır dua. O, helezonlar hâlinde kuldan Rabbe yücelen tatlı bir nağmedir ta arşa kadar...

Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük lâzımıdır. Hayatı, duasız düşünmek mümkün değildir. Yaşadığımız hayat, baştan sona kadar duadan ibarettir. Dua, rıza-i ilâhînin şifresi ve Cennet yurdunun da anahtarıdır. Yine dua, “abd”den Rabbe yükselen kulluk nişanı, Rabden “abd”e inen rahmet simgesidir. Daha doğrusu o, Allah’la (celle celâluhu) kul arasında olan münasebetin tam odak noktasıdır. Dua, bir cihetten ibadet, bir başka cihetten imkân âlemi ile lâhût âlemini birleştiren ulvî bir miraçtır. İnsanı merdiven merdiven Hakk’a yücelten mukaddes bir miraç..!

Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir. Dua, aynı zamanda gazabın da paratoneridir. Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı celb, gazap ve öfkeyi def edecek olan müessir bir ubûdiyettir dua. Çok defa beşer imkânının tükendiği noktada dua şuuru –Keşke ta baştan olsa!– başlar. Haddizatında, ona başlangıç ve bitiş noktası tespit etmek, ya yoktur veya imkânsızdır. Çünkü, duadan müstağni olacak bir ânı yoktur insanın. O hâlde kul, kendisinden tecellîleriyle bir an dûr olmayacağı Rabbine, duadan da bir an dûr olmaması lâzımdır. Zira, Rabbin kapısına dua ile varılır, o kapıda dua ile konuşurlar ve rahmeti hakkımızda sağanak sağanak celbeden de duadır.

Bize bakan yönüyle dua, istemektir. Biz maddî-mânevî ihtiyaçlarımızı isteriz Rabbimiz’den. Ne var ki, çok defa istediğimiz şeyi de, isteme şeklini de bilemeyiz; bilemeyiz de istemede bile suiedebde bulunuruz Zât-ı Zülcelâl’e karşı. İstenilen şeyleri, Mutlak İrade sahibinin iradesi istikametinde görmek istemeyip, kendi arzumuz istikametinde diler dururuz. Bundan dolayı da her istediğimizin âcilen yerine getirilmesini, yerine getirilmeyen arzularımızın da reddedildiğini düşünerek me’yus oluruz. Daha açık bir ifade ile, mutlak iradeyi, her zaman kendi cüz’î irademizin peyki olarak görmek isteriz. Bütün bunlar, dua âdâp ve terminolojisine zıt olan şeylerdir. Bu niyetle yapılan dualar, Allah’la (celle celâluhu) kul arasında rabıta olmaktan çok uzaktır. Onun âdâp ve erkânına riayet ise, icabete vesile olacak şartlardan birisi, belki de en birincisidir.

Dua, bazan ciddî bir istek ve iştiyak hâlinde sırf bir mülâhaza olarak kalbten yükselir. Bu durumda kul, hiçbir şey söylemez. Belki dudakları bile kıpırdamaz; ama, O Allâmü’l-Guyûb’un, hâline nigahbân olduğunu bilerek, tam bir tevekkül içinde bulunmaya çalışır ve bulacağını bulur. Tıpkı Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın ateşe atıldığı andaki durumu gibi. Bütün imkânların kesildiği ve sebeplerin sükut ettiği bu noktada: يَا نَارُ كُونِي بَرْداً وَسَلاَماً عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Ey ateş! İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol (İbrahim’i yakma).”899 ilâhî fermanı ona hiç umulmadık şekilde medet kaynağı olmuştur.

Kalbteki duyguların, lisan yoluyla Rabbe ulaştırılması; bu da duanın ikinci bir şeklidir. Burada kul, sadece hâlini arz eder, fakat isteğini dile getirmez. Bazen de, hem hâlini arz eder hem de isteğini dile getirir. Kur’ân, peygamber dualarından her ikisini de misal olarak seçmiştir ki, birinciye Hz. Eyyub Aleyhisselâm’ın: رَبِّي إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Yâ Rabbi! Zarar bana dokundu ve Sen Erhamü’r-Râhimînsin.”900 duasıyla, Hz. Yunus Aleyhisselâm’ın: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Hakikat ben haksızlık edenlerden oldum.”901 duası gibi.. ikinci duruma da Hz. Zekeriya Aleyhisselâm’dan misal verilmiştir ki, O da, Rabb’ine رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاءِ “Ey Rabbim! Bana yüce katından temiz bir nesil bağışla. Muhakkak ki Sen duaları işiticisin.”902 diyerek duada bulunmuştu.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in, dua mevzuu üzerinde ısrarla durması ve yapılacak duaları Efendimiz’e bizzat talim buyurması, meselenin ehemmiyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. Böyle olmasaydı, Kur’ân-ı Kerim, yüzlerce âyet-i kerime ile, dua meselesi üzerinde ısrarla durur muydu? Bunun dışında, Efendimiz’den rivayet edilen, yüzlerce, hatta binlerce hadis-i şerif de duanın ehemmiyeti hakkında hem tahşidat yapıyor, hem de hayatın her faslında, yapılması gereken duaları bu ümmete talim buyuruyor. O hâlde insan, duygu ve düşüncelerini birer istek hâlinde takdim ederken, bunu en iyi şekilde ifade etmek ve az sözle çok mânâ dile getirmek ister ki, bu hususta da ona en büyük yardımcı da başta Kur’ân-ı Kerim, ikinci derecede de hadis-i şeriflerde öğretilen dualardır.

Öyledir, çünkü, bize istemeyi veren Zât, o dualarda nasıl isteyeceğimizi de öğretmektedir. Kendisine en güzel ve en müessir dualar öğretilen de, hiç şüphesiz Allah Resûlü’dür. Zira, dua ile kapısı çalınan Zât’ı en iyi bilip tanıyan O’dur.

O, bir istikamet insanıdır. Zaten kulluk da istikamet demektir. Cenâb-ı Hak: وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ “Bana kulluk edin. Müstakim yol budur.”903 derken bu hakikate işaret buyurmaktadır. Allah Resûlü’nün bütün hareketlerinde, bir ölçü ve denge vardır. O, cihanı fethedecek orduları şuraya buraya sevk ederken, bir karıncayı dahi incitmeme prensibini de her zaman korumuştur. Hep sebeplere tevessül etmiştir; ama duayı da hiçbir zaman ihmal etmemiştir.

Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Resûlullah’ın hayatına baksın! Baksın ve insanlık, duanın ne demek olduğunu, dua etmenin âdâbını ve duanın, insana maddî-mânevî kazandırdıklarını görsün, görsün ve ibret alsın.

Yüzlerce insan, Efendimiz’in dualarını bir araya getirip, dua mecmuaları telif etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, böyle bir lütfu, şu satırların yazarından da esirgemedi.. zaten O esirgemez! “Mecmuatü’l-Ed’iyeti’l-Me’sûre” adı altında, Efendimiz’in duaları bir araya getirildi. Mümkün mertebe, bu eser ebat olarak küçük tutulmaya çalışıldı. Bu mini esere bakanlar dahi göreceklerdir ki, duada dahi Allah Resûlü’ne ulaşmak mümkün değildir. Sanki O, hayatının her ânını dua ile geçirmiş gibidir. Bir insan, başka hiçbir iş yapmasa ve sadece dua etse, onun bir ömrü dolduran duası, ancak Allah Resûlü’nden mervî dualar kadar olabilir...

Allah Resûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştür. Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efgânıydı. O, bir an dahi duasız olmamış, dudaklarını ıslatan bu kevser dolu kadeh, hiçbir zaman elinden düşmemişti. Aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı; fakat ibadet ve duada da eşi-menendi yoktu.

Sahabe de bir ibadet topluluğuydu. Ancak O’nunla yürümeye kalktıkları zaman dökülüp kalırlardı. –O dökülüp kalanlara kıtmirin ruhu feda olsun!– O ise yorulma nedir bilmeden hep yürürdü. Çünkü Allah (celle celâluhu), O’nu hep ileriye doğru yürüsün ve hep önde bulunsun diye yaratmıştı. Miraçta Cibril bile O’nunla yürümeye kalkmış da, nihayet bir noktadan sonra onun da dermanı kesilmişti.. kesilmişti de “Yürü yâ Resûlallah! Top senin çevkan senin!” demişti.. evet O âdeta meleklerle maraton yapan bir insandı.

O, ibadet şuurunun ve dua burcunun en zirvesindeydi. Allah’ın (celle celâluhu) büyüklük ve azametini en yüksek ufuklardan seyrediyor, vâridâtla dolup taşıyor ve doyma bilmeyen masum bir hırsla: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ diyor904 ve Rabbini tam bilememekten –O bilememe gerçek bilmektir ki, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh): اَلْعَجْزُ عَنِ اْلاِدْرَاكِ اِدْرَاكٌ diyordu. “Anlamaktan âciz olduğunu anlamak, işte hakikî idrak budur.”905– dert yanıyor.. ve “Hel min mezîd?” diyordu kendi kudsî ufkuna göre…

 

Dualarından Bir Demet

O’nun bütün dualarını, burada ele alıp inceleyecek değiliz. Zaten biz bu mevzua da sadece Allah Resûlü’nün duadaki büyüklüğüne bir işaret olsun diye temas ettik. Şimdi O’nun binlerce duasından birkaç numune zikredip bu mevzuu noktalamak istiyorum.

 

ga. Uykudan Önce

Uyku ölümün küçük kardeşidir.906 İnsan uykuya girerken bu şuur içinde girmelidir. Zira bu göz kapayış, onun için dünyaya ait bir son da olabilir. Öyle ise gafletle değil de yatağa uyanık ve dikkatli girmelidir.

Allah Resûlü yatağa girmeden evvel şunları okurdu: Bakara sûresinin başı ve son üç âyeti.907 Âyete’l-Kürsî,908 Yâsîn sûresi,909 Secde sûresi,910 Mülk sûresi,911 sonra üçer defa olmak üzere İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini ve bir defa da Kâfirûn sûresini okur;912 sonra da ellerini birleştirerek avucuna üfürür ve ellerini vücudunun ulaşabildiği her noktaya sürerdi.913 Daha sonra da birçok dua okurdu ki, zikri uzun süreceğinden biz bunları yukarıda ismini verdiğimiz esere ve daha başka dua mecmualarına havale ediyoruz. İsteyen, o duaların neler olduğunu oralardan bulup öğrenebilir ve hayatlarını o dualarla nurlandırırlar.

 

gb. Yatağa Girdiğinde

Yatağına girdiği zaman 33 defa Sübhanallah, 33 Elhamdülillah ve 33 (Bir rivayette 34) Allahu Ekber der ardından da birçok dua okurlardı.914 Bu dualardan birisi de şudur:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ، وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ، وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ، وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ وَنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ، اَللّٰهُمَّ قِنِي عَذَابَكَ يَوْمَ تَبْعَثُ عِبَادَكَ، بِاسْمِكَ أَمُوتُ وَأَحْيَا

“Allahım, kendimi Sana teslim ediyor, yüzümü Sana çeviriyor ve işlerimi Sana havale ediyorum. Hem korkarak hem de ümit ederek sırtımı Sana dayıyorum. Senden ancak yine Sana sığınılır, başka sığınak yoktur. Allahım, indirdiğin Kitab’a ve gönderdiğin Nebi’ye iman ettim. (Peygamberin kendi peygamberliğini tasdik etmesi şarttır.) Allahım, kullarını dirilteceğin o gün, beni azabından koru. Ben, ancak Senin adınla ölür yine Senin adınla dirilirim.”915

Sağ elini başının altına koyar, dizlerini hafif kıvırır ve sağ tarafına doğru yatardı.916 Bu, kalkmak için bir yatmaydı. Zira O, hep gece kalkmanın heyecanını yaşardı.

 

gc. Teheccüde Kalktığında

Teheccüt namazı için kalkışını da şu dua ile süslerdi:

اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ قَيِّمُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ مَلِكُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ نُورُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ

“Allahım, Sana hamdolsun. Sen semaları, yeri ve içindekileri ayakta tutan ‘Kayyûm’sun. Sana hamdolsun. Sen semaların, yerin ve içindekilerin hakikî sahibi olan Melik’sin. Ve Sana hamdolsun, Sen semaların, yerin ve içindekilerin Nurusun.”917

Gecenin yarısında bu duanın okunması çok mânidardır. Sema bütün ihtişam ve görkemiyle gecede gözükür. Yıldızlar ışıl ışıl göz kırpar ve oralardan insanın gönlüne neler neler akar gelir. Yeryüzü de aynı âhenge dilbestedir. Ve işte ihtişam, debdebe ve âhenk içinde, gökyüzünü ve yeryüzünü ayakta tutan Allah’a (celle celâluhu), bu duada hamd edilmektedir.

“Kayyûm” çoklarına göre, İsm-i A’zam’dandır. Efendimiz Cenâb-ı Hakk’a hamdederken, çok defa bu ismin cilve ve tecellîlerini şefaatçi yaparak hamdetmektedir.

Mülk de Milk de Allah’ındır (celle celâluhu). Öyle ise Melik de Mâlik de yalnız O’dur.

O’ndaki şu ahd ü peymâna, şu sadakata bakın ki, iki-üç saat evvel ahd ü peymânını yeniledi, uykuya girdi. Kalkarken de ilk iş olarak yine ahd ü peymânını yeniliyor. Çünkü uykuda gezip dolaştığı âlemlerden, şehadet âlemine yeni dönmüştür, ahd ü peymânın da yenilenmesi gerekir.

Ardından da aynı duayı şu şekilde devam ettirir:

وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ الْحَقُّ وَوَعْدُكَ الْحَقُّ وَلِقَائُكَ حَقٌّ وَقَوْلُكَ حَقٌّ وَالْجَنَّةُ حَقٌّ وَالنَّارُ حَقٌّ وَالنَّبِيُّونَ حَقٌّ وَمُحَمَّدٌ r حَقٌّ وَالسَّاعَةُ حَقٌّ. اَللّٰهُمَّ لَكَ أَسْلَمْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْكَ أَنَبْتُ وَبِكَ خَاصَمْتُ وَإِلَيْكَ حَاكَمْتُ فَاغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا أَعْلَنْتُ وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّي، أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ الْمُؤَخِّرُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ

“Sana hamdolsun, Sen Hak’sın. Vaadin haktır. Sana kavuşmak haktır. Senin sözün haktır. Cennet de, Cehennem de haktır. Nebiler ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm haktır. Kıyamet günü de haktır.

Allahım, Sana teslim oldum. Sana iman ettim. Tevekkülüm Sanadır ve bütünüyle Sana yöneldim. Yalnız Senin inayetinle mücadele ettim, yalnız Senin hakemliğine başvurdum. Sen benim geçmiş ve gelecek hatalarımı bağışla. (Gelecekte bana günah işletme ve benim için günah kapılarını kapat). Gizli işlediklerimi de açık işlediklerimi de affet. Ve bunlardan da öte Senin benden çok daha iyi bildiğin günahlarımı da bağışla. (Çünkü ben kalbimden geçeni bilebilirim; fakat sır, hafî ve ahfamdan geçenleri bilemeyebilirim. Eğer ben bilmeden bu duygularımda bir kopukluk oldu ise, Sen ondan dolayı da beni affet). Öne geçiren de, geride bırakan da Sensin. Senden başka ilâh yoktur. Havl ve kuvvet sadece Allah’ındır.”918

“Hak” deyince “Mutlak zikir, kemaline masruftur.” gerçeğine binaen akla ilk gelen Allah’tır (celle celâluhu). Ve Efendimiz, Hak olan Allah’tan (celle celâluhu) gelen her şeyin, hak olduğunu, bu duasında gürül gürül dile getirmektedir.

Yatmadan evvel teslimiyetini Cenâb-ı Hakk’a arz etmişti, daha uykudan kalkar kalkmaz yine teslimiyetini arz ve imanını ilan ediyor.. ediyor ve bir yeni hayata böyle bir iman ile böyle derin bir teslimiyet şuuruyla başlıyor. Ve bu duasını O, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” diyerek bitiriyor. Zira insan, Cenâb-ı Hakk’ın güç ve kuvvetine dehalet etmezse, omuzuna yüklenen ağır yüklerin altından kalkamaz; iman, tevekkül, teslimiyet, hep Allah’ın (celle celâluhu) dilemesiyle olur. O dilemedikçe ve yardımcı olmadıkça, kim O’nu bulup, O’na vâsıl olabilir ki? Öyleyse herkes, kendi seviyesi ölçüsünde, Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmak zorundadır. Efendimiz, bu duygu ve düşünce içinde, işte böyle mânevî bir atmosfer meydana getirdikten sonra, namaza duruyor ve gecenin siyah zülüfleri, O’nun gözyaşıyla ıslanıyordu.

O, bilhassa tek başına kıldığı nafile namazlarda, duayı çok yapıyor ve namazı da uzattıkça uzatıyordu.919 Namaza durunca Fatiha’dan önce şu duaları okurdu: اَللّٰهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “Allahım, benimle günahlarımın arasını, doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır.”

اَللّٰهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ “Allahım, beyaz elbisenin kirlerden temizlendiği gibi Sen de beni günahlardan temizle.”920

Bunlardan sonra da “Sübhaneke”yi okur ve bunca tesbih ve takdisten sonradır ki, Fatiha’ya geçerdi. Gerçi daha Allah Resûlü’nün, bu arada okuduğu birçok dualar vardır ama, biz, yine okuyucumuzu, dua mecmualarını tetkike havale ediyor ve bu kadarla yetiniyoruz.

 

gd. Sabah Kalkınca

O’nun sabah olunca dudakları şu dua ile ıslanırdı:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَصْبَحْتُ أُشْهِدُكَ وأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ وَمَلاَئِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بأِنَّكَ أَنْتَ اللّٰهُ لاَ إِلَهَ إلاَّ أَنْتَ وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ

“Allahım, ben, şunu ikrar ederek sabahladım; Seni, Arşının hamelelerini, meleklerini ve bütün mahlukatı şahit tutuyorum ki, Sen Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’sın ve Muhammed Aleyhisselâm Senin kulun ve resûlündür.”921

Şahit tutuyor ve onları konuşturuyorum. Ağaçların hemhemesini, yaprakların demdemesini, suların şırıltı, şakırtı ve çağlamasını, kendi şehadetime katıyor, senfoniden yükselen bir ses gibi gürül gürül bütün bunları Sana takdim ediyorum.

Efendimiz’in bu takdimi, şuur ve idrakinin vüs’ati, derinliği ve hakla olan münasebeti ölçüsündedir. Aynı cümleleri söylemiş olsa da bir başkası aynı keyfiyeti aynı derinliği yakalayamaz.

Efendimiz, bütün varlığı, hususiyle Allah’a (celle celâluhu) en yakın melekleri ve varlığa nezaret eden sekene-i semavatı kendisine şahit tutmakta.. ve Cenâb-ı Hakk’a takdim edeceği hamdini, onların soluklarına katıp öyle takdim etmektedir. Biz, Efendimiz’in duasına, meleklerin soluklarıyla girmesinden şunu anlıyor ve şunu hissediyoruz ki, büyüklerin kapıları çalınırken, evvelâ tokmağa dokunacak bir el aranmalıdır.. O’nun içindir ki, büyük firaset adamı Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Medine’de kıtlık olunca, Hz. Abbas’ı (radıyallâhu anh) elinden tutup bir tepeye çıkarmış ve o elleri havaya kaldırarak dua etmişti.. duasında da şöyle yalvarmıştı: “Allahım, şu Sana kalkan eller, Senin Habibinin amcasının elleridir. Bu el hürmetine yağmur ver!” Ve daha el aşağıya inmeden şakır şakır yağmur inmeye başlamıştı.”922 Bu bir Ömer (radıyallâhu anh) firasetidir ve dersini, Efendimiz’in duasına ve yakarışlarına meleklerin soluklarını katmasından almıştır.

Asrımızın Büyük Çilekeşi de aynı şuurla şöyle dua eder:

إِلٰه۪ي اَلذُّنُوبُ أَخْرَسَتْن۪ي وَكَثْرَةُ اْلمَعَاص۪ي أَخْجَلَتْن۪ي وَشِدَّةُ اْلغَفْلَةِ أَخْفَتَتْ صَوْت۪ي فَأَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَأُنَاد۪ي ف۪ي بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّد۪ي وَسَنَد۪ي الشَّيْخِ عَبْدِ اْلقَادِرِ اْلكَيْلَان۪ي...

“Allahım, günahlar dilimi tuttu, mâsiyetimin çokluğu beni hacil etti. Ve ben, Senin rahmet kapını, Şeyh Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin sesi ve soluğu ile çalıyorum...”

Allah Resûlü’nün sabah yaptığı dualar arasında şu da vardır:

اَللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ، فَإِنِّي أَعْهَدُ إِلَيْكَ فِي هَذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَأُشْهِدُكَ وَكَفَى بِكَ شَهِيداً

“Ey semavat ve yeri yaratan, gayb ve şehadet âlemini bilen, celâl ve ikram sahibi Allahım! Sana şu dünya hayatında bağlılığımı ilan ediyor ve Seni buna şahit tutuyorum, Sen şahit olarak yetersin.”923

Bu duada “Fâtır” isminin kullanılması mânidardır. Çünkü aynı kelimenin müradifi olan: اَلْبَارِئُ – اَلْخَالِقُ – اَلْجَاعِلُ gibi kelimeler de vardır. “Fâtır” denmekle şu mânâlar kasdolunmuştur: “Gökleri ve yeri fıtrata göre yaratan, onları fıtrat kanunlarına açık hâle getiren Sensin. Bu fıtrat kanunları içinde, tıbbın, fiziğin, kimyanın, astrofiziğin, astronominin hep kendilerine göre kanunları vardır. Sanki her sabah bu kanunlar yenileniyor ve varlığa açık hâle geliyorlar. Bunlara, bu düzeni ve bu temiz çehreyi veren Sensin!”

 

ge. Akşam Olduğunda

Güneş doğarken, sabahın ilk vakitlerini bu ve benzeri yüzlerce dua ile süsleyen Allah Resûlü, güneş batarken ve ortalığa karanlık çökerken de şu duayı okur.. okur da, âdeta bu dualar O’nun gündüzünün, gecesinin güneşi olurdu. Efendimiz’in geceleri de, gündüzleri kadar aydındı. Dualar, O’nun gecesinin semasında âdeta nurlu kandillerdi. Ve O, bu kandilleri yakmayı hiç mi hiç ihmal etmezdi:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَمْسَيْتُ أُشْهِدُكَ وَأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ وَمَلاَئِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِأِنَّكَ أَنْتَ اللّٰهُ الَّذِي لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ

“Allahım, Senden başka ilâh olmadığına birliğine ve şerikin olmadığına ve Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Senin kulun ve resûlün olduğuna, Seni, Hamele-i Arşını, meleklerini ve bütün mahlukatını şahit tutarak akşamladım.”924

O’nun namazının her rüknü, Arş’a yükselen nuranî bir merdiven gibidir. Onun basamakları da duadan inşa edilmiştir.

Namaza hazırlık safhasında teşekkül eden nuranî atmosferin de, namaz içindeki nuraniyetle sıkı bir münasebeti vardır.

O, helâya girerken dua ederek girer, çıkarken dua ederek çıkar. Abdeste başlarken yaptığı bir dua, uzuvlarını yıkarken de yaptığı ayrı dualar vardır. Abdest almayı tamamladığında, yine ayrı dualar okur. Ezandan sonra okuduğu bir dua vardır. Namaza başlayacağı sırada da ayrı bir dua, mescide giderken, içeriye girerken, mescitten çıkarken hep okuduğu dualar vardı.

Namaza durunca, hemen iftitah tekbirinden sonra dua okur. Rükûsunda, secdesinde, kıyamında, iki secde arasında, oturduğunda, selâm verdikten sonra ayrı ayrı duaları vardı ve Allah Resûlü, elden geldiğince bu duaların hiçbirini ihmal etmezdi...

 

gf. Namazın İçinde

İftitah tekbirinden sonra:

وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضَ حَنِيفاً مُسْلِماً وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ، إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ. اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَنْتَ رَبِّي وَأَنَا عَبْدُكَ، ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاعْتَرَفْتُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي جَمِيعاً إِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ...

“Ben yüzümü yeri ve gökleri yaratan Zât’a, O’ndan başka her şeye sırt dönerek ve O’na teslim olarak çevirdim. Ben, asla müşriklerden değilim. Muhakkak ki, benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep Âlemlerin Rabbi olan Allah (celle celâluhu) içindir. O’nun şeriki yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben müslümanlardanım. Allahım, Sen Meliksin. Senden başka ilâh yoktur. Sen, benim Rabbimsin, ben de Senin kulunum. Ben nefsime zulmettim. Günahlarımı itiraf ediyorum. Sen, benim bütün günahlarımı affet. Senden başka günahı affedecek yoktur...”925

Ve, rükûda okunan dualardan biri:

اَللّٰهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ، خَشَعَ لَكَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمَيَّ ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliklerim, kemiğim ve sinir sistemim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş ve itaat etmiştir.”926

Rükûdan doğrulunca (kavemede):

اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَمِلْءَ اْلأَرْضِ وَمِلْءَ مَا بَيْنَهُمَا وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ

“Allahım, hamd Sana mahsustur. Semavat, yer ve ikisi arasını dolduracak kadar hamdolsun Sana. Ve bundan sonra dileyip (yaratacağın) her şeyin dolusu kadar Sana hamdolsun...”927

Secdede:

اَللّٰهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ سَجَدَ وَجْهِي لِلَّذِي خَلَقَهُ وَصَوَّرَهُ وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ تَبَارَكَ اللّٰهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ. اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي كُلَّهُ دِقَّهُ وَجِلَّهُ وَأَوَّلَهُ وَآخِرَهُ وَعَلاَنِيَتَهُ وَسِرَّهُ

“Allahım, Senin için secde ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana secde etti. Takdir edenlerin en güzeli Allah ne yücedir!928 Allahım, benim günahlarımın hepsini, küçüğünü, büyüğünü, evvelini, âhirini, gizlisini, açığını, hepsini affet...”929

Bir insan ibadetin dışında neler yapar? Yer-içer.. yatarkalkar.. güler-ağlar.. üzülür-sevinir.. evlenir, çocuk sahibi olur.. yeni bir elbise giyer.. yolculuğa çıkar veya yolculuktan döner.. cihad eder, savaşır, savaştan döner.. birinden acı veya tatlı bir haber alır.. sevdiği bir dostuyla karşılaşır.. hastalanır, hastalıktan kurtulur.. uyur.. sevindirici veya korkulu bir rüya görür ve daha yüzlerce iş yapar, yüzlerce hâle girer. İşte Allah Resûlü, böyle durumların hemen her birinde, o hâle mahsus olmak üzere dua okur ve beşeriliğini böylece âdeta lâhûtîleştirirdi.

Bir de insanın kendi dışında cereyan eden hâdiseler vardır. Bu hâdiseler, onu dolaylı olarak ilgilendirmektedir. Meselâ, kıtlık, kaht u galâ, yağmursuzluk, yangın, sel, kasırga gibi bütün âfetler, doğrudan ferde mahsus zararları olmasa bile, dolayısıyla yine zarardırlar. İşte hem cemiyetle bütünleşme hem de bu durumlarda Rabbe yönelme adına, Efendimiz’in okuduğu dualar.

Ayrıca Ehl-i Beyt kanalıyla geldiği için, Sünnî imamlar tarafından pek iltifat görmeyen; fakat bütün büyüklerin kendilerine vird edindikleri ve okumayı asla terk etmedikleri Cevşen.. evet, Cevşen’e bakan bir insan, Allah Resûlü’nün duadaki derinliğini orada çok daha net görebilir.

Sözün başında dediğimiz gibi, Allah Resûlü’nün dualarını aktarma gayesiyle bu mevzua girmedik.. maksadımız, duada dahi, O’nun eşi-menendi olmadığını ve hayatının her ânını dua ile geçirdiğini göstermek idi. Elbette ki, o duaların hepsine bakmadan, bu neticeye hakka’l-yakîn muttali olmak mümkün değildir. Fakat bir fikir vermesi bakımından, o duaların binde birkaçını sunmaya çalıştık. Bizim yaptığımız, su sızıntısının, su menbaına delil olması şeklinde kabul edilmelidir.

Evet, tasdik ediyor, inanıyor ve iman ediyoruz ki, hiçbir faziletin, hiçbir bölümünde O’nun eşi-menendi yoktur. Ve, O, bütün yüce hasletlerin en zirvesinde bir zirve insandır. Biz de bu eserin ta başından buraya kadar, bu imanımızı ispata ve yenilemeye çalıştık. Kusur varsa, o bizim anlayış ve anlatışımızla ilgilidir. O ise kusurdan ve noksandan münezzeh ve müberradır. Çünkü O, Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Hayatının her ânını, Rabb’e teveccühle nurlandıran bu Zât’ın hayatında, karanlık ve zulmetli bir ânın bulunması mümkün değildir. O’nun hayatı, bütünüyle bir dua ve yakarıştır. Doğduğu gün “Ümmetî, ümmetî!” demiş, mahşerde de yine öyle diyecektir.930 Evet, O’nun bütün derdi “ümmeti”dir.

 

DİPNOTLAR

895 Tirmizî, tefsir (2) 16; Ebû Davud, vitr 23.

896 Tirmizî, dua 1.

897 Furkân sûresi, 25/77.

898 Mü’min sûresi, 40/60.

899 Enbiyâ sûresi, 21/69.

900 Enbiyâ sûresi, 21/83 âyetinden iktibas.

901 Enbiyâ sûresi, 21/87.

902 Âl-i İmrân sûresi, 3/38.

903 Yâsîn sûresi, 36/61.

904 Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/402; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 4/79, 17/202.

905 Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, s. 300; İmam Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, 4/252, 305; el-Maksadü’l-esnâ, s. 54. (Lafız bu şekliyle İhyâ’da geçmektedir.)

906 Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/282, 8/342; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 4/183.

907 Dârimî, fedâilu’l-Kur’ân 14.

908 Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 2; Dârimî, fedâilu’l-Kur’ân.

909 Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 7/97; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-âliye, 3/361.

910 Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 9; daavât 22; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-âliye, 3/358.

911 Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 9; daavât 22.

912 Ebû Dâvûd, edeb 108; Tirmizî, daavât 22.

913 Tirmizî, daavât 21-22.

914 Buhârî, fedâilu’s-sahabe 9; daavât 11; Müslim, zikr 80.

915 Buhârî, daavât 6-7; Tirmizî, daavât 16.

916 Ebû Dâvûd, edeb 98; Nesâî, sıyâm 70; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/400, 414.

917 Buhârî, teheccüd 1; tevhid 8, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/358.

918 Buhârî, teheccüd 1; tevhid 8, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/358.

919 Buhârî, teheccüd 16; Müslim, müsafirîn 125, 203-204.

920 Buhârî, ezan 89; daavât 39; Müslim, mesâcid 147.

921 Ebû Dâvûd, edeb 110; Tirmizî, daavât 78.

922 Buhârî, istiska 3; ashâbu’n-Nebî 11; Hâkim, el-Müstedrek, 3/377.

923 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119.

924 Tirmizî, daavât, 78; Ebû Dâvûd, edeb 100.

925 Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/94.

926 Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118; Ahmed b. Hanbel,

el-Müsned, 1/119. (Duanın bu şekliyle tam metni Müsned’de geçmektedir.)

927 Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118.

928 Müslim, salât 216; Ebû Davud, salât 147.

929 Müslim, müsâfirîn 201; Ebû Dâvûd, salât 118; Tirmizî, daavât 32.

930 Buhârî, tevhid 36; fiten 1; Müslim, iman 326, 327.

/////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

DUA

Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semâlar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semâvîleşir ve kendini rûhânîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî plânında– onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arzıhâlde bulunmaktır.

Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belâgatlı sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arzıhâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım beni Sen’den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim” mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim” buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alış-verişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-manevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun” diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.

Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti haline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..

Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:

Ey, varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan–topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız...

Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!

Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara manevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber haline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.

Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah, bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin–. Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tövbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allahım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta.

//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

 

 

DUA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ ve DÜŞMAN ŞAMATASI

Soru: Allah Rasulü (s.a.s) bir duasında “şemâteti’l-a’dâ” diyerek, şemateden Allah’a sığınıyor. Buradaki şemate, bizim Türkçedeki kullandığımız “şamata” mıdır? Bu duayı nasıl anlamalıyız?

Cevap: Soruya cevap teşkil edecek hususa intikal etmeden önce, umumî mânâda dua ile ilgili bir-iki noktayı belirtmek istiyorum. Öncelikle; birşeyin yapılmaması, başa gelmemesi ve olmaması için yapılacak dualar, Cenâb-ı Hak’tan o işin sebeplerini yaratmamasını istemektir. Bu durumda şayet Allah duanızı kabul buyurursa, kaderde yazılı olsa bile, atâsı ile onu kaza etmez. Nitekim mev’ize ve menkıbe kitaplarına bu gözle bakıldığında bunu te’yid edecek birçok hadise ile karşılaşılır. Hatta “levh-i mahv ve isbat”a vukufumuz olsa veya biraz öteleri müşahede edebilsek, yerinden ayrılmış bize doğru gelen belaları görebiliriz. Bu itibarla da bazen Cenâb-ı Hakk’a sığınmakla onların durdurulması sözkonusu olabilir.

Saniyen; insanın çaresi olan şeylerde çare araması, kendi iradesini güçlendirmesi ve kuvve-i maneviyesini takviye etmesi ancak dua ile olur. Şimdi eğer bir insanın iradesi yaptığı dua ile güç ve kuvvet kazanıyorsa, bundan o insanın vücudundaki hücreler de, moleküller de nasibini alır. Zaten bana göre eğer insanın beden planında bazı şeyleri aşması ve onları yenmesi sözkonusu ise, onların önce ruhta yenilmeleri şarttır. Şayet buna yenilenme denecekse, evvela insan bedeninde tahribe uğrayan hücrelerin rejenere edilmesi gerekir. Bu açıdan dualar bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın “nâçâr kaldığımız yer”lerde “nâgah bir perde açması” ve derdimize derman olması açısından yeri başka hiçbir dinamik ile doldurulamayacak öneme haizdirler. Bunun yanı sıra maddî bir kısım tedbirlere başvurmanın gerektiği de malum-u âlemdir.

Bu iki hususu tesbit ettikten sonra, şimdi soruya geçelim: Efendimiz (s.a.s) o duada peşi peşine dört şeyden Allah’a sığınıyor. “Su-i kaza” yani Cenâb-ı Hakk’ın hakkımızda takdir buyuracağı acı kazadan, “cehd-i bela” yani bela cenderesine, bela ağına duçar olmaktan, “derk-i şaka” yani şekavetin gelip çatmasından ve son olarak da “şemâteti’l-a’dâ” yani düşman şamatasından. Biz şamata kelimesini, bağırıp-çağırma, etrafı velveleye verme, gürültü etme mânâsına kullanırız. Fakat Araplar onu, eksik-gedik gibi görülen şeyler veya falsolar karşısında düşmanın sevinç izhar etmesi, hoplayıp-zıplaması, haykırıp-höykürmesi mânâsında kullanırlar. Bu itibarla da biz bu sözcükle eksik ve gediğimizi düşmanların sevinç vesilesi yapmamaları için Cenâb-ı Hakk’a sığınırız. Lâzım-ı mânâ ile konuya yaklaşacak olursak, davranışlarımızda falso ve fiyaskolar içine girerek, hasımlarımızı sevindirmekten O’na sığınırız.

Buna göre biz, davranışlarımızı İslâm’ın emir buyurduğu esaslar çerçevesinde ayarlarsak ve tabii ki liyakatımız da varsa, Rabbim rahmetinin enginliği ile muamele eder ve düşmanlarımıza böyle bir fırsatı vermez. O halde bu dua en yakınımızdan, en uzağımıza varıncaya kadar bizi çepeçevre kuşatan ve bize karşı düşmanlıklara kilitlenmiş insanların böylesi şamatalarına imkan ve fırsat vermemeyi Allah’tan isteme demektir.

Bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Başta iradî hatalar yapmamak suretiyle. Bu sayede ne biz fiyasko yaşar ve günaha gireriz, ne başkaları bizim yüzümüzden zarar görür, ne de uzakta bulunan dost ve taraftarlar su-i zan ederek günah işlemiş olurlar. Üstad Hazretleri bu konuda çok hassastır. O, Safvet Efendi ile birlikte kayıkla Haliç’ten geçerken, başını kaldırıp kadınlara bakmaz. Safvet Efendi sebebini sorunca, Üstad “hocalığın izzetini koruyorum” diye cevap verir. Çünkü bir insan kendisine ait olmayan bir şeye bakmaz. Hele hele Üstad gibi birinin kendisine gönül bağlamış, itimad etmiş, hoca diye kabullenmiş insanların hüsn-ü zanlarını yıkmaya hakkı yoktur. Zira aksi bir durum, kendi cephesinde sarsıntı meydana getirirken, hasmane tavırlar içinde bulunanları da sevindirir ve güldürür.

Netice itibarıyla; dua öncesi maddî planda kevnî şartlar içerisinde üzerimize düşen her şeyi yapmalıyız. Ardından da dua dua Rabbimize yalvarmalıyız.. ve unutmamalıyız ki duanın kabul yönü çok önemlidir. Zira o, halis bir ubudiyet ifade eder. Hele bazı dualar vardır ki, esbabın sükut ettiği yerlerde sadece o geçerlidir. Yunus b. Metta’nın “Lâ ilâhe illâ ente. Sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” duası gibi...

 

 

////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

 

 

DUANIN, DERMAN OLACAĞI DERTLE MÜNASEBETİ

Soru: Bir hadis-i şerifte, “Ne yerde, ne gökte adı(nın anılması)yla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle ki, O Semi’ ve Alîm’dir” diye mealini verebileceğimiz duayı sabah-akşam üç defa okuyan insana hiçbir şeyin zarar veremeyeceği” 1 buyuruluyor. Bunun sırrı adına neler söylenebilir?

Cevap: Bu meseleye birkaç açıdan bakabiliriz. Yalnız öncelikle, şu hususun bilinmesinde fayda mülahaza ediyorum. Bu hadisin ravilerinden olan Eban b. Osman’ın felç olmasından kaynaklandığını zannettiğim vâkıaya dayanarak, genelde “bu duayı okuyan felç olmaz” gibi yaygın bir kanaate saplanılmıştır. Bana göre, böyle bir yaklaşım bu hadisin bütün zararlara şamil olan mânâsını, felç hastalığına indirgemek ve daraltmak anlamını taşır. Ne var ki biz, bu hadisi izah ederken, yine de örnek olarak felç hastalığını esas almanın yanında muhtevanın umumî olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Felç veya sair hastalıklar, maddî âlemde geçerli olan sebepler çerçevesinde herkese isabet edebilir. Yani kalp rahatsızlığınız vardır, damardaki bir iltihap gider beyninizde bir yeri tıkar ve siz artık vücudunuzun bir tarafını hareket ettiremezsiniz.. yani felç olursunuz. Hadis-i şerifteki “fi’l-ard” kaydı buna bakar. Bu türlü durumlarda sebepler dünyasında yaşayan insanlar, böylesi hastalıklara sebep olabilecek şeyleri anında, zamanında tesbit ettirmeli ve mutlaka tedavi olma cihetine gitmelidirler. Aksine, sebepler dünyasında onlara riayet etmeme, cebrîlik anlamı taşır ki, biz cebrîlikten de i’tizalî düşünceden de fersah fersah uzağız.

Fakat bazı gözü keskin ve kendisine eşyanın perde arkasına muttali olma imkânı bahşedilmiş insanlar olabilir ki; bunlar, bin bir perde ötesinden, sebepler dünyasında yapılacak olan mualecelerin fayda vermeyeceğini müşahede ederek “tedaviye gerek yok” diyebilirler. Ne var ki, bizim gibi sıradan düz insanlar, sebepler dünyasında yaşadığı müddetçe onun kanunlarına riayet etmeğe mecbur ve mükelleftir.

Bu türlü hastalıkların bir diğer sebebi de semavîdir ki, hadiste “fi’s-sema” kaydı buna bakar. Yani birdenbire, hiçbir sebep sözkonusu olmadan meşiet-i İlahî’nin gereği olarak insan felç hastalığına yakalanabilir.

İster öyle, ister böyle her iki durumda da insan, “Müsebbibü’l-Esbâb” olan Allah’a sığınmak mecburiyetindedir. Çünkü yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, sadece ve sadece Allah’ın elindedir. Hatta, insan hissiyatı açısından meseleye baktığımızda, netice itibarıyla Allah’a sığınma daha makul ve daha mantıkîdir. Zira bir şeyin zahirî sebepler açısından çaresi yoksa, yapılacak tek şey İbrahim Hakkı’nın dediği gibi,

“Nâçâr kaldığın yerde,
Nâgah açar ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler” deyip Allah’a sığınmaktır.

Soruda bir de bu dua sayesinde insana zarar isabet etmeyeceği hususu soruluyor. Allah Rasûlü’nün bu ve buna benzer birçok duası vardır. Şimdi o duaların, derman olacakları dert ile ne gibi bir münasebetleri varsa, bu duanın da, hiç bir şeyin zarar vermemesi adına öyle bir münasebeti vardır. Meselâ; Umame b. Bâhilî, fakirlikten dolayı kendini mescide vermiş bir insandır. Yine birgün orada boynunu bükmüş, mükedder, mahzun bir şekilde otururken Nebiler Serveri (s.a.s) ona sabah namazının bitiminden sonra şu duayı üç defa oku diye ta’lim eder: “Allahümme inni euzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazen ve euzü bike mine’l-aczi ve’l-kesel ve euzü bike mine’l-cübni ve’l-buhli ve euzü bike min galebeti’d-deyn ve kahri’r-rical.” Yani “Allahım, tasadan ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten de Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten yine Sana sığınırım; borca mağlub olmaktan ve düşmanların kahrından da Sana sığınırım.” Görüldüğü gibi, burada Allah Rasulü (s.a.s), ikişer maddelik dört esas zikretmektedir.

Veya genelde bizler yine Allah Rasulü’nden mervî olan “Allâhümme innî es’elüke’l-afve ve’l-afiyete” diye dua ediyoruz. Yani “Allahım senden af ve afiyet istiyoruz.” Manevî hastalığımızın virüsleri sayılan günahlara karşı af, maddî hastalıklarımızın virüslerine karşı da afiyet. Bu dua cümlesinin, günahlar ve hastalıklarla ne münasebeti varsa veya yukarıdaki duanın Umame b. Bâhilî’nin fakirliği ile ne münasebeti varsa, mezkûr duanın da zarar isabet etmemesiyle öyle bir münasebeti vardır.

Münasebet adına söylemeye çalıştığım bu umumî mütalâalardan sonra, bir-iki hususa daha dikkatlerinizi rica edeceğim:

1- “İnnallâhe enzele’d-dâe ve’d-devâe ve ceale likülli dâin devâen fetedâvû velâ tedâvû bi haramin.” “Allah derdi de devayı da indirmiştir; her derdin bir devası vardır. Öyle ise, tedavi olun ve haramla tedavi olmayın”2 hadisinin ifade ettiği hakikate göre, felç dahil her türlü hastalığın çaresi vardır. Bu çare, bazen zahirî sebeplerin eliyle, yani tedavi yollarına başvurmak suretiyle gelir; bazen de doğrudan doğruya hiçbir sebebe müracaat etmeksizin Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak ve O’ndan şifa dilemekle. Mesela; Efendimiz (s.a.s)’in tavsiyelerine uyarak, ağrıyan yerinize elinizi kor ve üç defa “bismillah” dedikten sonra, “euzü bi izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve uhâziru min veceî hâzâ” dersiniz, sizin samimi bir kalp ile Rabbinize yaptığınız bu teveccüh neticesi de, Rabbim size şifa ihsan edebilir. Demek ki, halis bir ubudiyet sayılan dua ile kul, Cenâb-ı Hakk’ın “dergah-ı nezd-i ehadiyeti”nin kapısına dokununca, sebepler bütünüyle aşılmış olabilir ve o hasta, “nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhuru ile” Rabbin, husûsî bir muamelesine mazhar olabilir.

2- Kanaat-ı acizaneme göre, insan, nasıl bir hastalığın pençesine düştüğü zaman, ruhu adına tam bir panik yaşar; aynen öyle de o şahsın bedeninin bütün hücreleri de biyolojik hayatiyetleri itibarıyla öyle bir panik yaşar. İşte insan, böyle bir durumda “benim bu hastalığı aşmam mümkündür” inancıyla toparlanabilirse, kanseri bile -Allah’ın izniyle- aşabilir. Yani o küllî ruhu -ki onun bedenine hükmeden zîşuur bir kanun-u emrîdir- yüksek bir moral gücü ile bunu yenebilir. İşte buna göre vücuttaki hücreler de bu moralden nasibini alır.. alır ve insan vücudunda değişik rejenerasyonlar meydana gelebilir. Evet o hücreler, aldıkları moralle âdetâ doping ilacı almışçasına şahlanır ve en onulmaz dertler, hastalıklar karşısında bile, bünyede yapılması gerekli olan tamiratı yapabilirler.

Bir kere daha hatırlatmak yerinde olur: Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için, insanın kendi kendini onarması, hücrelerine varıncaya kadar şahlanması, köpürmesi tabir-i diğerle âdetâ vücudundaki rejenerasyon sistemini harekete geçirmesi şarttır. İşte, Rabbe yapılacak olan halis dualar, samimi teveccühler bütün bunları sağlayabilir. Yani insan, bahis mevzuu ettiğimiz konu içinde “bismillahi’llezi la yedurru mea ismihi şey’ün..” dediğinde, bizim anlayamayacağımız, sezemeyeceğimiz bir biçimde, iman, itminan ve moral depolaması olabilir.. ve derken bütün organizma harekete geçebilir.

Benim tahminime göre, yakın bir gelecekte, ilmin daha da ilerlemeler kaydetmesi sayesinde, bu tür duyguların vücudda meydana getirdiği tesir daha net bir biçimde görülebilir. Kim bilir bu tesiri belki de hepimiz televizyon ekranlarından seyredebiliriz. İşte o zaman, herhalde aşkı, şevki, neşeyi, kederi, duayı biz daha iyi anlarız. Yeni bir bilim mecmuasının yazdığı makaleye göre, nasıl ağaçların yanında savaştan, bombadan bahsedildiğinde yapraklarında kasılmalar, buruşmalar oluyor; öyle de bir gün, mutlaka insan vücudunda duanın, aşkın, kederin meydana getirdiği tesiri tesbit etmek mümkün olacaktır.

3) Zayıf bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (s.a.s) “bir insanı üçyüz küsur melek koruyor” buyurur. Buna binaen ben şahsen dualarımda “Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabin, kiramen katibîn, hafaza...” der, onları dualarımda hep yâd ederim. İşte bu koruyucu melekler, ihtimal kişinin sebepleri yerine getirmesi şartıyla ve belki de bazıları itibarıyla bu şart da aranmaksızın, o şahsı korumak için hep tetikte bulunuyordur. Bu yaklaşımdan hareketle, bir hususa işaret etmek istiyorum. Bunu sübjektif bir değerlendirme olarak da kabul edebilirsiniz.. ama, defaatla şahid olduğum ve bizzat yaşadığım hadiselerdir. Ben bazen abdestsiz yattığım ya da geçmiş yıllarda -affedersiniz- büyük abdeste sıkışık olduğum durumlarda hiç uyuyamamışımdır. Acaba bu vücuddaki elektrik dengelenmesinin gerçekleşememesinden dolayı mıdır, yoksa başka bir sebep mi sözkonusudur? Bunlar beni aşan ve kliniklerde vücud enerjisiyle ilgili araştırma yapanların cevaplayabileceği şeylerdir ama, yine de öteden beri benim aklıma hep bunlar takılagelmiştir: Acaba, o abdestsizlik durumları hafaza meleklerinin vazifelerini yerine getirmelerine engel mi teşkil ediyor ki, insan bu tazyiklere maruz kalıyor? Bu arada, halk arasında “lohusalık dönemlerinde cinler, periler kadınlara zarar verir” diye yaygın bir kanaatin de var olduğunu hatırlatıp geçelim. Evet, şayet bu kanaat doğruysa, daima abdestsizlik halinde bulunan o kadına şerir mahlukların nüfuzu daha kolay demektir. Evet, başkaları da siz de bunu herhangi bir klinikte teşhis ve tesbit edemezsiniz. Zira bu olay, sizin fizik dünyanızın dışında bir olaydır. Bu sebeple buna ne X ışınları ile ne röntgenlerle ulaşmanız mümkün değildir. İşte bütün bunlar muvacehesinde bir ihtimal, hafaza meleklerinin insanları koruması belli şartlara bağlanmış ve o şartların yokluğunda onlar, görevlerini yapamıyor ve şer güçler daha rahat insana nüfuz etme imkânını bulabiliyorlar denilebilir.

Onun için, hemen her insanın, izahına çalıştığımız bu üçüncü şık açısından, her sabah ve akşam üçer defa mezkûr duayı okuması, hafaza meleklerinin onu zarar verici şeylerin şerrinden koruması adına bir davetiye anlamını taşıyor olabilir. Nitekim bu hadisin ravilerinden olan Ebân b. Osman felç hastalığına maruz kalıyor. Arkadaşlardan birisi onun bu felçli haline dikkatlice bakınca, Ebân ona: “Niye öyle bakıyorsun?” diye sorar. O da: “Senin rivayet ettiğin hadis....” der. Bunun üzerine Ebân, “ben o gün bu duayı okumamıştım ve kaderim böyle tecelli etti” diye cevap verir..3

Duanın fezlekesi “ve hüve’s-semiu’l alîm” şeklinde. Alîm ismi Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi içine alan, ihata alanı en geniş bir ismidir. Buna göre Allah, kendi zâtı dahil mevcud olan ve olmayan her şeyi bilir. Zaten bizim “kader” dediğimiz şey de, böylesi muhît ilme sahip olan bir Zat’ın, mümkinâtın küllî, cüz’î her şeyi planlamasından ibarettir. Yani dünyayı ilgilendiren makro plandaki büyük değerlerden, bir şahsın damar tıkanıklığına varıncaya kadar küllî, cüz’î her şeyi...

“Sem’i”e gelince, o da yine bir mübalağa sigası olarak, “her şeyi çok iyi işiten” anlamına gelir. Dolayısıyla, her şeyi işiten o Zât, bu mezkûr duayı da işitir. Öyleyse “bu duayı okuyana hiçbir şey zarar veremez” kaydını, “o şahıs fezlekede zikredilen Sem’i ve Alîm isimlerinin garantisi altındadır” şeklinde anlayabiliriz. Yani dualarımız her şeyi işiten ve bilen tarafından bilinmekte ve işitilmektedir.

Netice itibarıyla, Nebiler Serveri’nden bize intikal eden bu dua, mahiyetini biz anlasak da anlamasak da hükmünü icra etmektedir ve edecektir. Rabbim bizleri bu ve benzeri hakikatlere gönülden inanan ve onu gerektiği şekilde hayatına mâl eden kullarından eylesin... Âmîn.

 

1) İbn-i Mace, Dua, 14; Müsned, 1/62
2) Ebu Dâvûd, Tıb, 11
3) İbn-i Mace, Dua, 14

///////////////////////////////////////////////////////////////

 

3. DUÂ

Tebliğ insanının duâ yanı da diğer vasıflarından geri değildir. O, sözlerinin nâfiz ve tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hakk'tan bekler. Mülk sahibi O'dur. Kalbler O'nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. "Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" (Furkan, 25/77) İlahî fermanı, onun ruhunda hep bir kıblenüma gibi onu yakarış mihrabına çevirir.

Evet, en beliğ ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan duâlarla hidayete ermişlerdir. Duâ mü'minin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela duâya dehalet eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir. İşte duânın ne müthiş bir iksir olduğunu gösteren bir-iki misal:

Allah Resûlü (s.a.s), insanların hidayeti için her meşrû yolu denemiştir. Ama, duâyı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer (r.a)'in hidayeti için daima duâ edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (c.c), Hz. Ömer (r.a)'e hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü (s.a.s)'nün duâsının bereketi denebilir.100

Yine bir gün Ebu Hureyre (r.a), Allah Resûlü (s.a.s)'ne gelerek annesi için duâ talep etmiştir. Çünkü o güne kadar kadının gönlüne bir türlü İslâm yol bulup girememiştir. Ebu Hureyre'nin talebi üzerine Allah Resulü (s.a.s) ellerini açar ve:

"Allah'ım Ebu Hureyre'nin annesine hidayet et" diye duâ eder. Ebu Hureyre sevinerek mescitten çıkar ve koşarak eve gelir.. tam kapıyı açacağı sırada içeriden annesinin sesini duyar ki, kadın Eba Hureyre'ye, "Olduğun yerde kal içeriye girme" der. Ebu Hureyre (r.a) kapının önünde beklerken kulağına bir su sesi gelir. O, ihtimâl annem yıkanıyor diye düşünür. Biraz sonra da bu yaşlı kadın kapıyı açar ve dışarıya çıkar, kelime-i şehadet getirir. Evet, Ebu Hureyre (r.a) yanlış duymuyordu. Annesi kelime-i şehadet getiriyor ve Müslüman olduğunu müjdeliyordu. O güne kadar hidayete ermesi onca uğraşılan bu kadına da Allah Resûlü (s.a.s)’nün duâsı yetivermiştir.101

/////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

 

 

DUA-AMEL MÜNASEBETİ

Soru: Güzel ahlaka ait esasları fıtrata mal edip onlarla bütünleşebilmenin yolu veya yolları nelerdir?

İhlas, sadakat, vefa, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi hasletler, inanan her insanın, hayatına hakim kılmak zorunda olduğu, güzel ahlâka ait esaslardandır. Şahsî kanaatim itibarıyla ben, herkesin de bu düşünce ve kanaatte olduğunu zannediyorum. Ne var ki benim hüsn-ü zannım, bu konuda fazla bir şey ifade etmez. Mühim olan, teker teker her şahsın bu anlayışı benimsemesi ve onu topluma kazandırmak için mücadele vermesidir. Tabiî bu hemen birden olacak bir şey değildir. Ahlâk-ı âliyeye ve mesaviye ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratı ile bütünleşmesi, çok uzun bir süreç ister.

Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey, şahsın gerçekten bu konudaki azmi ve kararlılığıdır. Mesela; ihlası ele alalım; ihlas, namaz kılan hemen herkesin sabah-akşam dualarında istediği bir husustur. "Allah'ım beni ihlasa eren veya ihlasa erdirdiğin kullarından eyle" hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır. Ancak, biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah'a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlasın bir başka buudu olan Allah'ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istediğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocuğumuzun olmasına, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz alternatif işlerimizde tercih konumuna geldiğimizde, acaba gönül rahatlığı içinde "rıza-yı Bârıyi tercih ediyoruz" diyebilir miyiz? Hatta "rızâ' mertebesini, cennete ya da -ikisi ayrı şeylerse- Cenab-ı Hakk'ın cemalini müşahedeye tercih edebiliyor muyuz? Bu çizgide soruları uzatabiliriz. Şimdi bu meselelerin bütününde, ihlası ve rızayı tercih edemiyorsak ve kavlen istediğimiz hususların fiilen peşinde değilsek, hiç şüphesiz Allah'a karşı saygısızlık yapıyoruz veya "kezib alâllah"ın içindeyiz demektir. Halbuki bu son husus, "Allah'a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?" (En’am, 6/21) ayeti ile küfre denk tutulmuştur.

Ben rica edeyim, evlenme, çocuğumuzun olması, araba, ev, yazlık-kışlık gibi dünya mallarına sahip olmak, işlerimizin kesada ve fesada gitmemesini istediğimiz ölçüde, ihlas, rıza, sadakat, vefa vb. şeyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah'a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum demekten sakınalım. Allah'ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah'ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Çok tekrar ettiğim bir söz içinde, dünyâ ya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.

Buraya kadar arzettiklerim meselenin bir yönünü teşkil ediyordu. Diğer yönüne gelince; ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları dualarımızda yâd etmekten hiçbir zaman dûr olmayalım. Burada bazıları önceki söylenenlerle, bu cümle arasında bir çelişki var zannedebilir. Aslında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bizim önceki arzettiklerimiz, bir ufka işaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir. Bu hedefe ulaşıncaya kadar, başta da söylediğimiz gibi, tabii ki bir sürecin yaşanması gerekir. İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın kat'iyen vazgeçmeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve "her şeye gücü yeten birisine" sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman'ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (c.c.) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.

Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı iki misal arzetmek istiyorum. Bir; Allah Rasulü (s.a.s.) bir gün mescidde Ebu Ümame el-Bâhilıyi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda "fakirlik" cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şu duayı öğretir: Mealen "Allah'ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım." Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz:

"Allah'ım tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım"; şimdi tasa, gam ve hüzünden Allah'a sığınan bir insan, -afedersiniz- gidip yan gelip yatar mı? Tasa ve hüzne sevkedecek şeylere kendini hiç kaptırır mı? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?

"Tembellikten ve acizlikten Sana sığınırım"; fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu mescid, hatta mescid-i nebevî bile olsa oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir?

"Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım" ve son olarak "borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım." Görüldüğü gibi bu duanın bütün öğeleri, fakirlikten mescide sığınan bir insana, ondan kurtulma yolları göstermenin yanında aynı zamanda hedef veriyor. Artık bu safhada kula düşen dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.

İkinci misal; çocuk iken başımdan geçen bir olaydır: Babam bana, "Gece ikibin defa Nasr suresini okuyan, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i rüyasında görür." demişti. Çocukça kalbimle buna inandım ve o gece ikibin defa Nasr suresini okudum, öyle yattım. O gün, bu okuma işi, sabaha kadar sürseydi, yine okurdum. Çünkü benim Rasulüllah'ı görme iştiyakım, değil bir geceyi, belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydı. Demek insan, bir şeye dilbeste ise onu elde etme yollarını mutlaka araştırmalıdır.

Hasılı, güzel ahlâkın unsurları ile bezenmeyi kavlen isteme kadar, onları hayata geçirmede yapılması gerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarından ibarettir.. ve dua, birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak önemli bir hadisedir.

 

////////////////////////////////////////////////////////

 

 DUA VE YAKARIŞTAKİ GÜÇ    

Geceler, o tertemiz siyah örtüsüyle bütün bir varlığı sarınca, bir kısım karanlık ruhlar kendilerini herşeyden kopmuş, yalnız ve garib hissederler. Oysa ki, en karanlık anlarda, en tenha yerlerde, en kimsesiz çöllerde dahi O, hep bizimle beraberdir. O gariblerin enîsi (1), kimsesizlerin kimsesi ve çaresizlerin çaresidir.

Kırık gönüllerin inkisârını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O’dur. O’na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O’na yalvaran matlûbuna ermiş sayılır.

Eserlerinde O’nu bilip, vicdanında O’nu duyup tanıyanların, bilip öğrenecekleri başka şey kalmamıştır. O’nun marifetine erenlerin dimağında bilgi parçaları, elmas sütunlar üzerinde fîrûze kubbeler haline gelir. O’nu tanımayan ruhlarda ilimler evhâma inkılâp eder; ilimlere mevzû teşkil eden varlık ise cansız cenazelere dönüşür.

O’na inancın aydınlık ikliminde bütün varlık bir baştan bir başa alabildiğine netleşir; eşyâ ve hâdiseler üzerindeki duygu ve düşünceler durulardan duru hâle gelir ve herşey akar O’na ulaşır. Bu saf duygu ve düşünceler ile, O’na yaklaşıp, O’na yalvarıp yakarmasını bilenler insanların en tali’lileridir.

Bunu böyle bilerek, dağ-bayır, çöl-şehir, gece-gündüz yalnızlığını hissettiğin vakitlerde, kalk bütün benliğinle O’na yönel; kalbinin kapılarını O’na aç, büyük-küçük acı ve ızdıraplarını, arzu ve isteklerini bir bir O’na şerhet! Acılarının dindiğini, ızdıraplarının, yerlerini huzurlara, itminanlara bıraktıklarını duyacak ve ruhunun dört bir yandan iltifât esintileriyle sarıldığını hissedeceksin.

Belki, sen O’nu, cismaniyete ait kıstaslar içinde hiçbir zaman görüp duyamayacaksın. Ama O, her lâhza binbir emâre ve işaretlerle varlığını senin vicdanına duyuracak, yakınlığını sana hissettirecek ve yer yer gönlünün dudaklarını tebessümlerle süsleyecektir.

Geceler bu vâridâta açık yamaçlar gibidir. Kalbini Hakk tecellîleri karşısında pırıl pırıl bir ayna haline getiren hakikate uyanmış ruhlar, gecenin gelişiyle seccadelerinde pusuya yatar ve tecellî avına çıkarlar. Sen de yapayalnız kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla! Oraların Dost’a halvet yeri ve gurbet dakikaları da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O’nun huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O’na say, dök! Dertlerini sadece O’na aç; O’nun huzurunda inle ve başını O’na giden yollarda ilk eşik sayılan secdegâha koy ve bekle..! Gönül dünyâna doğru içiçe kapıların açıldığını duyacak, O’nun varlığının ışıkları altında eridiğini hissedecek ve deryâya düşen bir damla gibi kendi hesabına kaybolup gidecek, sonra da hesaplar üstü bir kuşakta okyanusların dev dalgaları ile bütünleşeceksin...

Senin varlığın içinde bir iç, için içinde ayrı bir iç ve iç içe içler seni, sürekli, daha derinliklere, daha genişliklere ve daha zirvelere doğru çekip götürecek. Bu iç içe derinliklere yelken açabildiğin ölçüde, kendini ötelerin en baş döndürücü bâkir iklimlerinde, Cennet’in o sonsuza açık yamaçlarında tenezzühe çıkmış gibi duyacak ve her yeni adımda Allah’a yaklaşmanın ayrı bir lütfunu göreceksin.

Dışdan başka birşey görmeyip, içindeki büyüklüklere, ihtişamlara, derinliklere ulaşamayan ruhlar, sürekli karanlıklar içinde bocalar durur ve bir türlü hasretlerden, buhranlardan kurtulamazlar.

Keşke onlar da, pırıl pırıl bu semâlar kadar derin, cihanlar kadar geniş, kendi mahiyetlerindeki derinlikleri sezebilselerdi..! Keşke onlar da, gerçek insanlar gibi içlerindeki aydınlığa açık noktaları keşfedip vicdanın dümdüz yollarında, Yüce Yaratıcı’nın gönül gözlerine saldığı ışıklarla o âlemlere ait sırları avlayabilselerdi.

Birer nüve halinde, içlerindeki bu aydınlık yolları bulamayanlara, bir ömür boyu en yüksek hakikatten habersiz yaşayanlara ve maddî mesâfelere takılıp kalarak, sonsuzluk mesâfelerini sezemeyenlere bilmem ki, acısak mı; üzülsek mi; yoksa, gözlerinin açılması için duâ duâ yalvarsak mı..?

(1) Enîs: Dost, arkadaş, yâr-ı vefâkâr.

//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

ÜSLÛP VE BEYAN AÇISINDAN EFENDİMİZ’İN DUA KUŞAĞI

Bu arada bir de Efendimiz’in bir iki duasına dikkatinizi çekmek istiyorum. O’nun dualarında kullandığı kelimeler ve bu dualardaki derinlik de, apayrı ve başkalarının ulaşamayacağı kadar ulvî bir zenginlik arz etmektedir. Şunu hiç tereddüt etmeden söylemeliyim ki, Allah Resûlü’nün her duası, bir kitap kadar (ihtiva ettiği mânâ bakımından) hacimlidir. Nasıl O’na ait sözler, bütün beşerî sözlerden üstündür; O’na ait dualar da, bütün insanların yaptıkları, yapacakları beşerî dualardan çok çok derindir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ı en çok bilen, O’ndan en çok korkan Allah Resûlü’dür. Öyleyse en derin ve seviyeli duayı da yine O yapacaktır. O’nun duası da bir bitirimdir. Efendiler Efendisi, bize şöyle bir dua talim ediyor: “Yatağınıza gideceğinizde namaz abdesti gibi bir abdest alın, sonra da şöyle dua edin:

اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ

Allahım! (Rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur. İndirdiğin kitabına, gönderdiğin Peygamberine iman ettim.”516

Şu duada kullanılan kelimeler, öyle baş döndürücü, o derece müthiştir ki, daha üstünde söz söylemek mümkün değildir.

İleride, ayrı bir bölüm hâlinde Allah Resûlü’nün dualarından bahsederken bu duaları arz edeceğimiz için burada tafsilattan sarf-ı nazar ediyor ve sadece ifadedeki vecizliğe dikkat çekmek istiyoruz.

Başka bir duası da şöyledir:

اَللّٰهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ. اَللّٰهُمَّ نَقِّنِي مِنْ خَطَايَايَ كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ

“Allahım! Benimle günahlarımın arasını, doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır. Allahım! Beni hatalardan, beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle.”517

Şu duadaki ifadeler, kitaplarla ancak izah edilebilir.. ve diyecek başka söz de bulamıyorum. Evet, duanın da sultanı, ancak O’dur.

İşte bir duası daha:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ كُلِّهِ...؛ عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ، مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَم. وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ، مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَ مَا لَمْ أَعْلَم

“Allahım! Senden bildiğim bilmediğim şu anda lütfedilen, ileride lütfedilecek bütün hayırları istiyorum. Allahım, bildiğim bilmediğim şu anda gelip çatan, ileride başa gelecek olan bütün şerlerden Sana sığınırım.”518

İşte bu cümleden olarak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cevâmiü’l-kelim dualarından birkaç inci mercan daha:

اَللّٰهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

“Allahım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin vermediğini de lütfedecek yoktur. Senin yanında ve Sana bedel hiçbir servet sahibine serveti fayda veremez.”519

اَللّٰهُمَّ مَا قُلْتُ مِنْ قَوْلٍ أَوْ حَلَفْتُ مِنْ حَلِفٍ أَوْ نَذَرْتُ مِنْ نَذْرٍ أَوْ عَمِلْتُ مِنْ عَمَلٍ فَمَشِيئَتُكَ بَيْنَ يَدَيْ ذَلِكَ كُلِّهِ. مَا شِئْتَ كَانَ وَمَا لَمْ تَشَأْ لَمْ يَكُنْ. وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ. إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ. اَللّٰهُمَّ مَا صَلَّيْتُ مِنْ صَلاَةٍ فَعَلَى مَنْ صَلَّيْتَ، وَمَا لَعَنْتُ مِنْ لَعْنٍ فَعَلَى مَنْ لَعَنْتَ، إِنَّكَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

“Allahım, bir söz söylemiş, bir yemin etmiş, bir nezir yapmış veya bir amel işlemiş olmayayım ki, hepsini Sen önceden dilemiş olmayasın. Neyi ki diledin, o olmuştur; olmamasını dilediğin şey de olmamıştır. Güç ve kuvvet ancak Sendendir, şüphesiz Senin her şeye gücün yeter. Allahım, yaptığım her dua, Senin rahmet ettiğin; ettiğim her lânet de Senin lânet ettiğin kimsenin üzerine olsun. Sen, dünyada ve ahirette benim dostum ve velimsin; beni Müslüman olarak öldür ve salih (kul)ların arasına ilhak buyur.”520

اللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَاءِ وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقاً إِلَى لِقَائِكَ مِنْ غَيْرِ ضَرَّاءَ مُضِرَّةٍ وَلاَ فِتْنَةٍ مُضِلَّةٍ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أَظْلِمَ أَوْ أُظْلَمَ أَوْ أَعْتَدِيَ أَوْ يُعْتَدَى عَلَيَّ أَوْ أَكْسِبَ خَطِيئَةً أَوْ ذَنْباً لاَ يُغْفَرُ

“Allahım, Senden, muzır bir şeye ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın, kazaya rıza, ölümden sonra rahat bir hayat, cemaline bakma lezzeti ve Sana kavuşma şevki istiyorum. Ve zulmetmekten ya da zulme uğramaktan, başkalarının hakkına tecavüz etmekten ya da hakkıma tecavüz edilmesinden ve bağışlanmayacak bir günaha girmekten Sana sığınırım.”521

إِنَّكَ إِنْ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي تَكِلْنِي إِلَى ضَعْفٍ وَعَوْزَةٍ وَذَنْبٍ وَخَطِيئَةٍ. وَإِنِّي لاَ أَثِقُ إِلاَّ بِرَحْمَتِكَ فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي كُلَّهَا إِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ وَتُبْ عَلَيَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمِ

“Beni nefsimle baş başa bırakırsan, (bu takdirde) beni zaafa, muhtaçlığa, günaha ve hataya itmiş olursun. Ben ancak Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımın hepsini bağışla, zira günahları ancak Sen bağışlarsın. Tevbemi kabul et, zira Sen tevbeleri kabul eden ve çok merhametli olansın.”522

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ أَحَقُّ مَنْ ذُكِرَ وَأَحَقُّ مَنْ عُبِدَ وَأَنْصَرُ مَنِ ابْتُغِيَ وَأَرْأَفُ مَنْ مَلَكَ وَأَجْوَدُ مَنْ سُئِلَ وَأَوْسَعُ مَنْ أَعْطَى أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَالْفَرْدُ لاَ نِدَّ لَكَ، كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَكَ، لَنْ تُطَاعَ إِلاَّ بِإِذْنِكَ وَلَنْ تُعْصَى إِلاَّ بِعِلْمِكَ. تُطَاعُ فَتَشْكُرُ وَتُعْصَى فَتَغْفِرُ، أَقْرَبُ شَهِيدٍ وَأَدْنَى حَفِيظٍ. حُلْتَ دُونَ النُّفُوسِ وَأَخَذْتَ بِالنَّوَاصِي وَكَتَبْتَ اْلآثَارَ وَنَسَخْتَ اْلآجَالَ، الْقُلُوبُ لَكَ مُفْضِيَةٌ، وَالسِّرُّ عِنْدَكَ عَلاَنِيَةٌ، اَلْحَلاَلُ مَا أَحْلَلْتَ، وَالْحَرَامُ مَا حَرَّمْتَ وَالدِّينُ مَا شَرَعْتَ، وَاْلأَمْرُ مَا قَضَيْتَ، وَالْخَلْقُ خَلْقُكَ وَالْعَبْدُ عَبْدُكَ وَأَنْتَ اللّٰهُ الرَّؤُفُ الرَّحِيمُ. أَسْأَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ السَّمَوَاتُ وَاْلأَرْضُ بِكُلِّ حَقٍّ هُوَ لَكَ وَبِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ أَنْ تُقيلَنِي فِي هَذِهِ الْغَدَاةِ وَفِي هَذِهِ الْعَشِيَّةِ وَأَنْ تُجِيرَنِي مِنَ النَّارِ بِقُدْرَتِكَ.

“Allahım, Sen, adı anılmaya en lâyık olansın.. ibadet edilmeye ancak Sen lâyıksın.. Sensin kendisinden yardım istenilenlerin en çok yardım edeni, güç ve saltanat sahiplerinin en şefkatlisi, kapısında bir şeyler dilenilenlerin en cömerdi ve verenlerin en eli açığı.. Sensin her şeyin sahibi ve hâkimi, Senin ortağın yoktur.. Sensin eşi ve benzeri olmayan yegâne varlık. Senden başka her şey helâke mahkûmdur. Sana, ancak Senin müsaaden ile itaat edilir ve yine ancak malumatın dahilinde isyan edilir. Sana itaat edilir, karşılığını verirsin; Sana isyan edilir, affedersin. Her şeye en yakın şahit Sen, en yakın koruyucu da Sensin. Nefislerin (arzularının) önüne geçersin; ve ense köklerinden yakalarsın. (İnsanların) yaptıklarını yazdın ve ecellerini takdir ettin. Kalbler Sana akar; gizli, Senin yanında ayândır. Helâl, Senin helâl kıldığın, haram da haram kıldığındır. Din, Senin teşrî buyurduğun; emir, Senin hükmettiğin; mahluk, Senin mahlukun; kul, Senin kulundur. Sen, Rauf ve Rahim Allah’sın. Göklerin ve yerin onunla parıldadığı yüzünün nuru hürmetine, Senin olan her bir hak hürmetine ve Senden isteyen kulların hürmetine, Senden beni şu sabah ve şu akşam affetmeni ve kudretinle ateşten korumanı diliyorum.”523

اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ  *وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ e

“Allahım, nebin Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Senden istediği her hayrı Senden istiyor, yine nebin Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sana sığındığı her şeyden de Sana sığınıyoruz.”524

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا

“Allahım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalbden, doymayan nefisten, icabet edilmeyen duadan Sana sığınırım.”525

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الثَّبَاتَ فِي اْلأَمْرِ وَأَسْأَلُكَ عَزِيمَةَ الرُّشْدِ وَأَسْأَلُكَ شُكْرَ نِعْمَتِكَ وَحُسْنَ عِبَادَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ لِسَاناً صَادِقاً وَقَلْباً سَلِيماً وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا تَعْلَمُ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا تَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ مِمَّا تَعْلَمُ إِنَّكَ أَنْتَ عَلاَّمُ اْلغُيوُبِ

“Allahım, Senden işimde sebatı diliyorum, doğru yolda azim istiyorum. Senden nimetine şükretmeyi ve Sana güzelce ibadet etmeyi istiyorum. Ve sadık bir dil, selim bir kalb istiyorum. Bildiğin şeylerin şerrinden Sana sığınıyorum. Bildiğin şeylerin hayrını Senden istiyor ve bildiğin şeylerden Sana istiğfar ediyorum. Şüphesiz Sen, Allâmü’l-Guyûb’sun.”526

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَتَرْكَ الْمُنْكَرَاتِ وَحُبَّ الْمَسَاكِينِ وَأَنْ تَغْفِرَ لِي وَتَرْحَمَنِي، وَإِذَا أَرَدْتَ فِتْنَةَ النَّاسِ فَتَوَفَّنِي غَيْرَ مَفْتُونٍ. وَأَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَحُبَّ عَمَلٍ يُقَرِّبُنِي إِلَى حُبِّكَ

“Allahım, Senden hayırlı işler yapmayı; kötülükleri terk etmeyi ve fakirleri sevmeyi, beni bağışlamanı, bana merhamet etmeni ve insanların fitnesini murad buyurduğunda, fitnelere dûçâr olmadan beni vefat ettirmeni dilerim. Senden, Senin sevgini, Senin sevdiklerinin sevgisini ve Senin sevgine beni yaklaştıracak amellerin sevgisini dilerim.”527

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فَوَاتِحَ الْخَيْر وَخَوَاتِمَهُ وَجَوَامِعَهُ وَأَوَّلَهُ وَآخِرَهُ، وَظَاهِرَهُ وَبَاطِنَهُ وَالدَّرَجَاتِ الْعُلَى مِنَ الْجَنَّةِ. آمِينَ

“Allahım, Senden hayrın başını ve sonunu, en kapsamlı olanlarını, evvelini ve âhirini, açığını ve gizlisini ve Cennet’te en yüksek dereceleri istiyorum. Âmin!”528

اَللّٰهُمَّ أَعِنِّي عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

“Allahım, Seni zikir, Sana şükür ve güzelce ibadet etmemiz için bize yardım et.”529

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

 “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dilerim.”530

اَللّٰهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا في اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ

“Allahım, bütün işlerimizde akıbetimizi güzel yap, dünyada rezil-rüsva olmaktan ve ahiret azabından bizi koru.”531

Şu ifadeler içinden, bir kelime dahi kaldırmak mümkün değildir. Sözün akışındaki insicam bir harikadır. Duanın buudunu yakalamak ise imkânsızdır. Evet, Allah Resûlü’nün duada dahi eşi-menendi yoktur.

Bütün büyük veliler, münacat ve yakarışlarına, Allah Resûlü’nün dualarından iktibaslarla renk ve can katmaya çalışmış ve Cenâb-ı Hakk’ın kapısını O’nun dua eliyle çalmışlardır. Efendimiz’in dualarında öyle bir ifade, üslûp ve öyle bir nuraniyet vardır ki, diğerlerinin sözleri arasında hemen tefrik edilir ve “Bu, Hz. Muhammed Mustafa’ya ait bir sözdür.” denilir…

Ben şahsen, Hasan Şâzilî, Ahmed Bedevî, Ahmed Rifâî ve Şâh-ı Geylânî gibi zatların münacat ve dualarını okurken kendimden geçer, hatta bazı yerleri okurken tahammül dahi edemem. Onların duaları da çok müthiştir! Fakat hepsi de Efendimiz’in bazı dualarından iktibaslar yapmış ve O’nun dualarını kendi ifadeleri arasına katarak o ifadelerle zenginliğe ulaşmışlardır. Nitekim, bizler de bu büyüklere ait duaları kendi dualarımıza şefaatçi yapıyor ve rahmet kapısını, bu dualardaki makbuliyet ümidiyle çalıyoruz.

Son olarak diyoruz ki, Allah Resûlü’nün ifadelerinin bütünü, O’nun fetanetine bir delildir. Bazı sözleri ise, “cevâmiü’l-kelim” olması itibarıyla, bir başka ehemmiyeti haizdir. O’nun dualarındaki ifade ve üslûp da bu gruba dahildir. Öyleyse hem sözleri hem de duaları, O’nun peygamber mantığını yani aklın ukbâ buudlusunu ve ilham kaynaklısını gösterir. Dolayısıyla O, başka değil ancak bir nebi ve Nebiler Sultanı’dır...

 

DİPNOTLAR

516 Buhârî, daavât 6, 9; Müslim, zikr 56-58.

517 Buhârî, ezan 89; Müslim, mesâcid 147.

518 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/147.

519 Buhârî, ezan 155; Müslim, salât 205; Ebû Dâvûd, salât 139.

520 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157; Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.

521 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157; Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.

522 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157; Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.

523 Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 8/264.

524 Tirmizî, daavât 88.

525 Müslim, zikr 73; Ebû Dâvûd, vitr 32; Tirmizî, deavât 68.

526 Tirmizî, daavât 23; Nesâî, sehv 61.

527 Tirmizî, tefsir (38) 2, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/243.

528 Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 23/316; Hâkim, el-Müstedrek, 1/701.

529 Ebû Dâvûd, vitr 26; Nesâî, sehv 60.

530 Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 72.

531 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/181; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/33.

///////////////////////////////////////////////////

 

 

 

MUZTARIN DUASINA İCABET EDEN ALLAH'TIR

Öyle bir Mabudumuz var ki, her sesi duyar ihtiyaçlara cevap verir... Kâlbimizdeki hatırata bakıp onu is'af eder... En küçük arzularımızı yerine getirir, hayatiyemizi devam ettirir... Biz arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çeşit çeşit lisanla; bazen hâl, bazen dil, bazen de ıztırar ile isteriz. O'da bunları, en küçük isteklerimizi bile yerine getirir. Ağzımıza tad gözümüze fer verip güzelliklerle ve lezzetlerle gıdalandırır. Her bir muztarın ve musibetzedenin duasına icabet eder. Denizin ortasında, bir tahta parçasına tutunup, "Ya Rabbi!" diyerek imdat isteyene "Lebbeyk!" der, sahil-i selâmete çıkarır.

Herşeyin bitip tükendiği, iktidarımız ve irademizin tesirsiz kaldığı anlarda, Rabbimiz'in bir çeşit tasarrufu ile ihtiyaçlarımıza cevap vermesi vardır ki, biz ona "icabet" diyoruz. Allah'ın, insanların isteklerini yerine getirmesi, dualarını kabul buyurması ve ah u eninlerine cevap vermesi, yani "icabet"i, O'nun varlığına parlak ve bahir bir bürhandır.

Hayatınızı safha safha gözden geçirdiğinizde, arzularınıza isteklerinize, dua ve dileklerinize "icabet"e şahid olacaksınız, hacc'da Safa ve Merve arasında koşarken, gözlerinizden yaşlar dökerek Mabud-u Mutlak'ınıza yaptığınız duanın neticesini o anda değilse bile, memleketinize döndüğünüzde göreceksiniz. Kırık kâlbiniz ve mahzun gönlünüzle Kâbe'nin bir tarafını öperken, kendinizin boynu tasmalı, zelîl bir mahluk olduğunu itiraf ettiğinizde, Allah'ın "icabet"ini ve cevabını en muztar ve muhtaç anınızda göreceksiniz.

Kur'ân bütün haşmetiyle bu hakikatı ilan ediyor: "... Muztar dua ettiği zaman, duasına icabet eden kimdir? O duayı kabul eden onun arzusunu is'af eden kimdir? Belâya düçar olduğun zaman, o belâyı bertaraf eden kimdir?"(72) Cevabını siz vereceksiniz. Kendi hatıralarınıza dönüp gönlünüzden geçen şeylere verilen cevapları tahattur edecek "Allah'tır!" diyeceksiniz.

Resûl-ü Ekrem muztar idi. ellerini açıp dua dua yalvardığı her defasında, dualarına icabet ediliyordu. Taif dönüşü, kâlbi kırık, bacakları kanlarla, yaralarla kaplı Peygamber, hâlini uluların ulusu Allah'a arzetti. Beddua etmedi. "Kahret Allah'ım!" demedi. "Zafımı sana şikayet ediyorum. İktidarsızlığımı sana şikayet ediyorum. Yaraladılar, dayanamadım" dedi. Böylece hâlini Allah'a arzetti. Allah muztarın duasına icabet etti ve Hazret-i Cebrâil gökgürültüsü ile başının üzerinde belirdi. Allah Resûlü'ne; "İstersen dağları kaldırılıp, başlarına koyayım" dedi. Efendimiz daha çok sarsıldı, titredi: "Hayır! Hayır! Asırlarca sonra, onların nesillerinden, bir tek, Allah diyecek kişi gelecekse... Hayır Hayır! Mahvetme!." diyordu.(74) Muztarın duasına Allah'tan başka icabet eden var mıdır? Bela ve musibetleri O'ndan başka bertaraf eden var mıdır?

Ümmet-i Muhammed adeta kavruluyordu. Halifeye müracaat edip: "Ya Ömer, ümmet muztardır. Allah muztarın duasına icabet eder... Gel, o kırık kâlbinle Allah'a yalvar. Bize yağmur ihsan etsin" dediler. Hazret-i Ömer büyüklüğünün alameti olan muhasebe ve mesuliyet duygusuyla, Allah'a el açmak liyakatını kendinde göremiyordu. Aklına birşey gelmiş gibi birden yerinden farladı, kalktı. Peygamberin amcası Hazret-i Abbas'ın yanına gitti: "Ya Abbas. Sen Resûlullah'ın amcasısın. Gel birlikte Ümmet-i Muhammed için yağmur duasında bulunalım" dedi. Resûlullah'ın, üzerine çıkıp, halkı davet ettiği Ebu Kubeys tepesine vardılar. Hazret-i Abbas'ın elinden tutup yukarıya kaldırdı ve şöyle dedi: "Ya Rabb, bu senin Habibi'nin amcasının elidir. Bunun hürmetine yağmur ver." Sahabi diyor ki: "Allah muztarın duasına icabet etti. Daha biz aşağıya inmeden, yağmur, her tarafı kapladı, seller hâlinde akmaya başladı."(75)

Herşeyin bittiği, tükendiği anda kırık kâlbini Cenâb-ı Hakk'a tevcih edip, gönlünü ve bütün hissiyatını Allah'a yönelterek yalvardığın an Mevlâ'nın icabet ettiğini göreceksin. Şartlarına riayet ederek yapacağın duaya, Cenâb-ı Hakk'ın icabet ettiğini müşahade edeceksin. Bu icabetlerin O'nun varlığına güneş gibi parlak deliller olduğunu idrak edeceksin. Kâlbî ve ruhî bütün hissiyatınla yapacağın duanın neticesinde Allah'ın varlığını hissedecek, O'nu bilmekten, O'nu duymaktan ötürü ereceğin hazzı Cennet nimetlerine tercih edeceksin. Allah bizleri bu anlayışa, muztar olduğumuzu bilip, öylece el açıp, yalvarma bahtiyarlığına erdirsin. Amin...

/////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

 

 

DÜNYAMIZDA BEDDUANIN YERİ

Soru: Şahsımıza ve dinimize râci olan kötülüklerde beddua edebilir miyiz? Bu konuda nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyız?

Cevap: İmanın zevk-i rûhânîsine ermiş bir mü’min, her halde “beddua” etmez ve yapılan bedduaya “amin” demez. Ancak bazen bizim şahsımızda ya da duygu ve düşüncelerimizde dinimiz, diyanetimiz tahkir edilir. Bu kabil hakaret ve edep dışı muamelelerde bizim canımız sıkılabilir ve hislerimiz bizi bedduaya zorlayabilir.

Meselâ, bir seferinde beni istintak ederlerken üzerimden küçük bir memur maaşı çıkmıştı da, istintak edenler, “ulan hoca, sana bu para nereden geldi?” diye çıkışmışlardı. Onlar, bana “ulan” sözleriyle hakaret ederken ben, bu hakaretleri nefsime yapıyorlar kabul edip üslup ve terbiyemi bozmadan “bey-beyefendi” tabirlerini kullanarak, onlara hep nezaket ve saygıyla hitap etmiştim. Kim bilir belki de, onları bu hareketlere iten yegâne sebep, bizim engin dünyamıza ait hakikatleri kendi düşünce ve inanç dünyalarına ters bulmalarından idi. Bundan dolayı da onlar aşamayacakları bir kötülük duygusuna kapılmışlardı.

Şimdilerde, ferden ferda da olsa, mü’minlere kötülük düşünüp kötülük yapanların niyetleri bana göre, İslâmî duygu ve düşünceyi tahkire matuftur. Şayet yapılan bu tahkir ve tezyifler, şahsımıza yapılıyorsa, şahsî olduğundan dolayı elden geldiğince affedici olmak icab eder. Yok dine ait ise, Bediüzzaman edasıyla “o işin sahibi var” deyip Allah’a havale edilmelidir. Efendimiz (s.a.s)’in Mekke döneminde üzerine temizlenmemiş deve işkembesi koyanlara, isim tasrih etmeden; “Allahümme aleyke bi külli mütecâvizin ve hâinin ve mâkirin ve muannidin..” diyerek yaptığı bedduadan hareketle her yerde Müslümanlar aleyhine planlar yapıp projeler üretenleri niyet ederek; “Allahümme aleyke bihim” diyebiliriz. Evet, temel düşünce yapımız ve karakterimiz itibarıyla, bizim dünyamızda tel’in ve bedduaya yer yoktur, ama bu kadar da olsa onları Allah’a havale etmemiz de dine olan saygımızın gereği kabul edilmelidir.

Bir diğer taraftan, burada zikredilmesinde fayda mülâhaza ettiğimiz bir husus da, insanın iyiliğine yapılan duanın, kabul görmesi açısından bedduadan daha üstün olduğudur. Dolayısıyla insanlar hakkında iki türlü dua yapılabilir. Meselâ, bir kişiye avam ağzıyla: “Allah seni başaşağı getirsin.. bîmurad eylesin.. evine yangın salsın.. çoluk-çocuğundan bul..” diye dua edilirse, o kişi kâfir bile olsa; eğer bazı iyilikleri varsa -meselâ bu kişi bir doktordur ve çok iyi insanları tedavi etmiş ve onların rahatsızlığının giderilmesinde vesile olmuştur- yaptığı bu iyilikler, onun hakkında yapılan beddua dalgalarını kırıp tesirsiz hale getirebilir. Ama aynı insan için; “Sen bana ve dinime bunca kötülük yapmana rağmen Allah sana hidayet ihsan eylesin. Allah, içinde bulunduğun zulmeti yırtsın ve seni aydınlığa erdirsin..!” diye dua da edilebilir. Böyle bir dua, hiçbir şeye takılmadan kabul de görebilir. Şahsen bana; “Şayet beddua edersen, sana kötülük yaptıklarından dolayı Allah bunların kökünü kazıyıp perişan edecek ve bütün düşmanların hazan yemiş yapraklar gibi solup gidecekler. Fakat affedersen Halid b. Velid’ler, Amr b. Âs’lar ve Osman b. Talha’lar gibi Müslüman olacak ve din-i mübin-i İslâm’a ileride hizmet edecekler” dense, seve seve ikinci şıkkı, yani bir gün onlarla el ele tutuşup sıratı geçmeyi ve -inşaallah- cennete onlarla beraber girmeyi tercih ederim.

Bunun değişik misallerini her zaman Asr-ı Saadet’te görmemiz mümkündür. Meselâ, aynen babası gibi, oturup kalkarken, hep Efendimiz ve Ashabı hakkında kötülük düşünen Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye Efendimiz (s.a.s), beddua etseydi ve sadece “Allah’tan bul” deseydi, bu onun için fecî bir âkibet olur ve İkrime, dalâlet ve küfür içinde ölür giderdi. Ne var ki bir şefkat ve hoşgörü âbidesi olan Efendimiz (s.a.s), o engin müsamaha dünyasında, ona da yer vermiş ve kat’iyen beddua etmemiş.. etmemiş, o da, Mekke fethini müteakip dönemde hidayete ermiş.. ardından da Yermük’te, Müslümanlığı bir şehbal gibi dalgalandıran kahramanlardan olmuştur.

Bütün bu ve benzeri misalleri incelediğimizde, tercih edilecek şıkkın çok iyi düşünülmesi ve karar verilirken de aklî ve mantıkî olanın seçilmesi gerekir. Zaten dinimizin temel esprisi de insanlığı kurtarma değil midir? Evet, dinin bu temel esprisini kavradığımız zaman, yolumuzu belirlemek fazla zor olmayacaktır. Bizim vazifemiz, insanlığa aydınlık yolu göstermek ve Muhammedî mesajı onlara sunmaktır.

Meselâ ben, bazı ateistlerle görüşmeyi çok arzu etmişimdir. Gerçi onlar, fikren zengin insanlar olduğu için, bu iş belki bizi aşardı ve onlara birşey anlatamazdık. Ancak, şayet bu vazifeyi bir başkası yapmayacaksa, hayatı boyunca mukaddes bildiğimiz değerlere sövmüş bile olsalar, onlarla görüşmeyi ve ölüp giderken de imanla gitmelerini ben çok arzu ederdim.

Hasılı, şöyle-böyle bizim dünyamızda bedduaya yer yoktur!

///////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

BEDDUA VE ALLAH’A HAVALE ETMEK

 

 

Soru: Beddua eden mesuliyet altında kalır mı? Allah’a havale etmek beddua mıdır?

 

İnsanları Allah’a havale etmek, mesuliyet gerektiren bir husus değildir. Ancak uygunsuz ifadelerle, Hakk’a havale edilen şahısların müstahak olmadıkları hususları ifadede mesuliyet olabileceğini söylemek mümkündür. Bir bakıma fenâ insanları Allah’a havale etmek, onlar adına çok masum bir şeydir. Gerçi Efendimiz, Ebû Cehil’i, Utbe’yi, Şeybe’yi, İbn Ebî Muayt’ı Allah’a havale etmiş; bir mânâda etmeden men edilmiştir. Ama Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan men edilmesi, O’nun hususî konumu ile telif edilemediğinden dolayıdır. Âdeta Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan ikaz: “Sen kendine bak; onların dalâleti seni çok meşgul etmemeli. Onun sana zararı da olmaz” mânâsına bir men etmedir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah akşam -bazı rivayetlerde de günde beş vakit- namazda ellerini kaldırıyor, kunut okuyor ve İslâm’a kötülük yapanları Allah’a havale ediyordu. Bu açıdan kişinin istihkâkı varsa, “Allah’ım, onu Sana havale ediyorum, kötülüğünü onun başına dola.” demede bir sakınca yoktur. Bir insanın böyle bir havaleye müstahak olması ve sizin onu havale etmeniz, Anadolu halkının dediği gibi “Artık Sen bilin yâ Rabbi!” demektir.

Ama bedduaya gelince onu yapmamız veya ona “âmin” dememiz mümkün değildir. Meselâ; “Allah’ım! Falanların altını üstüne getir. Allah’ım! Onu yerin dibine batır. Allah’ım! İflah etme. Allah’ım! Onun canı Cehennem’e. Allah’ım! Onu paramparça et. Allah’ım! Evlerine feryâd u figân sal…” gibi ifadeler birer bedduadır ki bütün bunlarda murad-ı ilâhî başka türlü olabilir. Belki karşı tarafın o bedduaya istihkâkı olmayabilir veyahut onun Allah’a (celle celâluhu) yönelmesi söz konusudur. Meselâ Efendimiz, Hz. Ömer’in, Üseyd’e -başka bir rivayette Esîd’e- beddua etmesini men etmiş ve ona, “Bir gün, öyle bir makamda öyle şeyler söyleyecek ki sen ondan memnun olacaksın.” demiştir. Bu konuda hayır zannedilen şeyler şer, şer zannedilen bazı hususlar da hayır olabilir. Bununla alâkalı olarak Cenâb-ı Hak “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”1 demektedir. Gerçekten bizim bilmediğimiz pek çok hayırlar olduğunu sizler de her zaman görmüşsünüzdür ve görmektesinizdir. Meselâ, bir dönemde, birine bedduada bulunmuş veya onu Allah’a havale etmişsiniz, bir süre sonra bakıyorsunuz o, sizin fahrî müdafiiniz ve avukatınız oluvermiş... Evet, işte bütün bunlar, öfkeyle köpürmenin ötesinde daha farklı şeyler söylemenin esas olduğunu göstermektedir.

Bazen, düzelmeleri hiç kabil olmayacak gibi görülen ve din aleyhtarlığını kendine vazife edinmiş kimseler hakkında, “Allah’ım, Sen bunların hakkından gel, onların düzenlerini dağıt ve kuvvetlerini parçala ki bize tecavüz etmesinler/edemesinler. Bu yılanların belini kır da yürüyemesinler Rabbim!” şeklinde dua etmekte bir beis görmeyenler de vardır. Aslına bakılırsa onların yaptığı cinayetler karşısında bu ifadeler onlar için çok fazla beddua da sayılmaz.

Bütün Müslümanlar, her hususta olduğu gibi Allah’a havale etmek hususunda da aşırıya gitmemeli ve her zaman sınırlarını korumalıdırlar. Zira Müslümanın tel’ine ve bedduaya “âmin” demesi asla doğru değildir.

 

Allah’a havale edilecek kişileri çok iyi ayıklamak ve elemek gerekir. Ayrıca ölenlerin arkasından da aleyhte bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü insanların nasıl gittiğini bizden daha iyi Allah bilir. Ama şu kadarı da var ki, hayatı boyunca kötülük planlamış ve “Şu Müslümanlığı bir vursak, iflahını kessek ve işini bitirsek” diyenleri O’na havale etmekte de bir mahzur yoktur. Onlar için, “Allah’ım! Kuyruğunu dikmiş sokmak için gelen akrebin kuyruğunu kır, onun zehirini kendi ağzına sok yâ Rabbi!” demek bir müdafaadır.

Ben bunları söylemenin bir sakıncası olacağını zannetmiyorum. Bazen de hem benim hem de değişik dairelerdeki arkadaşların canı çok yanıyor. Onların yanan canları ile benim canım da ayrıca yanıyor. Hani filmlerde nasıl tek yumurta ikizlerinden birine kırbaç vurulunca öbürü de acısını duyuyor, benimki de öyle. Önemli bir fonksiyon eda eden arkadaşların acısını her zaman ruhumda hissediyor ve sanki sırtımdan kırbaç yemiş gibi ızdırap duyuyorum. Öyle ki, böyle bir mesele gece kafama takılsa, deli gibi fırlıyorum yatağımdan; birkaç derin soluk alıyor, sonra gezip dua ediyorum. Bazen, “Allah’ım! Islah et, ıslah et, ıslah et.” diye müspet dua ediyorum. Bazen de, “Kabil-i ıslah değilse Sana havale ediyorum Allah’ım!” şeklinde O’na havale ediyorum.

Kur’ân’da Hz. İsa’nın bir duası vardır ki o duada gizli bir havale etme olduğu söylenebilir. O, Cenâb-ı Hakk’a şöyle bir niyazda bulunur: … Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!”2 Âyet-i kerimelerin fezlekelerinde gizli olan müthiş terbiyeyi, asıl konumuz olmadığı için geçiyor ve ifade etmek istediğimiz hususa dönüyoruz. Âyetin sonundaki Hakîm ifadesi ile alâkalı olarak Hz. Mesih sanki Cenâb-ı Hakk’a şunları söylüyor:

“Ben her ne kadar böyle görüyorsam da bu, eşyanın dış yüzü itibarıyladır. Hikmet ise eşyanın perde arkası sırları demektir. Eşyanın perde arkasını da ancak Sen görür ve Sen bilirsin. Çünkü Hakîm Sensin. Eğer ben bu istek ve talebimde Sen’in hikmetine muhalif bir şey söylemişsem, Sen Hakîm’sin, bildiğini yaparsın.” Evet, işte bu son ifadede zımnî olarak bir havale olduğu söylenebilir.

Netice olarak, Allah’a havale etmede bir mahzur olmadığını, yapılan beddualara da âmin demememiz gerektiğini, ikisinin birbirinden ayrıldığını ve mü’mine yaraşan hususun dua etmek olduğunu söyleyebiliriz. İşin içinden çıkamadığımız durumlarda, Allah’a havale etmek de bir yol olarak kullanılabilir.

 

DİPNOTLAR

1. Nur sûresi, 24/19.

2.  Mâide sûresi, 5/118.

//////////////////////////////////////////////////

 

Dua ederken “Eûzü-Besmele” çekilir mi? Duada usûl nasıl olmalıdır?

 

Duaya başlarken “Eûzü” çekilmesini hükme bağlayan bir kayıt yoktur. Bize emredilen Kur'ân okumaya başlarken “Eûzü” çekmektir.112 Ancak, duaya da onunla başlanmasında bir mahzur olmayacağı kanaatindeyim. Fakat her hayırlı işe besmele ile başlama kaidesinin umumîliğine,113 dua gibi bir hayırlı iş de dahil olacağı için, besmele çekmek sünnettir, diyebiliriz. Usûl ve metoda gelince, bu mevzuda hulâsa olarak bize tavsiye edilenler şunlardır:

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’a, can u gönülden bir iştiyakla hamd ve senâ etmektir. Meselâ, Türkçe ifadelerle söyleyecek olursak: “Rabb’im, gökleri ve yeri yaratan Sensin. Kalbimden geçenleri bilen Sensin. İçime iman ve itminanı yerleştiren Sensin. Gönlümü arzuyla dolduran ve buna mukabil Cenneti de şimdiden donatan Sensin. Bülbülü şakıtan, güle rengini bahşeden yine Sensin.” İşte böyle umum âlemde cereyan eden tasarrufları sayıp, hepsini Cenâb-ı Hakk’a isnat ettiğini, tazarru ve niyaz dolu bir üslûpla ifade etme hamd ve senâ demektir ki, Allah Resûlü’nün dualarında bunu açıkça ve tekrarla görmekteyiz.

İkincisi: Efendimiz’e salât ü selâmda bulunmaktır. Bu âdeta bir kapıyı vururken, o kapının önünde duran, o kapının kilit ve anahtarlarını elinde tutan Zât’a selâm vermek gibidir. Evet, salât ve selâmın mânâsı, Cenâb-ı Hak’tan Hz. İbrahim ve onun âline verilenlerin aynen Efendimiz’e de verilmesini talep ve Hz. İbrahim’in gönüllerde kazandığı saygıya denk, Allah Resûlü için de bir saygı atmosferinin tesisini arzu etmektir ki, can u gönülden istenen böyle bir şey muhakkak surette kabul olacaktır. Ve böyle makbul iki dua arasında kalan bir duanın kabul olması da bir cihette teminat altına alınmış olacaktır.

Üçüncüsü: İstenilen şeylerin muhakkak surette Cenâb-ı Hak tarafından kabul göreceğine, zerre kadar tereddüt göstermeden, kıvrana kıvrana ve duanın ayrılmaz bir şartı olan yalvarış, yakarış edasıyla.. meselâ; deniz ortasında, bir tahta parçası üzerinde kalmış ve bütün sebeplerin sukut ettiğini ayne’l-yakîn anlamış bir insanın teslimiyeti içinde ve böyle bir ruhla teveccüh edip Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir ki, duanın özü, hayatı da işte bu ihlâs ve bu samimiyettir.

Duanın kabul edilmediğini düşünmek kat’iyen yanlıştır. Dua, eğer şartlarına uygun yapılmışsa muhakkak kabul görür. Ancak kabul ediliş keyfiyeti, bizim istediğimizin aynı olmayabilir. Bazen bizim istediğimiz, bizim için hayırlı olmadığından, bir rahmet eseri olarak Cenâb-ı Hak bize, istediğimizi değil de esas istememiz gerekeni ihsan buyurur. Bazen de duamız ahiretimiz hesabına kabul görür. Onun için, yapılan duaların mutlak surette kabul edileceğini düşünerek dua etmek çok mühimdir.

Dördüncüsü: Duayı yine salât ve selâmla bitirmektir. Dua hâlisâne bir kulluk ifadesidir. Yani kulun, aczini, fakrını, zaafını ve iktidarsızlığını idrak ederek; güç, kuvvet, imkân ve gınâ sahibi Cenâb-ı Hakk’ın kapısına, hiçbir vasıta kullanmadan doğrudan doğruya teveccüh edip matlubunu O’ndan istemesi, demektir.

Üzerinde ısrarla durulması gereken önemli bir husus da şudur: Israr edilirse, bazen dua ile âdi sebepler sukut eder ve Cenâb-ı Hak duayı kabul buyurur. Zira bütün sebepler de O’nun Kudret elindedir. O, istediği şeye istediği şekilde tasarruf etme gücüne sahiptir. Yeter ki dua bu şuur içinde yapılsın ve dua edilmesi caiz olan noktalar dikkate alınsın...

 

DİPNOTLAR

112 Nahl sûresi, 16/98.

113 Bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/259.

 

Gınâ: Zenginlik, servet, ihtiyaçsızlık.

Ayne’l-yakîn: Gözle görerek, kesin bilme.

Sukut etme: Devre dışı kalma, tesirsiz olma.

////////////////////////////////////////////////////////

 

 

 

CEVŞEN

Soru: Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?

Cevap: Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hakk bütün dilleri bilir ve duâya icabette sadece duânın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka birşey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafî’inde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hâdiseler-den değildir. İmam Rabbanî der ki: “Ben, İbni Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.” Bazılarının bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebu Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebu Hanife’ye iktida ettim...”

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen birşeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.

Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazalî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

 

 

/////////////////////////////////////////////////////////////////////////

 

DUANIN KABULÜNE VESİLE: SALAVÂT

 

Soru: Peygamberimiz’e salavât getirmenin önemi nedir ve “İki salavât arasında yapılan duanın kabul olacağı” doğru mudur?

 

Peygamberimiz’e salavât getirilmesi, bu konuda zikredilen hadislerin yanında, Kur’ân âyetiyle de sabittir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”1

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavât getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz:

“Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.” buyurmuşlardır. Ayrıca Hz. Übeyy b. Ka’b’ın (radıyallâhu anh) naklettiğine göre bir keresinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua (salât ü selâm) okuyarak başla, dedi. Bir başka defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahabi kendisine çok salavât getirdiğini söyleyince, o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Resûlullah da onu daha fazla salavât getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O’nu anmalı ve O’nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selâmı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavât örnekleri ortaya koymuşlardır. Delâilü’l-hayrât ve Delâilü’n-nur en bereketli salavât örneklerinin bir araya getirildiği önemli eserlerdendir. Bu eserlere baktığımızda “Salât-ü Münciye”den “Mişşîşiye”ye, ondan “Tıbbu’l-kulûb” salât ü selâmına kadar en kapsamlı tazim ve dualarla Efendimiz’in anıldığını görürüz. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selâmlarla alâkalı hem salât ü selâm derlemiş hem de salât ü selâmın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.

Salât kelimesi dua mânâsına gelmektedir ve Allah Resûlü’ne getirilen salât aynı zamanda ona yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi “Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selâma muhtaçtır. Sana salâta (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür.” Bu mülâhazadan hareketle ulemâ: “Duanın başında ve sonunda getirilen salavât, iki makbul dua olması itibarıyla orada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir.” demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Onun sayesinde insan, sebeplerin bütün bütün sukut ettiği bir zamanda Müsebbibü’l-esbâb olarak dualara icabet eden Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünü, ululuğunu, azametini çok net bir şekilde görür. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah’tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda Cennet’i, Cennet’te ebediyeti, cemalullahı müşâhedeyi, Rabbin bize teveccühünü, maiyyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O’na getirilen salavât, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. her şeyden önce, şayet O’na getirilen salavât, Allah Resûlü’nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira “Ona yaklaşmaya vesile arayın.”2 âyeti, Allah’a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Resûlü’ne salât ü selâm bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Allah Resûlü’yle münasebetin hemen her çeşidi Cenâb-ı Hakk’ın bize ayrı bir lütfudur. Bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Evet, Allah Resûlü’yle her münasebet bizim için Allah’ın ayrı bir lütfudur. Onun bazı yanlarını budayarak, sadece Allah’tan mesaj alıp getiren özel bir vazifeli görmek, kendi kıstaslarımızla bazı şeylerden O Zât’ı mahrum saymak demektir ki, bu da kendi mahrumiyetimizden başka bir şey değildir. Ne Hz. Ebû Bekir, ne Hz. Ömer, O’na, vazifesini yapıp giden herhangi bir insan nazarıyla bakmamışlardır. Sahih hadislerde nakledildiğine göre Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın elinden tutmuş, “Allah’ım, bu, Senin peygamberinin amcasının eli.” demiş ve Allah’tan (celle celâluhu) yağmur istemiş, yağmur da yağmıştır. Hz. Ömer gibi bir mantık insanı dahi, vesile adına böyle şeyler yapıyorsa, bu husustaki ifrat ve tefritleri yeniden gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem bu açıdan bakıldığında, yukarıda geçen Ahzâb sûresinin 56. âyetinde “Resûlullah’a salât ü selâm getirin!” emrini nasıl izah edeceğiz? Resûlullah’ı bir nevi postacı kabul eden zihniyete göre, bu âyete karşı gelinmiş olunmaz mı? Bu nasıl İslâmî akideyle telif edilecektir? Hâsılı bize Allah’ın (celle celâluhu) O Zât’a verdiği pâyelere saygılı olmak düşer.

Allah, inayet-i etemmini üzerimizden eksik etmesin. Bizi doğruya, güzele, iyiye tercüman kılsın. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı kendi dar idrak çerçevelerimiz içinde değil, Allah nezdindeki o azim yeri ile kavramaya, kabullenmeye müsait hâle getirsin! Ve sallallâhü alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.

 

DİPNOTLAR

1.        Ahzâb sûresi, 33/56.

2.        Mâide sûresi, 5/35.

/////////////////////////////////////////////////////

 

EVRÂD Ü EZKÂR OKUMA

Soru: Mü’minin hayatında evrâd ü ezkârın yeri nedir? Evrâd ü ezkâr okumaya kendimizi nasıl alıştırabiliriz?

Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir. Bunu yaparken de “Allahım! Ben daha fazlasını yapardım ama yaptığım bunca iş arasında daha fazlasını da yapamıyorum. Beni mazur gör...” demelidir. Yani meselâ günde yüz defa لاَحَوْلَ وَلاَقُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ, yüz defa سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ, yüz defa اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ diyen bir insan şöyle düşünmelidir: “Rabbim! Bunca insanın baktığı bir yerde, bu vapurun içinde küreklerden önemlisini çekmeye bir yönüyle mahkûm bir yönüyle de memur ettiğiniz bir noktada bulunan bir insan için okuduğum bu evrâd çok azdır ama, ben Senin engin inayetine sığınıyor ve عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ dualarında ifade edilen “Mahlukatın sayısınca, rıza ufku seviyesinde, Arş’ının ağırlığınca ve kelimâtının mürekkebi kadar…” sonsuzluk ifade eden rakamları zikrederek, o rakamlar sayısınca söylemiş kabul edilmemi bekliyorum. Sen benim bu az amelimi çok kabul eyle.”

Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması “iştirak-i a’mal-i uhreviye” açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Bazı yakın arkadaşlarım, okudukları dualardan bana da birer küçük dilim takdir etmişler. Ben de onların duaları arasında benimki de kabul görür mülâhazasıyla, böyle bir virdi aksatmamaya çalışıyorum. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd ü ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dahil olan herkes, bu umum yekûna hissedar olabilmek için iştirak-i a’mal-i uhreviye vadisinde nasiplerini tastamam alacaklardır.

Konuyla alâkalı geçende aklıma gelen bir şey oldu. Ben, bunu Cenâb-ı Hakk’ın bir tenbih ve ikazı telakki ettim. Şimdi müsaadenizle onu ifade edeyim: Her bir mü’min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd ü ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabbine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.. evet bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.

Ayrıca din ve diyanet öyle hassasiyetle yaşanmalıdır ki, münafıkça düşünen ve fitne ü fesat peşinde olanlar o ortamda yaşayamaz hâle gelmelidir. Hem evrâd okunmalı, hem temkinli namaz kılınmalı, hem de zikr ü fikr edilerek hiçbir boşluğa meydan verilmemelidir. Yani atmosfer sürekli meleklerin Sidretü’l-Müntehâ’ya evrâd ü ezkâr taşıdığı bir yer ve “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i salih ulaştırır.”[1][1] hakikatinin helezonuyla semalara taşındığı bir nokta olmalıdır.

Bunun için zaman çok iyi değerlendirilmeli ve günlük evrâd gün içine yayılarak, her fırsatta mutlaka bir şeyler okunmalıdır. Meselâ, günlük işlerinin arasında kafası yorulan bir mü’min, fırsat bulduğu zaman odasının içinde dinlenmek için bir fasıl evrâdla meşgul olmalı veya iman ve düşünce ufkunu açacak şeyler okumalıdır. Böyle davranmak mü’min için bir sur, bir sera ve bir koruyucu sütre olarak Allah’a sığınmanın, emniyet içinde olmanın en isabetli ve garantili yollarından biridir.

Hayatı bu şekilde standardize etmek biraz ısrarcı olmaya ve biraz da egzersiz yapmaya bağlıdır. Meselâ Dua Mecmuası’ndan okunacak yerler, günde bir kez okunduğu takdirde bir senede ezberlenir, zevk verir ve kitap taşıma külfetinden de kurtulmuş olunur. Zamanla böyle birinin hayatında evrâd ü ezkâr okuma da, tıpkı yeme-içme gibi hayatın vazgeçilmezleri arasına girecektir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın bize bağışlamış olduğu bunca lütufları karşısında Allah Resûlü’nün ifadeleriyle اَفَلاَ اَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا kutbunda, devamlı şükreden bir kul olmak da, kulluk şuuru adına çok önemli bir husustur.

İnsan, tembelliğe karşı devamlı savaş hâlinde ve gerilim içinde olmalı, tembelliğin yol bulup onun ruhunu felç etmesine fırsat vermemeli ve bunun için devamlı arayış içinde olmalıdır. Meselâ ben bir dönemde her gece teheccüde kalkmanın yolunu şöyle buldum ve uyguladım: Yatsı namazından sonra vitr-i vacibi kılmadan yattım. Vitri kılmadığım için gece uyanmak benim için bir mecburiyet hâline geldi. Ben de mecburen gece kalktım ve bu arada teheccüt namazı da kıldım.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi temrinat yapa yapa diller ve gönüller mutlaka evrâd ü ezkâra, ibadet ü taate alıştırılmalıdır. Bununla alâkalı bir misal arz etmek istiyorum: Meselâ askere giden bir insan, rütbece kendinden yüksek olan insanlara “komutanım” diye diye dili ona alıştığı için sivil hayata döndüğünde de uzun süre önüne gelen herkese “komutanım” der durur. Evet, nasıl ki, insanın dili devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyor, öyle de kalbi ve letâifi de alışır ve egzersiz yapa yapa zorluk gibi engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Burada şunu ifade etmekte de fayda var: İstiğfar, sadece tevbe ve istiğfar kalıpları içindeki şekliyle değil, Rabb’e her türlü teveccüh şekliyle de olabilir. İnsan, günlük hayatta bazen bir sürü mâsiyet içinde bocalar durur. Bazen Hak yolunda tam olamayabilir, bazen de niyetinin hâlisliğini her zaman koruyamadığından keyif ve arzularına göre yaşayabilir. Dolayısıyla böyle birinin bu kirli atmosferde duyguları ve havası kirlenebilir. Şimdi bu şekilde kirlenen ve bu kirlerle sarsılan, çizgisini kaybeden bir insanın Cenâb-ı Hakk’a istiğfarla çok teveccüh etmesi lâzımdır ki, böyle bir kirlenme ile meyelan-ı şer gelişmesin. Çünkü Kader Risalesi’nde bu mesele anlatılırken Hz. Üstad, “Dua ve tevekkül meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.” demektedir. İnsanın hem hayra hem de şerre karşı bir yönüyle istidat ve temayülü vardır. İnsan, kalbinin sesini dinleyip hayra teveccüh etmeli ve evrâd ü ezkârla sürekli kalbinin derinliklerine doğru yelken açmalıdır.

 


////////////////////////////////////////

 

SEKÎNE

Soru: Sekîne ve çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz?

Sekîne; sükûn kökünden, vakâr, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhda dalgaların dinmesi ve sâkinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır. Sekîne, tasavvuf erbâbınca; gaybî vâridatla kalbin oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollaması ve üns esintileri soluklaması hâlidir.

Sekînenin nazil oluş keyfiyeti farklı farklıdır. Şimdi, biraz da icmalî olarak sekînenin değişik keyfiyetleri üzerinde durmaya çalışalım:

1- Her şeyden önce sekîne, eşref-i mahluk olan insan için, ukbâ buudlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine kût, kuvvet ve iradesine fer veren öyle İlâhî bir te’yiddir ki, hemen her devirde ona sık sık müracaat edilmiş ve bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve Cenâb-ı Hak tarafından da bu isteğe çok defa cevap verilmiştir. Meselâ, Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Hendek Savaşı’nda, Kur’ân-ı Kerim’in “... Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuşdu da öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla beraber bulunan mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı...”(Bakara, 2/214) ifadeleriyle anlattığı ciddî bir sarsıntı geçirmişlerdi. Sekîneye çokça ihtiyaç duydukları böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak “Feenzil sekîneten aleynâ=Bizim üzerimize sekîne indir.” duasında bulunmuşlardı. Kur’ân-ı Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı “zülzilû” tabiriyle anlatmaktadır. Çünkü Müslümanlar, Hendek Savaş’ında, zelzelenin merkez üssü durumunda olan Medine’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikâta maruz kalmış ve sarsılmışlardı; sarsılmışlardı ama, tazarru’ ve niyazları üzerinde nâzil olan sekîne ile de hiçbirinde korku namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak gönülleri itminanla doldurulmuştu.

Başka bir imtihan meydanı olan Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür. Şöyle ki, Müslümanlar düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede, etrafındaki birkaç yakın Ashabıyla yapayalnız kalan Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ben peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Allah’ım bize yardım gönder.” diyerek dua etmiş ve Allah’dan nusret dilemişti ki bunu müteakip üzerlerine semadan melekler inip Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashabını teskîn etmişlerdi. Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşı’nda Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlar üzerine indirdiği sekîne ile onları nasıl rahatlatıp sînelerini inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır: “Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Rasulünün ve Mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmışdı (bozguna uğratmıştı)...” (Tevbe, 9/25-26)

Sekîne metafizik bir hâdise olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izâh etmek mümkün değildir. O; Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nâzil olduğu gibi, Uhud Savaşı’na katılan insanlara da inmiştir. Zira Ashâb-ı Kiram, Uhud’da küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir şey olmamış gibi, bir kısım diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine kadar kovalamışlardı. Düşman ise, sözde Uhud’da üstlerinden vurup altlarından çıktıklarını sandıkları bu sekîne ile gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanlar karşısına bir daha çıkmama korkusuyla Mekke’ye kadar kaçmışlardı.

2- Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru’ ve niyaza icabet olmaksızın, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccânen lütfedilir.. sekînenin bu çeşidi bazıları tarafından “melâike”, bazıları tarafından da “rûhânîler” olarak da isimlendirilegelmiştir. Ama ister melâike, isterse ruhânîler olsun, inişleriyle insanlarda itmi’nân hasıl ettikleri ve onların maruz kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, sekîne ile aynı mânâya gelmektedir.

3- Sekîne, bazı zamanlarda -Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’ı Kur’ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu şeylerin bürümesi gibi- iner ki; bu da, “İmanlarına iman katmak içi mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur” (Fetih, 48/4) âyetiyle anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan Mü’minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere İlâhî bir te’yiddir. Bu te’yide mazhar olmuş bir Mü’min, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda sekîneyle iç ve dış ahenge ulaşır; ulaşır ve o bir huzur insanı haline gelir. Burada müsadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hâtırasını arzetmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, şer güçleri tarafından ciddî şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, şer odakları, bir gün, onun bulunduğu binaya geliyor ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi (Bkz. Tevbe, 9/40) onunla öbürleri arasında, az bir mesafe kaldığı ve biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları; hatta çevresinde dolaştıkları; her dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamaları; dahası, bünyesi alerjik ve yara-bere içinde olmasına rağmen sürekli terlediği halde hiç kaşınmaması ve rahatsızlık duymaması ve bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sarması ve âdetâ cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına bir inşirâha ermesini tekrar tekrar anlatıvermişti.

4- Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecelli edebilir. Bu, biraz da Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecelligâhın liyâkat ve istidadına göre zuhur eder. Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecelli etmiş; zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (celle celâluhu), meleklerin “bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sekîneyi, meleklerin çevik-çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle zuhûr ediyordu.

Yahudilerin sekînesi ise, -Kur’ân-ı Kerim’de işaret edildiği üzere- hep, “Tâbût” (sandık) içinde götürülüyordu. (Bkz. Bakara, 2/248). Ancak, sekîneye vesile bu tâbûtun içinde ne olduğu da tam bilinmemektedir. Bazıları onun içinde, Hz. Yusuf’tan kalma hatıralar, başka peygamberlerden kalma değerli eşyalar, peygamberlerin resimleri veya Tevrat parçalarının bulunduğunu söylemekte ise de, anladığımız kadarıyla, tâbût içinde bulunan objeler birer perde idi; asıl o mahfaza derûnunda İsrailoğulları’na moral kaynağı olacak “sekîne” vardı. Kanaat-i âcizânemce bu da, bazı hârik şeylerin zuhûru için esbabın perdedarlığı gibi bir şeydi. Yani nasıl ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek parmaklarına dökülen bir miktar su, koca bir deryaya kaynak olabilecek mahiyete dönüşüyordu; öyle de, tabutun içindeki nesneler de, Cenâb-ı Hakk’ın harikalar yaratması için perde türünden birer malzemeydi. Ama konu İsrailoğulları tarafından fizikî dünyada bir tâbût ve içindekiler de, esrar ifade eden bir kısım metafizik buudu olan aksesuardı. Bunun da, o cemaatin karakteristik yapısıyla derin bir alâkası vardı. Evet, insanlar ba’zen bir kısım inhiraflarla Allah’ı bile fizik dünya içinde, tıpkı her hangi bir nesne gibi tasavvura kalkışdıklarından, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ya “Allah’ı bize göster, eğer O’nu bize göstermezsen sana inanmayız.”(Bakara, 2/55) diyebiliyorlardı.. “Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişler, “Allah’ı bize açıkça göster!” demişlerdi...” (Nisa, 4/153) âyeti de bunun bir başka versiyonunun ifadesidir. Bu âyet, böylelerinin, bütünüyle bedene, maddeye ve fizikî dünyaya kilitlenmiş olduklarını ne güzel gösterir!.. Elbetteki, bu anlayışta olan kimselere inecek sekîne Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a gelen veya Bedir’dekilere inen ya da İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na nâzil olan sekîne gibi olmayacaktır; zira bu her şeyden önce onların karakterlerine uygun değildir. Böylesine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilen Hz. Mesih (aleyhisselâm), onların maddeye endeksli düşüncelerini belli ölçüde ta’dil edip bir ölçüde onları Müslümanlığa hazırlamış; Nebiler Serveri ise, madde ile mânâ arasındaki dengeyi tam tesis eden düşünceleriyle insanlığı daha ileri ufuklara yönlendirmiştir. Bu meseleyi peygamberlerle alâkalı yönüyle ele alacak olursak, -Allahu a’lem- Hz. Mesih, mânâ ağırlıklı mesajlarıyla kendi döneminin; Hz. Musa da risaletinin hususî televvünü ile kendi devrinin peygamberi idi.. evet her peygamberin, genel durum ve kavminin özel durumu itibarıyla kendi üslubunu kullanması gerekir. Aksi takdirde, meselâ İsrailoğulları, kendi anlayışlarından uzak, mânâ eksenli mesajları yadırgar ve Hz. Mesih gibi birini dinlemezlerdi. Kaldı ki, belli bir dönemde, Hz. Musa’nın terbiyesi ile bir hayli mesafe almış insanlar bile; “Benim size söyleyecek daha çok şeyim var, ama onları, Faraklit (Nebiler Serveri) geldiğinde haber verecek” diyecek kadar söyleceği her şeye dikkat eden ve fevkalâde bir temkin ve tedbir insanı olan Hz. Mesih’in mesajları karşısında onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi.

Bu açıdan Hz. Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarının anlayış ve idraklerine göre bir üslup kullanıyordu. Dolayısıyla onlara gelen sekîne de, onların düşünce dünyaları ile te’lif edilebilir, fizikî buudlu olması gerekirdi. Ayrıca tâbût, onların bazılarına duygu ve düşüncelerinin ölü olduğunu gösteren bir ‘remiz’ de olabilir. İşte o tâbûtun içindeki sekînenin, geçmiş peygamberlere ait bir kısım bakiye ile remizlendirilmesi ve ecsâmla temsil edilmesi de yine onların belli ölçüdeki maddeci düşünceleri ile irtibatlandırılabilir.

Hâsılı sekîne, İsrailoğullarına tâbût, Hz. Musa’ya yağmur, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na meleklerin velvelesi, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a duman şeklinde ve daha başkalarına da başka şekilde tecellisi, herkesin ruh dünyasına göre değişik tecelli dalga boyunda zuhûr edegelmiştir. Ve her insanın, görmediği halde ruhun mevcudiyetine inandığı gibi, Rabb’isiyle arasındaki irtibatı ölçüsünde de hiç görmediği halde alâmetleriyle mevcudiyetine inanacağı bir sekîne tecellisi yaşaması her zaman mümkün görünmektedir.

 

////////////////////////////////////////////

 

RÂBITA

Soru: Râbıta nedir? Râbıtada hangi esaslara dikkat edilmelidir?

Râbıta; bağ ve irtibatlandıran mânâlarına gelir. Sofiler onu, dervişin mürşidine özel teveccühü yerinde kullanırlar ki, bunu şu şekilde açabiliriz: Sâlik, doğrudan doğruya envâr-ı tecelliyâttan tam istifâze edemediği -bu kendini liyâkatsız görmeden de kaynaklanabilir- mürşidinin atmosferinde fâni olarak, onun teveccühünün gölgesinde ilâhî tecellileri duymaya çalışmaktır ki, gölgeden çıkıp vesâyetten sıyrılınca Hakk’la muamelesini bizzat da sürdürebilir. Bidayette mürşid böyle bir istifadeye vesile olduğundan, bir üstad ve rehber olarak ona saygıda da kusur edilmez. Aslında belli bir çerçevede, Kur’ân’da, diğer kitaplarda, enbiyâ-ı izâmda -asliyet-zilliyet, metbûiyet-tâbiiyet hususları mahfuz- birer vesiledirler. Ve vesileliğin vüsati ölçüsünde, “insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir” fehvâsınca onların şahsında Allah’a teşekkürde bulunmuş oluruz.

Diğer bir yaklaşımla râbıta, maddi-manevi, muhtemel ya da muhakkak saldırı ve ızrarlara karşı, din ve dince mukaddes sayılan şeylerin muhafazasına kendini adama demektir. Daha geniş bir çerçevede ise, bölünmez, parçalanmaz, kopmaz bir bütünün bünyân-ı mersûs haline gelip sonra da bu yekvücut heyetin, İslâm’ın harîm-i ismetine uzanacak ellere karşı fevkalâde bir hassasiyet ve titizlikle mukabelede bulunması da diyebiliriz. Bunun değişik konulardaki tezahürü farklı farklıdır; meselâ askerlerin, hudut boylarında nâmusumuza, toprağımıza göz diken kimselere karşı, nöbet tutmaları bir râbıtadır. İşte böyle bir râbıtanın, -bu esasları bize anlatan Sâhib-i Şeriatin beyanlarına göre- bir saati bir sene ibadet yapmaya eş değerdir.

Bir ülke insanının, sahip olduğu değerleri, mübarek ve mukaddes düşüncelerini koruma altına almak için beraberlikler tesis etmeleri, dinî, millî kimliklerini koruma mücadelesi vermeleri veya iç ve dış tehditlere karşı kitleleri uyarmaya çalışmaları irşat platformunda bir râbıtadır.

Yukarıdaki hususların müdafaa ve muhafazasıyla alâkalı açılan çığırda, hizmet etme durumunda bulunan fertler: “Kardeşimin namusu benim namusum, onun haysiyeti benim haysiyetim, onun izzeti benim izzetim, onun hizmeti benim hizmetim.. biz hepimiz bir sefinede hizmet eden hademeler hükmündeyiz; bir tanemizin gafleti, bu vapurun batmasına, altüst olmasına sebebiyet verebilir.. biz hepimiz bu fabrikada ayrı ayrı çarklar hükmündeyiz, birimizin tevakkufu, bütün bu fabrikadaki çarkların hepsinin atâletine sebebiyet verebilir.. öyleyse hepimize teker teker, teyakkuz düşüyor” diyerek birbirlerine çok ciddî bir bağla bağlanmaları da ayrı bir râbıtadır.

Sofilerin üzerinde durduğu râbıta -yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri- dar, ferdî ve özel bir râbıtadır. Bu şekildeki râbıtayı kabul etmede bir beis yoktur. Nasslara göre izahı kabul ve vesilelik mânâsındaki râbıtayı inkar ise bir bağnazlık ve bir taassuptur. Tabiî onu, sadece şeyhi, mürşidi veya Allah Rasulü’nü tezekkür ve tahattur etme şekline irca etmek de râbıtanın engin mânâsını daraltma demektir.

Tarikatlar râbıtayı şu şekilde uygular; Mürid, mürşit bildiği zatı kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında gibi mülâhaza eder. Onun şemâilini, hayat tarzını, siretini, iç âlemini tezekkür ve tahattur ederek, onun gibi olmaya çalışır ve kendini öyle olmaya zorlar.

Burada bir bakıma Allah (celle celâluhu) ile kul arasına başka birisi konmuş gibi oluyor. Ancak bunun öyle olmadığı da açıktır. Bize göre bu anlamda râbıta emekleyen bir insanın, tavus kuşu gibi göklerde pervaz eden birinin arkasına takılması ve hedefine ulaşmak için hızını artırması demektir. Bu meseleyi biraz açacak olursak; kişi ister vadinin dibinde, ister dağın zirvesinde olsun, her zaman ellerini Allah’a kaldırıp O’na maksatlarını açar, içini şerheder, rahatlıkla “Senin abd-i kemterin olan benim, Sen’den istedikleri şunlardır.” diyebilir. Fakat meseleyi murâkabe platformu içinde ele aldığı, günahlarını hatırladığı, Rab karşısında acz ve fakrını mütalaa ettiğinde, zaman zaman ümitleri kırılabilir, inkisara düşebilir ve “Ben kim, şu büyük şeyleri isteme kim..?” -bu mülâhaza yanlış olabilir- diyebilir. İşte bu noktada kul murâkabeden râbıtaya çekilip “Allahım benim dilbeste olduğum mürşid-i kâmil şudur, onun el kaldırmalarının gölgesinde ellerimi Sana kaldırıyorum. Onun teveccühünün arkasında Sana teveccüh ediyorum. Onun bülbül gibi söyleyen dilinin arkasında ben de âcizâne bu hissiyatımı ifade etmeye çalışıyorum. Beni bu duruma iten, aczim, fakrım ve onun hakkında hüsn-ü zannım, benim makbul olmayışım onun da makbuliyetidir. O’nun yüzü suyu hürmetine dualarımı kabul eyle..” diyebilir ki işte râbıtanın gerçek mânâsı da budur.

Görüldüğü gibi burada mürşit veya mürşidin mürşidi, Allah ile kul arasına girmiyor, belki kul acz ve fakrını itiraf içinde, haddince bir duruma giriyor ki, bu mânâdaki râbıta, seyr u sülûkun bir zatın gölgesi veya vesâyâsı altında tamamlanmasına, acz ve fakrı idrakle o zata bağlılık ve merbûtiyet içinde yapılan, ibadet ü taatın unvanı oluyor. Böyle olunca da Allah’la (celle celâluhu) kulları arasına kimse girmiş olmuyor. Allah’a kulluk için böyle bir vesile şart olmasa da, onu Allah’la kul arasında vesâteti esas kabul eden sapık mesleklere benzetilmesi de doğru değildir -ki ben böyle râbıta yapan hiçbir tasavvuf ehli veya ekolu tanımıyorum- değil herhangi bir şeyhi, Hz. Mesih’i Allah ile kendi aralarına koyma anlamında bir râbıta hatadır, hatta -neûzü billah- şirktir.

Râbıta kavramı bu temeller üzerine oturtulduktan sonra, ona konu olan Zat’ın kimliği çok önemli değildir. Meselâ benim hayatımda kullukları ile çok ciddî izler bırakmış derin, engin insanlar vardır. Bunlardan birinin -ki sizin çok değer atfetmeyeceğiniz bir insandı ama benim nazarımda çok büyüktü- dua ederken yüzüne bakardım. O duasında boynunu bir tarafa büker, bazen dudaklarını kıpırdatamaz, bir müddet sonra elleri de dudakları da titremeye başlardı. Şahsen ben o zat hayatta iken, onunla beraber namaz kıldığım her anda, onun duasını, dudaklarındaki o kıpırdanışı, yüzündeki o ciddî teessür ve tahassürü, yakalamaya çalışırdım. O zatın vefâtından sonra da çok defa ellerimi kaldırdığımda, onu, o titreyen elleriyle, kıpırdayan dudaklarıyla, buruk boynuyla tezekkür ettim ve ondan ders almaya çalıştım. Eğer bu râbıtaysa böyle bir râbıtada hiçbir mahzur yoktur ve bu kat’iyen tevhide gölge düşürmemektedir.

Evet, katı bağnaz bir kısım kimselerin düşündüğü gibi meseleyi ele alarak, Ebû Yezid el-Bistâmî, Cüneyd el-Bağdâdî ve İmam Şiblî’lerden başlayıp günümüze kadar gelen selef-i sâlihîn’i, hususiyle Hz. Şâh-ı Nakşibendî gibi, âlem-i İslâm’ın önemli bir güneşi olan bir zatı ve onun açtığı çığırda bu işi yapanları hatalı ve kusurlu görme büyük bir günahtır. Hata edenler, işi çığırından çıkaranlar varsa, elimizde ehl-i sünnet ve’l-cemaatin düsturları vardır, biz her şeyi onlara tevfikan -Allah’ın inayetiyle- doğruyu bulabiliriz.

 

 



[1][1]           Fâtır sûresi, 35/10.